Ey Kavmimiz, Allah'ın Davetçisine İcabet Edin
Prof. Dr. Eyad Qunaibi
Prof. Dr. Eyad Abdul Hafiz Qunaibi, farmakoloji (ilaç bilimi) profesörüdür. Doktora derecesini Amerika Birleşik Devletleri'ndeki Houston Üniversitesi'nden birincilikle almıştır. Doktora araştırmalarını Texas Tıp Merkezi'nde yürütmüştür. Yara iyileşmesi alanında iki patentin ortağıdır ve uluslararası dergilerde yayınlanmış onlarca tedavi edici araştırması bulunmaktadır.
Tıbbi ve eczacılık dersleri için FixPharma.net sitesinin kurucusudur. Tıbbi ve eczacılık terimleri üzerine "PharMedTerm" kitabını yayınlamıştır. Dünyanın en yaygın farmakoloji kitaplarından biri olan "Lippincott Illustrated Reviews: Pharmacology" kitabının 2019 yılında çıkan sekizinci baskısının üç akademik hakeminden biridir. Kur'an-ı Kerim'i ezbere bilen ve kesintisiz bir icazet zincirine (senede) sahip olan bir hafızdır.
İslami ilimleri kendi çabasıyla birçok alimden almış ve "Sinaat el-Muhavir" (Tartışmacı Yetiştirme) kursundan birincilikle mezun olmuştur.
En ünlü eserlerinden bazıları şunlardır:
Allah'a hamd olsun, salat ve selam Allah'ın elçisinin üzerine olsun. Allah Teala'ya en yakınlaştıran amellerden biri; kullarının kalplerini hoş tutmak, onlara müjde yaymak, sorumluluklarının büyüklüğünü hissettirmek ve özellikle fitnelerin çoğaldığı, ümmete ve hatta insan fıtratına yönelik saldırıların şiddetlendiği bu zamanda onları Allah yolunda sabit kılmaktır.
Bu yüce amaçlar doğrultusunda, uzun yıllar boyunca kendim için faydalandığım ve kardeşlerime hitap ettiğim düşünce ve manaları kaydettiğim bu kitap ortaya çıktı. Allah'ın lütfuyla bu düşüncelerin güzel etkilerini gördüm.
Bu eser, Allah'ın inayetiyle geniş kitlelere ulaşan ve derin izler bırakan önceki kitabımız "Allah Hakkında Hüsn-ü Zan"dan sonra gelmektedir. Önceki kitap daha çok insanın kişisel hayatında karşılaştığı zorluklar ve belalarla ilgileniyordu. Yeni kitabımız ise Müslümanın, ümmetinin ve insanlığın maruz kaldığı zulüm ve baskı karşısındaki kaygısını ele almaktadır. Bu yönüyle "Allah Hakkında Hüsn-ü Zan" konusunun bir tamamlayıcısı niteliğindedir.
Kitabın üç ana ekseni vardır:
Kitabı, aralarında bir sıralama veya zorunlu bağ bulunmayan "duraklar" şeklinde hazırladık; bunlar daha çok manevi öğünler gibidir. Bu nedenle değerli okuyucuya, her gün sadece bir durak okumasını tavsiye ediyoruz ki o günün manevi azığı olsun. Kitabın tek bir oturuşta veya birkaç kısa seansta okunmasını kesinlikle tavsiye etmiyoruz. Çünkü bu, kitabın faydasını azaltır; zira bu kitap öncelikle bir bilgi kitabı değildir.
Allah'tan bu amelimizi kabul etmesini, onu sadece kendi yüce rızası için kılmasını ve Müslümanların dünyada ve ahirette kurtuluşuna vesile etmesini niyaz ederiz. Başarı Allah'tandır.
Prof. Dr. Eyad Qunaibi
Pek çoğumuz kendi kendimize şöyle deriz: "Allah’a yöneldiğim gün, ruhumun neşesini buldum; vahyin meşalesi fıtratın saf zeytinyağına dokundu ve kalbimi aydınlatan bir nur oldu. Kur’an tilavetiyle dökülen ilk gözyaşı, ilk umre yolculuğu, Allah için kıyama durduğum ilk gece... Derinliklerimde her zaman aradığım benliğimi orada buldum! Bu şeyler benim için çok şey ifade ediyordu. Haritam 'ben' idim ve bu 'ben', gaflet yıllarının susuzluğundan sonra her gün hayat pınarından içiyor; suya kanmışlığı, huzuru ve özlemi hissediyordu..."
Sonra... Bu "ben", İslam ümmetinin bir parçası olduğunu fark etti ve gözlerini ümmetin trajedilerine açtı! İşte burada duygu ve kalp hayatı zirveye ulaştı! Yeryüzündeki tüm kardeşlerimi hissetmeye başladım; zulüm gören kardeşlerime karşı sevgi ve şefkatle, mazlum kız kardeşlerimin mahremiyeti için gayretle, evsiz barksız çocuklar için merhametle doldum. Artık haritam "Ümmet" oldu... Hedefim: Ümmeti kurtarmak... Susuzluğumu bundan başkası gideremezdi! Acıya rağmen o günlerde kalbim en canlı, en ince, azmim en yüksek ve umudum en parlak halindeydi.
Ancak, yavaş yavaş... Tehlikeli bir dönüşüm gerçekleşti! O büyük hedefe, yani "ümmeti kurtarmaya" giden yol haritasını bulamadım... Ya da belki buldum ama nefsim henüz o yolda yürümeye hazır değildi. Burada... Arada sıkışıp kaldım! Ne ümmeti kurtarabildim ne de Allah’a ilk yöneldiğimde tattığım o huzur ve mutluluk halini koruyabildim.
Dün benim için çok şey ifade eden ibadetler, artık hiçbir şey ifade etmez oldu! Çünkü benim gözümde o büyük hedefe, "ümmeti kurtarmaya" götürmüyordu... Peki, bu ibadetler nefsimin ıslahı ve tezkiyesi için yararlı değil miydi? Elbette öyleydi, ama artık haritam nefsim değil, "Ümmet" idi.
Sloganım şu oldu: "Eee, ne olmuş yani?", "Bütün bunların ne faydası var?"... Çünkü dün beni mutlu eden her şey, bugün "ümmeti kurtarmaya" hizmet etmiyordu. Kur’an okurken veya bir kıssa dinlerken gözlerim tam dolacak oluyor, "Nihayet yeniden ağlayabileceğim" diye seviniyorum... Ama içimden bir ses saldırıyor: "Eee, ne olmuş yani?! Ağlasan ne olacak... Filistin’i mi özgürleştireceksin?!" Ve gözyaşım içine hapsoluyor.
Namazımda huşu duymak için gücümü toplamak istiyorum... Huşu mu? Peki, huşu duyunca ne olacak?
Hatta başkalarının çabalarını küçümsemeye başladım!... Bir davetçi etkileyici bir hikaye anlatıyor, insanlar yorumlarda etkileniyor, ben ise şöyle yazıyorum: "Allah razı olsun hocam ama siz başka bir dünyadasınız, Müslümanlar başka bir dünyada!... Kardeşlerimiz orada burada acı çekerken siz güzel ahlaktan mı bahsediyorsunuz?!". Bir başkası, insanlar Rablerine selim bir kalple kavuşsun diye şüpheleri gideriyor, ben ise: "Bütün bunların faydası yok! İslam’ın bir gücü ve otoritesi olmadıkça şüpheler hep var olacak ve düşmanların balyozları inşa ettiğimiz her şeyi yıkacak!" diyorum. Farkında olmadan kendim bir yıkım balyozuna dönüşmüşüm meğer.
Kısacası, "kendimi" kaybettim ama "ümmeti" de kurtaramadım! Peki çözüm ne? Kendime dönüp ümmetimi mi unutayım? Buna hakkım var mı?
Bu, birçoğumuzun yaşadığı durumun teşhisidir... İçimizden duyduğumuz o sesin dışa vurumudur. Birçoğumuzun hali budur: Ümmetiyle, kalbini katılaştıran olumsuz bir şekilde dertlenmek. Ne hidayetinin başındaki o ibadet sevincini koruyabiliyor ne de ümmetini kurtarabiliyor.
Ne yapmalı? Bu şekilde arada sıkışıp kalmamak için şunları yapman gerekir:
1. Allah’ın takdirine, pasif olmayan, samimi bir teslimiyetle teslim ol: Ümmetin durumu için duyulan kaygı, bu durumları değiştirmek için bir çalışma motivasyonu olmalıdır. Ancak bu kaygı, ümitsizliğe ve ibadetleri küçümsemeye sebep oluyorsa, bu durum genellikle kadere karşı gizli bir öfke barındırır! Hatırla ki: "Rabbin dileseydi bunu yapamazlardı" (En'âm: 112) ve O, hikmetsiz hiçbir şey yapmaz.
Peki bu, "her şey takdir edilmiştir" diyerek gerçeği değiştirmeye çalışmayacağımız anlamına mı gelir? Kesinlikle hayır. Sadece üzüntümüzün, Allah’ın kaderine bir başkaldırı ve O’nun hikmetinden şüphe duymakla karışmaması gerekir. Allah’ın takdirinden razı ol; sonra Müslümanların durumunu düzeltmekte kusurluysan nefsine öfkelen, itaat ediyorsan ondan razı ol.
2. Asıl gayenin ne olduğunu bil: Nihai gayeyi "Müslümanların yeryüzünde iktidar olması" olarak belirleyip, -senin görüşüne göre- buna hizmet etmeyen her ameli değersiz saymak büyük bir hatadır! Asıl gaye Allah’ın rızasını kazanmaktır ve bu gaye O’na itaatle gerçekleşir: "Onlar ki, kendilerine yeryüzünde iktidar verdiğimizde namazı kılarlar, zekatı verirler, iyiliği emreder ve kötülükten sakındırırlar" (Hac: 41). Bu gaye kapsamlı bir kullukla gerçekleşir: "Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım" (Zâriyât: 56). İktidar olmak, Müslüman bir devlet kurmak ve zulmü kaldırmak ise aslında bu itaati ve kulluğu korumak içindir.
Evet, en faziletli ve en çok sevap kazandıran itaatin hangisi olduğu konusunda ihtilaf edebiliriz; ancak bir itaati "hedefe ulaştırmıyor" gerekçesiyle küçümsemeye hakkımız yoktur! Çünkü o itaatin kendisi zaten hedefin bir parçasıdır.
İslam davetini diğerlerinden ayıran budur. Allah, Peygamberini (Allah'ın selamı onun üzerine olsun) bir ama ile ilgilenmek yerine Kureyş’in ileri gelenleriyle meşgul olduğu için uyarmış ve şöyle buyurmuştur: "Hayır, şüphesiz bu bir öğüttür. Dileyen ondan öğüt alır" (Abese: 11-12). İslam’ı öğrenmeye gelen bir amanın sorusuna cevap vermek, Allah katında, dinlemek ve icabet etmek istemeyen birini ikna etmeye çalışmaktan daha büyük bir yakınlıktır; oysa o kişinin Müslüman olması Müslümanlar üzerindeki zulmün kalkması ihtimalini taşıyordu. Yine Yahudi bir genç Müslüman olup ardından vefat ettiğinde, Peygamber Efendimiz (Allah'ın selamı onun üzerine olsun) Allah onu ateşten kurtardığı için sevinmiştir; oysa o gencin vefatı anındaki İslam’ı, Müslümanların ondan güç devşirmesine imkan tanımayacaktı.
Yeryüzü merkezli ideolojilerin sahipleri gibi olmak istemiyoruz; yani iktidarı nihai hedef yapıp, amellerimizi sadece buna göre başarı veya başarısızlık olarak yargılayamayız! Bu, her ne kadar semavi (ilahi) olduğunu sansak da aslında dünyevi bir bakış açısıdır. Peygamberimiz (Allah'ın selamı onun üzerine olsun) şöyle buyurmuştur: "Maruftan (iyilikten) hiçbir şeyi küçük görme" (Müslim: 2626)... Senin gözünde ne kadar küçük olursa olsun. Kendi ibadetlerini veya insanların ibadetlerini küçümseyen kişi, Peygamber’in (Allah'ın selamı onun üzerine olsun) rehberliğine aykırı davranmış olur ve böylece kendisini kahreden "Müslümanları yalnız bırakma" günahına bir günah daha eklemiş olur.
Bir adam yoldan bir dalı kaldırdığı için cennete girdi, bir kadın bir köpeğe su verdiği için cennete girdi; Allah Teala’nın yücelttiği işleri küçümsemeye hakkın yoktur! İnsanlara temizliği öğretmek, bir hadis öğretmek, bir kulun kalbini şüphelerden arındırmak, namazındaki huşun, ailen için çalışman... Bunların hepsi o en büyük hedefe hizmet eder: "Allah’ın rızasını kazanmak". Dolayısıyla bunlar yerilemez ve küçümsenemez.
Cüz'i (küçük) ibadetlere, insanları Rablerine kul etme ve ümmetini ayağa kaldırma çabanın bir parçası olarak bak. Ne zaman güzel bir söz veya güzel bir iş görsen, bunu kulların kalbinde Allah sevgisini inşa etmenin bir temeli ve ümmetin diriliş projesinin bir parçası olarak gör. İşte o zaman iyilikten hiçbir şeyi küçük görmezsin.
Yerilmesi gereken şey, bu ibadetlerin seni Müslümanlara yardım etmekten, kafirlere ve münafıklara karşı mücadele etmekten müstağni kıldığını (bunlara gerek bırakmadığını) iddia etmendir. O zaman yerilen şey ibadetlerin kendisi değil, bu ibadetlerin diğer vaciplerle tamamlanmamasıdır. Bu iki durum arasındaki fark çok önemlidir.
Asıl yerilmesi gereken, kötü alimlerin yaptığıdır; onlar insanları kötülüğü engelleme, Müslümanlara yardım etme ve dini hakim kılma görevinden uzaklaştırıp, sadece bazı nafile ibadetlerle meşgul ederek oyalamaya çalışırlar. Bizim yapmamız gereken ise bunu tam tersine çevirmek; bu ibadetleri ümmetin diğer meselelerine ve dirilişine yönelmek için bir başlangıç ve temel yapmaktır.
İbadetlerinizden aldığınız sevinçten, eksikliklerinizden kurtulmak için güç devşirin. Sakın ola ki kusurlarınız, yaptığınız ibadetleri küçümsemenize veya başkalarının eksiklikleri, onların ibadetlerini hor görmenize sebep olmasın. Burada küçümsemekten kastımız, Allah'ın yüceliği karşısında ameli O'nu tazim etmek için küçük görmek değil; aksine bu ibadetlerin önemsiz ve faydasız olduğu hissine kapılmaktır! Hayırları küçümsemek, ümmete yardım etme konusundaki yetersizliğe eklenen ayrı bir günahtır! Allah'ın elçisi -Allah'ın selamı ve bereketi onun üzerine olsun- şöyle buyurmuştur: "Sizden biriniz, Allah'ın rızasını kazandıracak öyle bir kelime söyler ki, o sözün ulaştığı mertebeye varacağını hiç tahmin etmez. Fakat Allah, o söz sebebiyle kendisine kavuşacağı güne kadar o kimseden razı olduğunu yazar" (Tirmizi: 2319). Öyleyse, ebedi ve sonsuz bir rızaya vesile olmuşken, hangi hakla o ameli küçümsersiniz?
Allah'ın amelleri boşa çıkaracağını bildirdiği durumlar dışında, hangi hakla kendi amelinizi veya kardeşlerinizin amellerini boşa çıkarırsınız? Dini savunmada yetersiz kalmak bir günahtır, ancak bunun ameli tamamen yok ettiğine dair deliliniz nedir ki "faydası yok" veya "boşa gidiyor" diyorsunuz? Oysa hüküm verenlerin en hikmetlisi olan Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Biz kıyamet günü için adalet terazileri kurarız. Artık kimseye hiçbir şekilde haksızlık edilmez. Yapılan iş bir hardal tanesi kadar dahi olsa onu getirir ortaya koyarız. Hesap görücü olarak biz yeteriz" (Enbiya: 47). Öyleyse, istikametten sonra kalbinizin katılaşmaması için Allah'ın takdirine pasif olmayan bir teslimiyetle boyun eğin ve bilin ki asıl gaye, Allah'ın emrettiği şekilde O'na itaat ve ibadet ederek O'nu razı etmektir.
3. Sizden ne istendiğini bilin: "Ey iman edenler! Siz kendinizden sorumlusunuz. Siz doğru yolda olduğunuz müddetçe, sapanlar size zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah'adır; O, yaptıklarınızı size haber verecektir" (Maide: 105). "Sen ancak kendinden sorumlusun, müminleri de teşvik et" (Nisa: 84). Elbette buna, başkalarının kötülüklerinden sorumlu tutulmamak için iyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak da dahildir. Ancak başkalarının yanlışlarının sizi yıldırmasına izin vermeyin.
Allah sizi sonuçlardan -örneğin ümmeti kurtarmaktan- değil, kendi amelinizden hesaba çeker. Bu size bir iç huzuru verir; çünkü siz elde edilen sonuca göre değil, sarf ettiğiniz çabaya göre huzur bulursunuz. Evet, sonuçların neden gerçekleşmediğini, bir kusurumuzun olup olmadığını sorgulamalı, eksikleri tamamlamalı ve hataları düzeltmeliyiz. Ancak aynı zamanda hatırlamalısınız ki başarınız dış dünyayı değiştirmeye bağlı değildir; aksine Allah'ın elçisine -Allah'ın selamı ve bereketi onun üzerine olsun- ne kadar iyi uyduğunuzla adım adım ilerler.
Şöyle diyeceksiniz: "Beni asıl uykusuz bırakan bu! Bu yöntem farklılıkları arasında Peygamber'in yolunun hangisi olduğunu ve hangisine uymam gerektiğini bilmiyorum." Size öncelikle şunu söyleyeyim: Unutmayın ki bu mesele ya hep ya hiç meselesi değildir. "Herkesin yaptıklarına göre dereceleri vardır" (Ahkaf: 19). Küçük gördüğünüz ibadetleri titizlikle yerine getirmeniz, Allah'ın basiretinizi açarak sizi Peygamber'in yoluna ve en faziletli amellere ulaştırmasına vesile olur. "Allah, doğru yolda olanların hidayetini artırır" (Meryem: 76). Aşama aşama kaydedilen başarılar, sizi büyük görevler için seçilmeye ve bu seçilişten sonra sarsılmamaya hazırlar. Nice insanlar kalplerini ve kalbi hastalıklarını ihmal ettiler; ümmeti savunmaya kalkıştıklarında ise bu hastalıklar üzerlerine çöktü, iyilik yaptıklarını sanırken aslında kötülük yapıp ümmetin yükünü ağırlaştırdılar!
Bilin ki kendisinde olmayanı başkasına veremez. Kendi iç dünyasını inşa edemeyen, ümmetini kurtaramaz. Kalbinizin nurunu korumaya çalışın ki, daha sonra insanlara nur saçabilesiniz. Bu ise ferah bir nefes gerektirir; huşunuza ve günlük zikirlerinize özen gösterin, çocuklarınızın gülüşüyle mutlu olun, aileniz ve kardeşlerinizle huzur bulun, derslerinize ve işinize odaklanın.
Ümmetin izzetini inşa edenlerin, kendi iç dünyalarını sağlam kurmuş babaları vardı; bu yüzden Allah onların kişisel amellerini bereketlendirdi ve daha sonra büyük hayırlarda pay sahibi oldular. Korkmayın, mazlum kardeşleriniz haklarını tam olarak alacaklar: "Biz kıyamet günü için adalet terazileri kurarız. Artık kimseye hiçbir şekilde haksızlık edilmez" (Enbiya: 47). Onlara zulmedenler ise öyle bir ceza alacaklar ki, zalim ellerini ısıracak, yerle bir olmayı dileyecek ve "Keşke toprak olsaydım" diyecektir. Rabbiniz asla unutmaz: "O gün Allah'ın vereceği azabı kimse veremez. O'nun vuracağı bağı kimse vuramaz" (Fecr: 25-26). Müslümanlara çektirdikleri tüm acılar, işledikleri suçların karşılığı olarak görecekleri azabın yanında hafif kalacaktır.
Allah mazlumların gönlünü alacaktır: "İşte o gün, iman edenler kafirlere gülerler. Koltuklar üzerinde etrafa bakarlar" (Mutaffifin: 34-35). İçinde bulunduğumuz bu dünya ise bir mükafat yurdu değil, bir imtihan yurdudur. Öyleyse ayağa kalkın ve ümitsizliğe düşmeyin; aksine müjdeleyin ve çalışın. "Sabret, çünkü Allah iyilik yapanların mükafatını zayi etmez" (Hud: 115).
Bazı insanlar dinin hüzünle bağlantılı olduğunu ve eğer neşelenmek isterlerse dinlerini bir kenara bırakmaları gerektiğini düşünürler! Bu, bazı vaizlerin yayılmasına katkıda bulunduğu yanlış kavramlardan biridir. Bu görüşlerini, faziletli nesillerden olan öncülerimiz hakkında anlatılan ve aslı astarı olmayan rivayetlerle desteklemeye çalışırlar. Oysa Allah'ın kelamı ve Allah'ın elçisinin (Allah'ın selamı ve bereketi onun üzerine olsun) sözleri arasında bu iddialara zıt düşen pek çok delil varken, bu tür rivayetlerle delil getirmek doğru değildir.
Geçmiş büyüklerimizin hüznüne dair sabit olan rivayetler ise "korku" anlamında yorumlanmalıdır. Birçok müfessir, Allah Teala'nın şu ayetini tefsir ederken bu anlamı zikretmiştir: "Bize hüznü gideren Allah'a hamdolsun dediler" (Fatır Suresi: 34). İbn Kesir bu ayeti şöyle açıklar: "Yani bizi korktuğumuz ve sakındığımız dünya ve ahiret kaygılarından kurtarıp rahatlattı." Dolayısıyla buradaki hüzün, korku ve tetikte olma anlamını içerir. Bu durum, ahiret hesabını hiç yapmayanların yaşadığı gafletin zıttıdır. Ya da bu hüzün, kalıcı bir hal değil, özel bir sebepten kaynaklanan geçici bir durumdur. Aksine, Peygamber Efendimiz (Allah'ın selamı ve bereketi onun üzerine olsun) bayram günleri gibi zamanlarda sevinç gösterilmesini emretmiştir.
Bu nedenle, bu sözlerimiz hüznün kendi başına övülen bir şey olmadığını ve şer'an istenmediğini açıklamak içindir. Aynı şekilde, sevinç de kendi başına yerilen bir durum değildir; ne ahiretten gafletimizin ne de Müslümanların dertlerine ilgisizliğimizin bir kanıtıdır.
Birisi çıkıp şöyle diyebilir: "Nasıl hüzünlenmemizi istemezsin? Müslümanların durumunu görmüyor musun?" Cevap şudur: Hüzün, ancak Müslümanların üzerindeki zulmü kaldırmak için çalışmaya iten bir itici güç olduğunda övülür. Aksi takdirde, onların bizim pasif hüznümüze ihtiyacı yoktur. O pasif hüzün ki; acı verici resim ve videolara bakıp iç çekmek, depresyona girmek, hayatımızı karartmak, ümmetin durumundan dolayı aşağılanmışlık ve başarısızlık hissetmektir. Bu hüzün, mesleğimizdeki, eğitimimizdeki, ailevi ve sosyal ilişkilerimizdeki görevlerimizi yerine getirme azmimizi kırar, her şeyi anlamsız hissettirir ve sonunda duygularımızı köreltir. Nefsimiz neşelenmek istediğinde ise, ümmetin dertlerini ve şeriatımızın ölçülerini görmezden gelmemiz gerektiğini hissederiz ve şöyle deriz: "Yeter artık bu kasvet, yeter bu keder!" Bu ifadeler bazıları için şu anlama gelmeye başlamıştır: "Yeter artık din, yeter artık İslam ümmetine aidiyet hissi!" Bundan sonra ancak Allah'a isyan ederek neşelenirler, çünkü onların zihninde itaat, kasvet ve hüzünle eşleşmiştir. Böylece, kendimizi hala dinimize ve ümmetimize bağlı olduğumuza ikna etmek için pasif bir hüznü tekrar çiğneyeceğimiz yeni bir felaketi bekleriz.
Gerçek şu ki; ne bu pasif hüznümüzle Allah'a itaat etmiş olduk, ne de şeriatın sınırlarından taşan sevincimizle O'na itaat ettik. Her iki durumda da ümmetimize bir faydamız dokunmadı. Hüzne ve kaygıya olumlu bir pencereden bakmalıyız; bunlar rotayı düzelten, hayatın içinde aktif bir şekilde, sorumluluk bilinciyle ve boş işlerden uzaklaşarak ilerlememizi sağlayan geçici duygular ve itici güçler olmalıdır. Ne zaman gaflet hayatına meyletsek, ümmetimizin acılarını hatırlayıp aşağılıktan kurtulmalı ve yücelik yolunu aramalıyız. Bir mesafe katettiğimizde ise yerinde ve gerçek bir sevinç, yani itaatle gelen bir sevinç hissetmeliyiz. Bu sevinç, kalpleri boş olduğu halde kendilerini ve çevrelerini mutlu olduklarına ikna etmeye çalışan gafillerin histerik kahkahaları değildir.
Hüzün, uygun kanallara akıtılan bir yakıta dönüşüp sizi ileriye taşıyorsa övülür. Eğer bu enerjiyi üretken işlere yönlendirmezseniz, sizi yakıp bitirir! Hüzün, sizde uyanıklık oluşturduğu, kusurlarınızda size acı verdiği ve günahın lezzetini kaçırdığı ölçüde övülür. Günah işlediğinizde, ümmetinize ve onun yaralarına karşı suçluluk ve eksiklik hissedip hüzünlenirseniz, bu sizi itaate sevk eder ve böylece itaatle sevinirsiniz. Bu sayede itaat sevinçle, isyan ise hüzünle eşleşir; az önce bahsettiğimiz durumun tam tersi gerçekleşir!
Hüzün, onu uyanıklığa ve faydalı bir amele dönüştürebildiğiniz ölçüde övülür. Bu "dönüştürme" işlemi, benim hayatımda çok faydalandığım bir şeydir. Hayatımda fitnelerle ve arzularla karşılaştım, ancak ümmetimin acıları beni başkaları gibi bu bataklığa dalmaktan alıkoydu. Mazlum Müslüman kardeşlerime olan sevgim ve onlar için duyduğum sızı, gafillerin düştüğü hatalara düşmemi engelledi. Onlara ihanet edip günaha boğulamazdım ve onları acılarıyla baş başa bırakamazdım. Aksine, Batı ülkelerinde davet çalışmalarına ve Müslümanların meselelerini gündeme getirmeye gayret ettik. Mazlum kardeşlerim için duyduğum acı, sevgi ve şefkat, hamdolsun meyvelerini gördüğümüz davet çalışmalarımızın en büyük itici güçlerinden biri olmaya devam ediyor. Ruhlara yakini (kesin imanı) ekmek, şüpheleri gidermek, İslami izzeti uyandırmak ve bilinç yaymak için seriler yayınlıyoruz. Zihnimizde hep şu var: Tüm bunlar kardeşlerimizin üzerindeki zulmün kalkmasına ve Müslümanların izzetinin geri kazanılmasına katkı sağlayacaktır.
Allah'ın sana bahşedeceği en büyük nimetlerden biri, olumsuz duyguları olumlu itici güçlere dönüştürmendir:
Bu din, olumluluk dinidir. Peygamberimiz (Allah'ın selamı ve bereketi onun üzerine olsun) şöyle buyurmuştur: "Sana fayda verecek şeye hırs göster, Allah'tan yardım dile ve aciz kalma. Eğer başına bir iş gelirse 'Keşke şöyle yapsaydım, o zaman şöyle şöyle olurdu' deme. Lakin 'Allah'ın takdiridir, O ne dilerse o olur' de. Çünkü 'keşke' kelimesi şeytanın işine kapı açar" (Müslim, 2664). Evet, "keşke" şeytanın işine kapı açar; sana pasif pişmanlık, ümitsizlik, hayal kırıklığı, şüpheler ve Allah'ın rahmetinden kuşku duyma kapısını açar. Öyleyse Allah'tan yardım dile, aciz kalma ve her olumsuz olayı olumlu bir itici güce dönüştür.
Hüzün şer'an istenen bir şey değildir ve zihnimizde dinle eşleşmemelidir. Peygamber Efendimizin (Allah'ın selamı ve bereketi onun üzerine olsun) "sürekli hüzünlü olduğu" yönündeki hadis sahih değildir. İbn Kayyım, Medaricü's-Salikin adlı eserinde bu hadis için şöyle der: "Bu, sabit olmayan bir hadistir ve senedinde tanınmayan biri vardır." İbn Teymiyye'nin (Allah ona rahmet etsin) Fetvalar'ın onuncu cildinde harika bir sözü vardır: "Hüzne gelince; Allah da Resulü de (Allah'ın selamı ve bereketi onun üzerine olsun) onu emretmemiştir. Aksine, dini bir meseleyle ilgili olsa bile birçok yerde onu yasaklamıştır." Yani, hüznünün kendin için değil de Müslümanların durumu için olduğunu söyleyerek bunu meşrulaştırma. Bu bile sürekli bir kasvetin seni ele geçirmesini haklı çıkarmaz. Allah Teala'nın şu sözüne dikkat et: "Gevşemeyin, hüzünlenmeyin; eğer gerçekten inanıyorsanız üstün olan sizsiniz" (Al-i İmran Suresi: 139). Bu ayet, Uhud Savaşı'ndan ve Müslümanların orada uğradığı musibetlerden sonra inmiştir; buna rağmen Allah onlara "hüzünlenmeyin" buyurmaktadır.
Yine Allah Teala şöyle buyurur: "Onlar için hüzünlenme, kurdukları tuzaklardan dolayı da sıkıntıya düşme" (Nahl Suresi: 127). Başka bir ayette: "Onların sözü seni hüzünlendirmesin" (Yasin Suresi: 76) buyurulur. İnsanların inkar etmesi ve davetini reddetmesi Peygamberimize ağır geliyordu, ancak Allah'tan şu emir geliyordu: "Onlara hüzünlenme" (Neml Suresi: 70). Ve yine: "Arkadaşına 'Hüzünlenme, Allah bizimle beraberdir' diyordu" (Tevbe Suresi: 40). Ve daha birçok ayet...
İbn Teymiyye şöyle der: "Bunun sebebi şudur: Hüzün ne bir menfaat getirir ne de bir zararı defeder. Dolayısıyla onda bir fayda yoktur; faydası olmayan bir şeyi de Allah emretmez." Ardından İbn Teymiyye, bir günaha veya kadere rızasızlığa yol açmadığı sürece hüzünde bir günah olmadığını açıklar. Sözlerini şöyle bitirir: "Ancak Müslümanların musibetlerine hüzünlenmek; sabır ve cihat gibi emredilen bir görevin terk edilmesine, bir menfaatin sağlanmasına veya bir zararın önlenmesine engel oluyorsa, o zaman yasaklanmıştır." Evet, işte bizim sakındırdığımız pasif hüzün budur; maneviyatı yıkan, üretken çalışmadan alıkoyan hüzün. Bu, düşmanlarımızın bizim için istediği hüzündür!
Bu nedenle, Şeytan'ın amaçlarından biri müminlere hüzün vermektir. Şeriatın amaçlarından biri ise müminlere neşe ve sevinç yaşatmaktır. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Gizli konuşmalar, iman edenleri üzmek için ancak Şeytan'dandır. Oysa Allah'ın izni olmadıkça Şeytan onlara hiçbir zarar veremez. Müminler ancak Allah'a tevekkül etsinler" (Mücadele: 10). Şeytan'ın dostlarının amaçları da sizi hüzne ve zorluğa düşürmektir. Yüce Allah onlar hakkında şöyle buyurmuştur: "Onlar sizin sıkıntıya düşmenizi isterler" (Al-i İmran: 118), yani sizin için zahmet ve meşakkat temenni ederler.
İbn Kayyim -Allah ona rahmet etsin- "Tariku'l-Hicreteyn" adlı eserindeki şu sözlerini düşünün: İmam İbn Kayyim der ki: "Maksat şudur ki; Peygamber -Allah'ın salat ve selamı onun üzerine olsun- hüznü sığınılacak bir şey kılmıştır. Çünkü hüzün kalbi zayıflatır, azmi gevşetir ve iradeye zarar verir. Şeytan için müminin hüzne boğulmasından daha sevimli bir şey yoktur. Yüce Allah şöyle buyurur: 'Gizli konuşmalar, iman edenleri üzmek için ancak Şeytan'dandır.' Hüzün, kalbin hastalıklarından bir hastalıktır; kalbin ayağa kalkmasına, yürümesine ve çabalamasına engel olur. Hüznün sevabı ise, hastalık ve acı gibi kulun kendi iradesi dışında müptela kılındığı musibetlerin sevabı gibidir. Ancak hüznün kendisi, elde edilmesi ve talep edilmesi emredilen bir ibadet değildir. Kulun emredilen şeylerden dolayı aldığı sevap ile belalardan dolayı aldığı sevap arasında fark vardır." (Yani mümin, başına gelen belalardan kaynaklanan hüzün için sevap alır. Nitekim Peygamber -Allah'ın salat ve selamı onun üzerine olsun- şöyle buyurmuştur: "Müslümanın başına gelen hiçbir yorgunluk, hastalık, keder, hüzün, eziyet ve gam yoktur ki, hatta ayağına batan bir diken bile olmasın, Allah bunlarla onun hatalarını örtmesin" (Sahih-i Buhari: 5641). Fakat bu, insanın ibadet olsun diye kendi kendine hüzün üretmesi gerektiği veya bunun Allah'a bir yakınlık vesilesi olduğu anlamına gelmez.)
İbn Kayyim şöyle devam eder: "Ancak hüzün, bizzat kendisi için değil; sebebi, kaynağı ve gerektirdiği sonuçlar bakımından övülebilir." (Yani hüzün, müminin kalbindeki bazı amellerin göstergesi olabilir ve övülen şey hüznün kendisi değil, o kalbi amellerdir.) Mümin, ya Rabbine hizmette ve kullukta gösterdiği kusur ve ihmalkarlık için üzülür ya da günaha düşmesi, muhalefet etmesi ve vakitlerini boşa harcaması sebebiyle üzülür. Bu durum, kalbindeki imanın sıhhatine ve kalbinin canlılığına delalet eder; çünkü kalbi bu acıyla meşgul olmuş ve üzülmüştür. Eğer kalbi ölü olsaydı bunu hissetmez, üzülmez ve acı duymazdı; zira ölüye yara açmak acı vermez. Kalbi ne kadar canlıysa, bu acıyı hissetmesi de o kadar güçlü olur.
Fakat hüzün ona bir fayda sağlamaz, aksine yukarıda geçtiği gibi onu zayıflatır. Ona asıl fayda sağlayacak olan şey, yoluna devam etmesi, gayret göstermesi, kollarını sıvayıp çaba sarf etmesidir. (Yani bu durumda hüznün itici gücü, kalbin uyanıklığı ve sorumluluk hissi gibi övülecek şeyler olsa bile, kişi hüzün aşamasında çakılıp kalmamalıdır. Aksine bu hüznü derhal bir güce, umuda ve atılıma dönüştürmeli; Allah'tan yardım dileyerek ve müjdeleyerek kusurlarını telafi etmelidir.)
Buna karşılık, bir Müslümanı sevindirmek şeriatın amaçlarındandır. El-Albani'nin hasen kabul ettiği hadiste Peygamber, Allah katında en sevimli amellerin ilki olarak şunu saymıştır: "Bir Müslümana verdiğin sevinçtir." Kur'an'da veya hadislerde hüznü emreden veya öven tek bir ayet ya da hadis bulabilir misiniz? Aksine, Allah'ın Peygamberi -Allah'ın salat ve selamı onun üzerine olsun- keder ve hüzünden Allah'a sığınırdı: "Allah'ım, kederden ve hüzünden sana sığınırım" (Sahih-i Buhari: 6369) ve bize hüznü gideren dualar öğretirdi.
İslam davası, hüzünlü, depresif ve bedbaht insanların omuzlarında yükselemez! Bazı vaizlerin dilinde sürekli hüzünlü oldukları iddia edilen selefimizin yaptıklarını incelediğimizde; kısa sürede gerçekleştirdikleri büyük başarıları, fethettikleri ülkeleri, insanları Allah'ın dinine çekmelerini ve hayatın birçok alanındaki üstünlüklerini gördüğümüzde şu sonuca varırız: Bütün bunları yapanların, ruhlarını karamsarlığın esir aldığı kişiler olması kesinlikle imkansızdır!
Müslüman tarihinde en etkili olmuş şahsiyetlerin hayatlarını incelediğimizde, onların nefislerindeki huzur, göğüslerindeki ferahlık, yüzlerindeki aydınlık ve dudaklarındaki kökü kalbin derinliklerinde olan sakin tebessümle vasfedildiklerini görürüz. Ömrünün çoğunu hapiste geçiren, hatta hapiste vefat eden, düşmanlarının tuzak kurup iftira attığı Şeyhülislam İbn Teymiyye, Allah'ın haramları konusunda en hassas ve ümmetin dertleriyle en çok dertlenen insanlardan biriydi. Moğol katliamlarına tanıklık etmişti. Tüm bu şartlar onun dudaklarındaki tebessümü söküp atamadı. İbn Kayyim, hocası İbn Teymiyye'yi şöyle anlatır: "Allah biliyor ki, yaşadığı darlığa, konfor ve nimetten uzak olmasına, hatta hapis, tehdit ve baskı altında olmasına rağmen ondan daha huzurlu bir hayat süren birini görmedim. O, insanların en huzurlusu, göğsü en ferah olanı, kalbi en güçlü ve ruhu en mutlu olanıydı; yüzünde nimetin parıltısı görülürdü. Korkumuz şiddetlendiğinde, zannımız kötüleştiğinde ve yeryüzü bize dar geldiğinde ona giderdik; onu görmemiz ve sözlerini duymamızla birlikte tüm bunlar dağılır, yerini ferahlığa, güce, yakine ve huzura bırakırdı. Şöyle derdi: Dünyada bir cennet vardır ki, ona girmeyen ahiret cennetine giremez."
Peygamberimiz -Allah'ın salat ve selamı onun üzerine olsun- şöyle buyurmuştur: "Kolaylaştırın, zorlaştırmayın; müjdeleyin, nefret ettirmeyin" (Sahih-i Buhari: 6125). İnsanları Allah'ın dinine, yüzlerimizdeki huzur ve rıza tebessümü kadar çeken başka bir şey yoktur. Bazılarının dindarlık sandığı asık suratlılık ve karamsarlık kadar da insanları dinden soğutan bir şey yoktur! Müslüman iyimser bir insandır, gücünü Allah Azze ve Celle'ye olan güveninden alır.
Yüzlerimizin, sanki dinle (haşa) "zararlı" bir anlaşma yapmışız gibi kederli görünmesi doğru değildir!
Sürekli hüzün değil, sevinç ibadet ve dindarlıkla eşleşmelidir. Yüce Allah şöyle buyurur: "Erkek veya kadın, mümin olarak kim salih amel işlerse, elbette ona hoş bir hayat yaşatırız" (Nahl: 97).
İbadetle birlikte olması gereken müjdelenme hissidir. Yüce Allah şöyle buyurur: "Bilesiniz ki, Allah'ın dostlarına hiçbir korku yoktur, onlar üzülmeyecekler de. Onlar iman etmiş ve takvaya sarılmış olanlardır. Dünya hayatında da ahirette de müjde onlaradır. Allah'ın sözlerinde hiçbir değişme yoktur. İşte bu büyük kurtuluştur" (Yunus: 62-64).
İbadetle birlikte olması gereken ruhun nimetidir. Yüce Allah şöyle buyurur: "Şüphesiz iyiler nimet içindedirler. Kötüler ise cehennemdedirler" (İnfitar: 13-14).
İbn Kayyim der ki: "Bu durum her üç yurtta da (dünya, berzah, ahiret) geçerlidir, sadece ahirete mahsus değildir; her ne kadar tam ve kamil hali ahirette olsa da. İyiler dünyada da, berzahta da, ahirette de nimet içindedirler. Kötüler ve kafirler ise dünyada da, berzahta da, ahirette de cehennem azabı içindedirler."
Evet, sevinç ibadet ve dindarlıkla eşleşmelidir. Çünkü Allah sevinmeyi emretmiş, hüznü yasaklamıştır. Sevinmeyi emrederek şöyle buyurmuştur: "De ki: Ancak Allah'ın lütfuyla ve rahmetiyle, işte bunlarla sevinsinler" (Yunus: 58).
Karun'un kavminin ona dediği: "Şımarma! Şüphesiz Allah şımaranları sevmez" (Kasas: 76) sözü, genel olarak sevinmeyi yermek değil, kibir, küstahlık ve üstünlük taslama sevincini yermek içindir. Yüce Allah şöyle buyurur: "Bu, yeryüzünde haksız yere şımarmanızdan ve azgınlık etmenizden dolayıdır" (Mümin: 75). Yani dünyada size izin verilmeyen batıl ve günahlarla sevinmeniz sebebiyledir.
Sözün özü kardeşlerim, İslam sevinç dinidir; boş, yapmacık ve ölçüsüz bir sevinç değil, ibadetle ve helal olanla duyulan sevinçtir. Hüzün, dinimize ve ümmetimize karşı görevlerimizden hiçbirini üzerimizden düşürmez. Kendimizi daha fazla hüzünle doldurmak bize yakışmaz; aksine yüksek bir azim, aydınlık bir ruh ve müjdeli bir nefisle dinimize hizmet etmek için harekete geçmeli ve hüznü defetme sebeplerine sarılarak ona karşı koymalıyız. Hüznün yasaklandığı bazı yerlerde, onu giderecek şeylerin de zikredildiğini görürsünüz: "Hani o arkadaşına: Üzülme, çünkü Allah bizimle beraberdir diyordu" (Tevbe: 40). Biz de Allah'ın beraberliğini sağlayacak işler yaparak hüznü defederiz.
"Onlar için üzülme, kurdukları tuzaklardan dolayı da sıkıntıya düşme. Şüphesiz Allah, takva sahipleriyle ve iyilik yapanlarla beraberdir" (Nahl: 127-128). Biz de hüzün ve sıkıntıyı takva ve ihsan ile defederiz.
Bayram namazgahında, hatibin biraz yüksekçe bir yerde durup önündeki kalabalığa hitap edişine bakarken, Kıyamet Günü'ne benzer bir sahne hayal ettim: Allah'ın Resulü Muhammed'i -Allah'ın salat ve selamı onun üzerine olsun- ve etrafında cennete girecek olan ümmetini tasavvur ettim.
Kendi kendime dedim ki: Muhammed'in ümmeti... Yüzyıllar boyunca vefat edenler, bu zamanın insanları ve onlardan sonra gelecek olanlar... Sayıları milyarları buluyor! Eğer Peygamber'in -Allah'ın salat ve selamı onun üzerine olsun- etrafında halka halka dizilirlerse... Ben acaba hangi halkada olacağım?
Birisi diyebilir ki: "Kıyamet günü Peygamber'in -Allah'ın salat ve selamı onun üzerine olsun- etrafında böyle bir toplanma mı olacak?" Ben de derim ki: Onun şu sözünü duymadın mı: "Kıyamet günü bana en sevgili olanınız ve meclis bakımından bana en yakın olanınız... Ve kıyamet günü bana en sevimsiz olanınız ve meclis bakımından benden en uzak olanınız..." Demek ki orada bir yakınlık ve uzaklık vardır.
Gençliğimin başlarında kalbimde Allah korkusu ve sevgisi vardı. Ancak korku tarafı daha baskındı... İçimde bir yapmacıklık hissi ve imtihanlarda düşme korkusu vardı... Rabbim beni çeşitli imtihanlara tabi tuttu ve her seferinde yanımda olup bana sabır verdi, beni rahmetiyle kuşattı, belayı ancak taşıyabileceğim kadar yükledi ve daha fazlasını vermedi. Gücüm arttıkça beni daha büyük sınavlara hazırladı; belaların içine ferahlıklar, bağışlar ve müjdeler yerleştirdi. Sonra da insanlara benim güzel yanlarımı gösterip zayıflıklarımı örttü...
O korktuğum an hiç gelmedi... Günahlarım, hatalarım ve kusurlarım yüzünden Allah'ın beni terk edeceği o an... Aksine günler geçtikçe Rabbimden sadece daha fazla nimet, örtü, lütuf ve rahmet gördüm... Ve anladım ki O, benim sandığımdan çok daha lütufkar, çok daha merhametli, çok daha yumuşak ve çok daha halimdir. Nihayet O'nu bu yüce sıfatları için sevdim ve O'na olan sevgim, O'ndan olan korkumu dengeledi...
Bir babanın çocuğunu korkuların içine attığını görürsün... Emeklemeden sonra yürümeyi öğrensin diye onu ayaklarının üzerine diker. Yüzmeyi öğrensin diye suya bırakır. Her seferinde düşüşünü engeller ve yardım elini uzatır... Çocuk da kendisini eğitmek, güçlendirmek ve mertebesini yükseltmek için korkutan babasını sever... Yüzünde gülümseme ve sevinçle karışık bir korkuyla yürür, göğsünde ise kendisini yetiştiren ve eğiten babasının sevgisiyle çarpan bir kalp vardır.
En yüce örnek Allah'a aittir. Bu belalar olmasaydı öğrenemeyeceğim bir ders ve içemeyeceğim bir sevgiydi bu... Vallahi, bu bağışlara nail olmayıp da afiyette kalmayı asla istemezdim... Ey insanlar, Rabbinizi sevin; O'nun rahmetine, hikmetine ve sizi eğitmesine güvenin... Ya Rabbi, tüm benliğimle, gökler ve yer dolusunca ve bundan sonra dilediğin her şeyin dolusunca Sana hamd olsun. Senden Senin sevgini, Seni sevenlerin sevgisini ve beni Senin sevgine yaklaştıracak amellerin sevgisini dilerim.
Şeyh Muhammed Gazali'ye soruldu: "Namazı terk edenin hükmü nedir?" Şöyle cevap verdi: "Onu elinden tutup seninle birlikte namaza götürmendir."
Bu, üzerinde durulması gereken harika bir cevaptır. Şeyh, soruyu soran kişinin neyi kastettiğini bilmiyor değildi; o kişi "Namazı terk eden kafirdir" veya "değildir" ya da "fasıktır" gibi bir söz duymak istiyordu.
Ancak Şeyh, soruyu soran kişiyi, namazı terk edenin kalbini yumuşatarak, onu özendirerek ve uyararak namaza götürmesi için çaba harcamaya yönlendirdi.
Muhammed'in -Allah'ın salat ve selamı onun üzerine olsun- ümmetinin gençlerinin hayırlı olduklarına, iyiliğe yakınlıklarına ve din tavizsiz, makyajsız ve tahrif edilmeden sunulduğunda Rablerinin hükümlerini kabul edeceklerine dair kanaatim her geçen gün artıyor. Aynı zamanda onların acılarını, umutlarını ve maruz kaldıkları yanıltmaları anlamak, Allah'ın ruhlarına yerleştirdiği fıtrata güvenmek gerekir.
Birçoğundan dinleri için çok tehlikeli davranışlar ve sözler sadır olabiliyor. Öyle ki dışarıdan bakan biri, sapkınlığın ruhlarına derinlemesine işlediğini sanabilir.
Fakat... Fıtratlarının üzerindeki tozu silkeleyin, onlara vahyi hatırlatın, iyiliklerini istediğinizi gösterin, hitabınızı güzelleştirin, öncelikleri gözetin, içlerindeki Allah ve Resulü sevgisini ve tazimini harekete geçirin. Bunu yaparken onlardan bir karşılık beklemeyin ve onların arzularının hitabınızı yönlendirmesine izin vermeyin. Ondan sonra mucizeleri görün! Şeriattan kaçışın nasıl sevgi ve tazime dönüştüğünü göreceksiniz; bazen uygulamada gecikseler bile bunun kendi zayıflıklarından kaynaklandığını itiraf ederler...
Müptela oldukları çirkin günahlar vardır. Allah sevgisi kalplerinde büyüyüp o günahlara olan sevgilerine galip geldiğinde, bir anda o günaha dönmemeye yemin ederler... Belki yeminlerini bozup geri dönerler. Ama hatırlandıklarında tövbe ederler ve topal da olsalar, kırık dökük de olsalar Allah yolunda yürürler!
Bu örnekleri ve durumları gördükçe, Peygamberimizin -Allah'ın salat ve selamı onun üzerine olsun- "Allah'ım ümmetim, ümmetim!" deyip ağladığı sahneyi hatırlarım. Bunun üzerine Allah ona Cebrail'i -selam üzerine olsun- göndererek şöyle müjdelemiştir: "Muhammed'e git ve de ki: Biz seni ümmetin konusunda razı edeceğiz ve seni asla üzmeyeceğiz." [Sahih Müslim 202]. "Seni üzmeyeceğiz" demek; ümmetin hakkında sana hüzün ve acı verecek bir şeyi sana isabet ettirmeyeceğiz demektir.
Muhammed'in ümmeti, Peygamberini -Allah'ın salat ve selamı onun üzerine olsun- Kıyamet Günü akıbetiyle üzecek kadar derin bir sapıklığa düşmeyecektir... Aksine her çağda, onun kendileriyle sevineceği ve Kıyamet Günü diğer ümmetlere karşı onlarla iftihar edeceği pek çok insan olacaktır.
Evet, şunu yapanın veya şunu söyleyenin hükmünü bilmek, İslam'ı bozan şeylerden birine düşüp düşmediğini anlamak önemlidir; çünkü buna göre şer'i hükümler ve muameleler belirlenir. Ancak bu, "Allah'ım ümmetim, ümmetim" diyen Peygamber'in hassasiyetiyle, hata yapanları ıslah etme çabasının sadece ilk adımı olmalıdır.
Sadece hüküm vermekle yetinmek, bir uçurum oluşturmuş ve bazı grupları tekfir ve tefsik (fasıklıkla suçlama) aşırılığına sürüklemiştir. Bu durum ümmetin gençlerini sadece yormuş ve uzaklaştırmıştır. Diğer yandan bazı grupları ise büyük günahları ve helak edici işleri hafife almaya ve sulandırmaya itmiştir. Her iki durumda da kaybeden ümmetin gençleridir!
Ümmetin halini düzeltmek için çalışın... Ve galip geleceğinize inanın... Çünkü yanınızda Allah'ın ruhlara yerleştirdiği fıtrat, bu fıtrata hitap eden korunmuş vahiy ve Allah'tan bu ümmetin Peygamberini -Allah'ın salat ve selamı onun üzerine olsun- üzmeyeceğine, aksine Allah'ın onu ümmetiyle onurlandıracağına dair müjde vardır.
"Onlar ağızlarıyla Allah'ın nurunu söndürmek istiyorlar. Halbuki kafirler istemese de Allah nurunu tamamlayacaktır. Müşrikler istemese de dinini bütün dinlere üstün kılmak için Resulünü hidayet ve hak din ile gönderen O'dur." [Saf: 8-9].
Mutlu olmalıyız. Evet, mutlu olmalıyız! Beklenmedik bir olay nedeniyle üzerinize bir keder çökse bile, bir Müslüman olarak sizin için geçerli olan varsayılan durum şudur: Mutlu olmak ve üzüntünün size mutluluk için var olan pek çok sebebi unutturmasına izin vermemek... Çünkü Allah, varlık nimetiyle bize lütufta bulunmuştur ve O'nun bize mutsuzluk ve bedbahtlık getirecek bir şeyi lütfetmesi mümkün değildir. Dolayısıyla bu hayattaki varlığımız, bizi mutlu olmaya sevk eden bir nimettir... Çünkü Allah, bizi tüm insanlık arasından Kendi kulları ve Peygamberinin (Allah'ın salat ve selamı onun üzerine olsun) takipçileri olmamız için seçmiştir, bu yüzden mutlu olmalıyız... Çünkü Rabbimiz hakkında hüsnüzan besliyoruz (O'ndan hep hayır bekliyoruz)... Mutlu olmalıyız... Çünkü Sevgili Peygamberimizin (Allah'ın salat ve selamı onun üzerine olsun) hayatını inceleyen biri, orada asla ümitsizlik ima eden tek bir kelime veya karamsarlık taşıyan tek bir duruş bulamaz... Aksine onun hayatı tamamen pozitiflik ve ileriye bakmaktır... Resulullah'ta bizim için güzel bir örnek vardır, bu yüzden mutlu olmalıyız... Çünkü sürekli karamsarlık içinde olan bir nefis, yeryüzünü imar edemez ve halifelik görevini yerine getiremez. Bu yüzden karamsarlığa kapılmamalı, aksine mutlu olmalıyız... Çünkü biz bu dinin mensupları olarak asık suratlı görünürsek, insanlar Allah'ın dinine kitleler halinde yönelmezler... Her insan, kendisine mutluluk ve gönül huzuru sağlayacak bir hayat nizamı arar... Eğer insanlar bunu bizim yüzlerimizde bulamazlarsa, davetimiz onları çekmeyecektir; çünkü bir şeye sahip olmayan, onu başkasına veremez.
Asık suratlarımız ve sert çehrelerimizle insanları Allah'ın yolundan çevirmemeliyiz; aksine neşelenmeli ve bu neşemizi dışarıya yansıtmalıyız. Kalbimizin derinliklerinden gelen bir mutluluk duymalıyız... Çünkü düşmanlarımız bizim üzülmemizi istiyorlar, moralimizi bozmak istiyorlar ve dudaklarımızda umut gülümsemelerini görmek onlara ağır geliyor. Allah, onları öfkelendirmekte bizim için sevap olduğunu belirterek müminler hakkında şöyle buyurmuştur: "Onların, kâfirleri öfkelendirecek bir yere ayak basmaları ve düşmana karşı bir başarı kazanmaları yoktur ki, kendilerine bununla salih bir amel yazılmış olmasın" [Tevbe: 120]. Bu yüzden onları öfkelendirmeli ve mutlu olmalıyız... Çünkü elimizde Allah'ın kitabı var; o kitap ki bir dağın üzerine indirilseydi, onun saygıdan boyun eğip parça parça olduğunu görürdün. Öyleyse o kitabın bizim göğsümüzü aydınlatması, dertlerimizi ve kederlerimizi gidermesi çok daha önceliklidir; zira o, "göğüslerde olana bir şifa, müminler için bir hidayet ve rahmettir" [Yunus: 57]. Bu yüzden mutlu olmalıyız. Çünkü kalpler elinde olan Allah, bir kulunu mutlu etmek isterse, yeryüzündeki tüm güçler birleşse onu mutsuz edemez... "Allah'ın insanlar için açacağı bir rahmeti engelleyebilecek hiç kimse yoktur" [Fatır: 2]. Başları parçalanmış, tıbbi sargılarla sarılmış çocukların yine de gülümsediklerini ve zafer işaretleri yaptıklarını gördük... Bu yüzden, mutlu olmalıyız... Çünkü her tevhid ehlinin varacağı yer cennetidir, başına daha önce ne gelmiş olursa olsun... Mutlu olmalıyız... Çünkü öyle bir cennete girmeyi bekliyoruz ki, oraya bir anlık dalıp çıkmak, dünyanın en dertli insanına bile şunu dedirtecektir: (Hayır vallahi Rabbim! Başımdan hiçbir dert geçmedi, asla bir zorluk görmedim)... Bu yüzden mutlu olmalıyız... Çünkü yeryüzündeki en izzetli insanlar olabiliriz... Rabbimize itaat ederek O'nun dostları oluruz; O'nu her an yanımızda buluruz, istediğimizde verir, O'na sığındığımızda bizi kurtarır. Yüce Allah, bize düşmanlık edene savaş açacağını ilan etmiştir... Öyleyse mutlu olmak bizim hakkımızdır... Çünkü biz, Allah Teala'nın Peygamberine (Allah'ın salat ve selamı onun üzerine olsun): "Ümmetin konusunda seni razı edeceğiz ve seni asla üzmeyeceğiz" [Müslim 202] buyurduğu merhamet olunmuş ümmetiz. Mutlu olmalıyız... Çünkü Resulullah (Allah'ın salat ve selamı onun üzerine olsun) mutlu olduğunda yüzü nurlanır, sevinçten yüzü parlar, sanki altın bir parça gibi ışıldardı. Biz de ona uymakla emrolunduk... Bu yüzden mutlu olmalıyız... Çünkü müminin her işi kendisi için hayırdır ve bu sadece mümine hastır... Bu yüzden mutlu olmalıyız... Çünkü Resulullah (Allah'ın salat ve selamı onun üzerine olsun) şöyle buyurmuştur: "Kolaylaştırın, zorlaştırmayın; müjdeleyin, nefret ettirmeyin" [Sahih-i Buhari 69]. Bu yüzden müjdelemeli, müjdelenmeli ve mutlu olmalıyız... Çünkü -İslam düşmanları hava üstünlüğünü ele geçirmiş olsalar bile- Allah Teala kullarının üzerinde mutlak güç sahibidir... Mutlu olmalıyız... Çünkü ümitsizlik kâfirlerin özelliğidir: "Allah'ın rahmetinden ancak kâfirler topluluğu ümit keser" [Yusuf: 87]. Umutsuzluk ise sapkınların tabiatıdır: "Rabbinin rahmetinden sapıklardan başka kim ümit keser?" [Hicr: 56]. Bu yüzden ne ümitsizliğe ne de karamsarlığa düşmemeliyiz, aksine mutlu olmalıyız... Çünkü insanların yüzüne gülümsemek bir sadakadır... Bu yüzden gülümsemeli ve mutlu olmalıyız... Çünkü Allah Teala şöyle buyuruyor: "Bilesiniz ki, Allah'ın dostlarına hiçbir korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir de" [Yunus: 62]. Öyleyse üzülmemeli, mutlu olmalıyız... Ve O şöyle buyurduğu için: "Dünya hayatında da ahirette de onlar için müjde vardır" [Yunus: 64]. Dünyada da ahirette de mutlu olmak bizim hakkımızdır... Çünkü bizi merhamet etmek için yaratan ve bize azap etmekten hoşlanmayan bir Rabbimiz var: "Eğer şükreder ve iman ederseniz, Allah size niçin azap etsin? Allah şükrün karşılığını verendir, hakkıyla bilendir" [Nisa: 147]. O, bizim kendi kendimize azap etmemizi istemekten münezzehtir... Aksine mutlu olmak bizim hakkımızdır... Çünkü bize sevgi gösteren, merhametli ve cömert bir Rabbimiz var; O bize şöyle sesleniyor: "Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için üzerinize rahmetini indiren O'dur, melekleri de size dua eder. O, müminlere karşı çok merhametlidir. O'na kavuşacakları gün, kendilerine yönelik esenlik dileği 'Selam'dır. O, onlara cömertçe bir mükafat hazırlamıştır" [Ahzab: 43-44]. Böyle bir merhameti, cömertliği ve sevgisi olan bir Rabbe iman eden kişinin mutlu olması -vallahi- bir haktır... Çünkü biz, bir anlık yakarışımızla tüm günahlarımızı bağışlayan ve buna aldırış etmeyen bir Rabbe inanıyoruz... Bu yüzden mutlu olmalıyız...
Ey ümmetinin derdini taşıyan kişi... Gülümse! Biliyorum, yaşadıklarımızla bu zor olabilir; ama unutma ki senin asık suratın ne bir mazluma yardım eder, ne bir düşmanı durdurur, ne de bir günahkârı hidayete erdirir. Aksine, bu durum ümmetin evlatlarının kalplerindeki alanları bizim ve onların düşmanının lehine kaybetmemize neden olur... Düşmanımız, yaşayan her kalbi parçalayacak şeyler yapıyor, sonra da bizim asık suratlarımızı izleyip bizi insanlara katı ve kaba göstermeye çalışıyor. Onlara diyor ki: "Dinin ve dindarların yanında hüzün, sıkıntı ve keder var; benim yanımda ise eğlence ve neşe var, bana gelin..." Böylece Müslüman evlatlarının kimliğini siliyor, zihinlerini bozuyor ve ahlaklarını yozlaştırıyor... Düşmanına bu fırsatı verme; aksine gülümsemeye çalış ve bu çabanın karşılığını, ümmetinin derdiyle dertlendiğinde beklediğin sevap gibi Allah'tan bekle. Zalimlerin otoritesi mutlaka yok olacaktır, (ve sonuç takva sahiplerinindir). Son olarak... Çünkü bize mutlu olmamızı emreden bir Rabbimiz var ve şöyle buyuruyor: "De ki: Ancak Allah'ın lütfuyla ve rahmetiyle, işte bunlarla sevinsinler (mutlu olsunlar)" [Yunus: 58]. Bu yüzden mutlu olmamız şarttır, gereklidir ve bundan başka bir seçeneğimiz yoktur...
Günümüzde ümmetin dertleriyle dertlenen pek çok kişi, sürekli bir "acil durum" hali içinde yaşıyor. Bu durum, kişinin yaptığı işe zihnini vererek ve ikna olarak uzun soluklu bir çalışma yürütmesine engel oluyor. Çünkü acı haberleri gördükçe her zaman "Hemen bir şey yapılmalı", "Durum dayanılmaz", "Tufan geliyor", "Sıra bize geliyor" hissiyle doluyor.
Üniversiteye bir bilim dalında uzmanlaşmak için girdiğinde, içten içe "vakit kaybettiğini" hissediyor. Bir İslami ilimler kursuna kaydolduğunda veya çocuk eğitimi üzerine bir kitap okuduğunda, "ümmetine karşı sorumluluğundan kaçtığını" hissediyor ve kendi kendine şöyle diyor: "Şu veya bu mazlum coğrafyadaki Müslümanlar bu haldeyken, ben bu konuyla mı meşgul oluyorum? Bu onlara ne fayda sağlayacak? Onların kurtuluşuna nasıl katkıda bulunacak?" Çocuklarıyla oyun oynadığında, "mazlum Müslüman çocuklara karşı ihanet" hissi yaşıyor!
Böylece zamanının çoğunda yaptığı işe dair bir tatmin duymuyor. Bu duygularını, faydasız olsa bile sürekli haberlerle meşgul olarak dışa vuruyor. Takip ediyor, kederleniyor, sövüyor, öfkeleniyor ve sonra... Hiçbir şey!
Sonuç: Düşünce felci ve kişinin psikolojisine, anne-babasına, eşine, çocuklarına ve genel olarak insanlara karşı tutumuna yansıyan bir acil durum hali. Bu durum eğitimindeki veya işindeki başarısızlığına, hatta dinine ve Rabbiyle olan ilişkisine kadar uzanıyor. Artık huzurlu ve ferah bir ruha sahip değildir. Eğer dış görünüşü itibarıyla dindar biriyse, insanları dinden soğutur!
Başarıyı ve üstünlüğü ise; İslam'ın referans alınması, küresel sistemin köleleştirmesine karşı İslam'ın yanında durma zorunluluğu gibi ümmetin hayatındaki hayati meselelerde, hatta Allah'ın varlığı, nübüvvetin doğruluğu ve Kuran gibi İslam'ın temel esaslarında düşünceleri karışık olanlara veya tamamen yanlış yöne sapmış olanlara bırakır. Yeryüzündeki bozgunculuk güçlerinin yanında yer almayı seçen bu kişiler, toplumun gözünde "başarılı" örnekler ve etkileyici figürler haline gelir. "Acil durum hali" yaşayan kişi ise eğitiminde, işe alımında ve tedavisinde bu kişilere muhtaç kalır; çocukları onların romanlarını okur, eserlerini takip eder ve karakterlerinden etkilenir!
Böyle bir durumda İbn Teymiyye ve öğrencisi İbn Kayyim'in (Allah her ikisine de rahmet etsin) modelinden öğrenmeye ne kadar da muhtacız. Onların yaşadığı asır, pek çok yönden bizim asrımıza çok benziyordu. Müslümanların üzerine doğudan Tatarlar (bugünkü Rusya gibi), batıdan Haçlılar (bugünkü Batılı devletler gibi), içeriden ise Rafıziler, Karmatiler ve Haşhaşiler (bugünkü Rafızi fırkalar gibi) çullanmıştı. Müslümanlar ise son derece bölünmüş ve birbirine düşmüş durumdaydı. Tatarlar, tıpkı bugün olduğu gibi, İslam şeriatını "yasama kaynaklarından biri" sayan Yasak yasalarını uygulayarak Müslümanları aldatmaya çalışıyorlardı.
Buna ek olarak, o dönemde fikri ve akidevi sapmalar zirveye ulaşmıştı; bunlar bugünkü "modernist" ve "seküler" çağrılarla kesişiyordu. Filozoflar İslam hakkındaki şüphelerini yayıyor ve tıpkı bugünkü şüpheci ve ateist akımlar gibi halkın zihnini karıştırıyorlardı. Durum son derece zor ve umut kırıcıydı. Hatta İbn Teymiyye'nin kendisi, Moğol zulmünden kaçmak için çocuk yaşta ailesiyle birlikte yurdundan sürülmüştü.
Peki, İbn Teymiyye "düşünce felcine" mi uğradı? Aksine, tüm bu cephelere karşı durdu. Müslümanlara fayda sağlayacak her konuda ilim öğretti ve eserler verdi! Onun akide, fıkıh, usul veya tefsir üzerine bir araştırmasını okuyan kişi, sanki karşısında tüm imkanları seferber edilmiş, telif ve ilmi derinleşme dışında işi olmayan müreffeh birinin olduğunu sanır. Oysa o, sultanların hapisleri ve tehditleri, rakiplerinin iftiraları ve halkı ona karşı kışkırtmaları arasında, derin bir tefekkür ve uzun soluklu bir üslupla yazıyordu; nitekim hapiste vefat etti.
İbn Teymiyye zamanındaki tüm fikri sapmalara karşı durdu ve her türlü batıl ehline cevap verdi (bu arada zamanındaki ateistlere de reddiyeler yazdı). "Müslümanların durumu bu kadar kötüyken ve düşmanlar üzerlerine çullanmışken şu veya bu konuda nasıl yazarım?" demedi. Düşünce felcine uğramadı, aksine Müslümanların sekiz asırdır faydalandığı ve onsuz yapamadığı devasa, bereketli ve eşsiz bir miras bıraktı; öyle ki haklı olarak "Şeyhülislam" unvanını kazandı.
Elbette İbn Teymiyye cihat yönünü de ihmal etmedi; bizzat savaştı ve cihada teşvik etti. Ancak bundan önce, ne savaşta ne de barışta hiçbir işe yaramayan, bugün çoğumuzun yaptığı gibi İslam'ın diğer alanlarındaki çalışmaları küçümseyen donuk bir halde oturmadı. Aynı şekilde öğrencisi İbn Kayyim de öyleydi. Bu zarif, güzel ve derin eserlerin hangi trajik şartlar altında yazıldığını hatırladığınızda, onun kalp yumuşatıcı eserlerini okurken hayrete düşersiniz!
Evet, ümmetinin derdiyle dertlenmelisin. Ancak bu derdini bir azme dönüştür; sorumluluk duygunu gafletten uzaklaşmaya vesile kıl. Öğrendiğin her ilimde, acı çekiyor olsan bile insanların yüzüne kondurduğun her tebessümde, çocuklarınla ilişkini güçlendirmek, onlar üzerindeki etkini artırmak ve onları psikolojik olarak sağlıklı yetiştirmek için oynadığın her oyunda Allah'ın rızasını ve İslam'a hizmeti gözet. Her hak sahibine hakkını ver.
Bu sözleri kaç kez kışkırtıcı veya "oyalayıcı" bulup "Kardeşlerimizi kurtarmak için acil eylem istiyoruz" dedin? Müslümanların başına gelen her yeni musibette bunu kaç kez söyledin? Gerçekten onları acil bir eylemle kurtardın mı? Yoksa bunlar sadece duygusal patlamalar mıydı ve sonunda ne onlara bir faydan dokundu ne de kendini ve çevrendekileri toparlayabildin; sadece sıranın size gelmesini mi bekledin?
Bil ki bu savaş uzundur. Uzun soluk, projeli çalışma ve yavaş bir inşa gerektirir. Tüm bunlar için de dengeli bir psikolojiye ihtiyacın var; onu "acil durum hali" ile yakıp kül etme. Düşmanların seni rahat bırakmayacak; bedeninden parçalar koparacak, binana taş atacak, yoluna engeller koyacak ve seni ve ümmetini umutsuzluğa düşürüp pes ettirmek için sürekli krizlere maruz bırakmaya çalışacaklar.
Onların seni yenmesine izin verme! Sabret... Onların tuzakları senin lehine dönecektir: "Onlar mallarını harcayacaklar, sonra bu onlara bir iç acısı olacak, sonra da yenilgiye uğrayacaklar" [Enfal: 36]. Ve sen Allah'ın izniyle Allah'ın galip gelen kaderi olacaksın: "Allah, emrini yerine getirmeye galiptir, fakat insanların çoğu bunu bilmezler" [Yusuf: 21].
Kendim için istediğim hayrı sizin için de istediğimden, bu tecrübemi sizinle paylaşıyorum: Eskiden hayatımda can sıkıcı durumlarla karşılaştığımda veya bazılarının maruz kaldığı zulüm ve acıyı gördüğümde aklıma şu soru gelirdi: Neden? Bu kader neden böyle takdir edildi? Sahip olduğum (zihinsel kanaatler) kalbimi yatıştırmaya yetiyordu; Allah'ın azametini ve hikmetini hatırlar, kendi kendime: "Bilmesem de mutlaka bir cevabı vardır" derdim. Daha sonra "neden" sorusu, sadece Allah Teâlâ'nın kaderindeki hikmetinden bilinebilecek olanları tefekkür etmek amacıyla akla gelmeye başladı... Bunun dışındaki konularda Allah'ın kaderini sorgulama kapısı kapandı! Bu dönüm noktasından sonra büyük bir hayır ve başkalarına da ulaşan bir fayda hasıl oldu. Bu dönüşüm bana ancak şiddetli bir imtihana maruz kalmakla nasip oldu... Bu imtihanla kulluğun manasını, uluhiyet makamını ve çaresiz bir kulun Yüce Rabbe olan ihtiyacını öğrendim. Bu öyle bir imtihandı ki onunla şu ayeti anladım: "Allah'tan başka sığınılacak hiçbir yer olmadığını anladılar" [Tevbe: 118]. Ne isyan kurtarır ne de şüphe fayda verir; aksine sığınmak ve teslim olmak şarttır! Allah bilir ki bundan sonra üzerime ne hayır kapıları açıldı! Kendimde acı veren veya üzen bir durum olduğunda, nerede kusur ettiğime baktım, hatalarımın sorumluluğunu üstlendim, meşru sebeplerle belaları savuşturdum, sevabını Allah'tan bekledim ve musibeti bir lütfa dönüştürmek için Allah'tan yardım diledim... Başkalarında zulüm ve baskı gördüğümde ise beni sadece şu soru meşgul ediyor: Onlara nasıl yardım edebilirim ve yüklerini nasıl hafifletebilirim? Allah'ın fiilleri hakkında: "O, yaptığından sorgulanamaz; onlar ise sorgulanırlar" [Enbiya: 23]. Üstün hikmet O'nundur, şan ve güzel övgü O'na aittir... Önemli olan, benden istenen nedir? Allah bilir ki bunda ne bereketler gördüm! Az bir amel ne kadar büyük faydalar sağlamaya başladı... Kalp, Allah Teâlâ'ya karşı ne kadar huzur buldu ve rahatladı; O'nun ne keremini ve lütfunu gördüm... Bu dönüşümden önce kendimi Allah'ın hikmetine ikna etmeye çalışır, kaderle ilgili doğan soruları savuştururdum; hikaye orada biterdi ve kendimi galip sayardım... Şimdi ise artık soruları savuşturmaya veya kanaatleri hatırlamaya ihtiyacım kalmadı. O'nun fiillerini sorgulama kapısı tamamen kapandı. Bu sorular ancak kalbe nüfuz edemeyen yüzeysel bir esinti gibi geliyor: "Takvaya erenler var ya, onlara şeytandan bir vesvese dokunduğunda (Allah'ı) hatırlarlar, hemen gerçeği görürler" [Araf: 201]. Enerjim yapmam gerekenlere saklanıyor; böylece bana daha önce kapalı olan muazzam ufuklar açıldı. Allah bana imtihanlardaki hikmetlerinden, daha önce anlamadığım ve aklıma bile gelmeyen şeyleri kavrattı. Rabbinin hikmetinden şüphe eden herkese şunu diyorum: Bütün deliller haykırıyor ki Rabbin aziz ve celildir; O en hükümran, en alim, en azametli ve en merhametlidir. Sana açılmayan sırlar ise senin aklının noksanlığından ve Rabbini az anlamandandır... Öyleyse o kapıyı tamamen kapat, enerjini faydalı işlere yönlendir ve ondan sonra Allah'ın ihsanlarının nasıl olacağını gör! Şeytan, elinden tutup seni kötü zan bataklığına daldırmak için saldıracaktır; onu kov ve de ki: (Allah en iyi bilendir, en hikmetli olandır ve O, kullarına karşı çok merhametlidir... Önemli olan: Benim rolüm ne?)... Bu yaklaşım tarzında çok büyük bir bereket göreceksin. Sözlerinin ve fiillerinin beklemediğin kadar güzel bir etkisini, hayal edemeyeceğin bir bereketini göreceksin! Çünkü şeytanın seni Rabbinin hikmeti ve merhameti hakkında şüpheye düşürerek meşgul etmesine izin vermedin; aksine Alim ve Hakim olan Allah'ın kaderi karşısındaki vazifenle meşgul oldun. Allah da şu ayetindeki vaadini senin için gerçekleştirdi: "Allah’ın izni olmaksızın hiçbir musibet isabet etmez. Kim Allah’a inanırsa, Allah onun kalbini doğruya iletir. Allah her şeyi hakkıyla bilendir" [Tegabun: 11]. "Kim Allah’a inanırsa, Allah onun kalbini doğruya iletir": Kim Allah'a isimleri ve sıfatlarıyla inanırsa, O'nun Alim ve Hakim olduğunu, hiçbir şeyi boşuna değil ancak yüce bir hikmetle takdir ettiğini bilirse ve "O, yaptığından sorgulanamaz; onlar ise sorgulanırlar" [Enbiya: 23] sırrına ererse... Sonra da kendi üzerine düşen görevle meşgul olursa, Allah onun kalbini hidayete erdirir: Onu sakinleştirir, huzura kavuşturur, kötülüğü ve zulmü defetmek için ne yapması gerektiğine yönlendirir. Kalbini, musibetlerdeki ve acı kaderlerdeki öyle derin hikmetlere ulaştırır ki, eğer kötü zan besleyip kadere sitem ederek otursaydı bunları asla keşfedemezdi! Şer ve zulüm görüldüğünde bu, kırılma noktasıdır: Ya yenilirsin ya da galip gelirsin.
İşini en iyi şekilde yaptın, muamelen güzeldi, çevrendekilere Allah'ın kelamıyla ve Resulü'nün (Allah'ın selamı ve bereketi onun üzerine olsun) sözleriyle hitap ettin; ama görünürde hiçbir şey değişmedi! Meslektaşların, öğrencilerin, müşterilerin, komşuların... Namazda kusurlu olan düzelmedi, tesettürsüz olan örtünmedi, şarkıcı ve oyuncuları takip edenler ümmetin dertleriyle dertlenmedi. Üzülme, başarısız olmadın! Sen bunu samimiyetle, ihlasla ve Sevgili Peygamberimiz'in (Allah'ın selamı ve bereketi onun üzerine olsun) davet sünnetine güzelce uyarak yaptığın sürece... Hissetmediğin büyük bir başarı var: Çevrendekilerin kalplerini, zahiri günahlardan çok daha tehlikeli olan helak edici "kalp hastalıklarından" temizlemek. O kadın... Medyanın ve aile ortamının etkisiyle tesettürlülerden nefret ediyordu... Daha tehlikelisi, mesele onun için birbirine karışmış ve dini bir sembol olarak bizzat başörtüsünden nefret eder hale gelmişti. Ramazan'da yılda bir kez Kur'an okuduğunda bile tesettür ayetlerini "sevmiyor" veya onları modası geçmiş görüyordu! Seni tanıdı, beynindeki kalıpların dışında başka bir örnek gördü, seni sevdi, kalıplaşmış kanaatleri sarsılmaya başladı. Başörtüsüne karşı bir yakınlık ve onun "doğru olan" olduğuna dair bir ikna aşamasına geldi... Artık tesettür ayetlerini okuduğunda Aziz ve Celil olan Rabbinden utanıyor ve kendi kendine: "Ben hatalıyım, ben zayıfım, Allah'ım beni affet, Allah'ım bana güç ver" diyor. Henüz örtünmedi ama... Onu taşıdığın o büyük değişimin farkında mısın?! Allah'ın dininden bir şeyden nefret ettiği günlerde, Allah'ın haklarında şöyle buyurduğu kimselerden olmasından korkulurdu: "Bu, Allah’ın indirdiğini beğenmedikleri (kerih gördükleri) içindir; Allah da onların amellerini boşa çıkarmıştır" [Muhammed: 9]... Allah'ın indirdiğinden nefret etmek, Allah korusun sahibini İslam'dan çıkaran kalp amellerindendir. Bugün ise şu ayetin muhataplarından oldu: "Diğerleri ise günahlarını itiraf ettiler; iyi bir amelle kötü bir ameli birbirine karıştırdılar. Umulur ki Allah onların tövbelerini kabul eder. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir" [Tevbe: 102]. Dün kalbinde imanı boşa çıkaracak bir şey vardı; bugün ise Aziz ve Celil olan Rabbinin emrine ısındı ve O'nun hikmetine inandı... Hala büyük bir günah üzerinde mi, evet; ama bu, Allah'ın şu ayetinin kapsamına girer: "Bunun dışındakileri dilediği kimse için bağışlar" [Nisa: 116]. Bundan sonra hala başarısız olduğunu nasıl düşünebilirsin?! Aynı şekilde sen de kardeşim; bir kişiyi Allah'ın lütfuyla salih insanları aşağılamaktan (ve bununla beraber bazı dini sembolleri aşağılamaktan ki en tehlikelisi budur!) dini yüceltmeye, onun sembollerine ısınmaya ve onlara muhalefet ettiğinde kendisini kusurlu hissetmeye taşıdın. Görünürde uzun süre değişmeyebilir; ancak kalpteki bu niteliksel değişim, cehennemde ebedi kalmakla cennette ebedi kalmak arasındaki fark olabilir! Bundan sonra hala başarısız olduğunu nasıl düşünebilirsin?! Aksine, bu en büyük başarılardan biridir.
Kendini sık sık "düşük üretkenlik" çamuruna saplanmış halde bulursun. Uyanırsın, hedeflerine giden yolda geçtiğimiz günlerin kayda değer hiçbir şey yapmadan akıp gittiğini hatırlarsın. Zamanı boşa harcadığın ve dikkatin dağıldığı için pişmanlık duyarsın. Moralini bozarsın ve "Bugün farklı olacak" dersin. Gün geçer ama farklı olmaz; böylece hayal kırıklığın artar ve bir kısır döngüye, büyüyen bir kar topuna girersin: Düşük üretkenlik, beraberinde hayal kırıklığı, ardından üretkenlikten soğumuş bir ruh hali ve sonuç olarak günlerin hiçbir şey başarmadan geçip gitmesi!
Bu durumda kendine şunu söylemen gerekir: (Nokta... Yeni satır) Geçmişin çamuruna saplanıp kalmayacağım, arkama bakmayacağım, o kısır döngüye girmeyeceğim. Önüme bakacağım ve Allah'tan yardım dileyeceğim.
Kendi adıma ben, yaşanan gecikmelerdeki hikmeti de düşünmeye çalışıyor ve şöyle diyorum: Belki de çok şey başaracağım salih bir amel işleyecektim ama içine gösteriş veya eksik ihlas karışacaktı. Eğer ihlaslı değilse, çok iş yapmanın ne faydası var? Belki de bu ruhsal durgunluk, Allah'a sığınmamı, O'na olan ihtiyacımı ve O'nun yardımı olmadan bir hiç olduğumu anlamamı artırıyor; böylece ihlasım pekişiyor ve ertelenen bu işin sevabı katlanıyor.
Kendine bu tür olumlu bakış açıları ver; bunu az üretkenliği meşrulaştırmak için değil, o kısır döngüden çıkmak için yap. Şöyle diyebilirsin: "Ama bunu yaptım, kendime yüz kere 'nokta... yeni satır' dedim..." Olsun! Bin kere söyle... Yine de o kısır döngüye girme ve arkana bakma. Peygamberimiz -Allah'ın selamı ve bereketi onun üzerine olsun- efendimizin şu sözünü, bu manayı taşıyan en büyük hadis olarak hatırla: "Sana fayda veren şeye hırs göster, Allah’tan yardım dile ve aciz kalma. Başına bir şey gelirse 'Eğer şöyle yapsaydım şöyle olurdu' deme; aksine 'Allah’ın takdiridir, O ne dilerse o olur' de. Çünkü 'eğer' kelimesi şeytanın işine kapı açar." [Müslim 2664]. Bu yüzden: Nokta... Yeni satır.
Yakın zamanda, yeni doğmuş iki evladını kaybetmiş ve onlardan başka çocuğu olmayan, pek çok musibetle imtihan edilen bir kardeşimizi ziyarete gitmiştim. Bu kardeşimiz, maşallah, "Sabrediyoruz, razıyız ve alemlerin Rabbi olan Allah'a hamdolsun" diyordu.
Ona dedim ki: "Üzülüyorsun, evet.. Ancak bu hüznün yanında bir lezzet bulmaya da hakkın var. Bir lezzet ki, çünkü Allah Azze ve Celle sana sabır veriyor; bu da Allah'ın senin için hayır murat ettiği anlamına gelir." O ise şöyle cevap verdi: "Açıkçası, ben bu lezzeti hissedemiyorum."
Kardeşlerim, burada çok önemli bir nokta var: İnsan, Allah'ın kendisine verdiği dünyevi nimetlere şükretmeyebilir; bu durumda nimetlerin devam etmesi bir 'istidrac' (yavaş yavaş felakete sürüklenme) olur ve ahirette onun için bir vebal haline gelir. Ancak Allah Sübhanehu ve Teala sana bu kardeşimizdeki gibi dini bir nimet vermişse; yani seni imtihan edip sabır veriyorsa, seni imtihan edip kendi takdirine razı kılıyorsa, bu bir istidrac değildir. Aksine bu, sevinmen ve lezzet alman gereken büyük bir nimettir. Bu, Allah'ın senin hakkında hayır dilediğinden başka bir anlama gelmez.
Allah sana kendisini sevdirdiğinde, Resulünü (Allah'ın selamı ve bereketi onun üzerine olsun) sevdirdiğinde, dinini ve Kur'an'ını sevdirdiğinde; bunun Allah'ın senin için hayır murat etmesinden başka bir açıklaması yoktur.
Sen "Günahlarım tüm bunlardan lezzet almama engel oluyor ve merhamete layık olmadığımı hissediyorum" dediğinde dikkat et! Bu, övülen bir nefis muhasebesi değildir! Aksine bu, şeytanın sesidir! Neden? Çünkü şeytan seni şükür makamından mahrum bırakmak ister. İbn Kayyim (Allah ona rahmet etsin) "Medaricü's-Salikin" adlı kitabında şükür mertebesi hakkında şöyle der: "Bu, en yüce mertebelerden biridir. Rıza mertebesinin de üzerindedir ve onu kapsar. Rıza olmadan şükrün varlığı imkansızdır. Şükür, imanın yarısıdır; iman iki yarıdır: Yarısı şükür, yarısı sabırdır."
Allah sana dininde sabır ve rıza gibi nimetler verdiğinde şükretmen gerekir. Ancak günahların sebebiyle sürekli kendinden şüphe edip, Allah'ın bu dini nimetlerle senin için hayır murat ettiğinden kuşku duyacak kadar ileri gidersen, işte o zaman şükür makamından mahrum kalırsın!
Şeytan senin bu nimetlere şükretmeni engeller, hatta Allah'ın seni bunlarla istidrac ettiğini (aldattığını) düşündürür! Böylece Allah Sübhanehu ve Teala'dan dinin adına gelen her hediye sana zehirliymiş gibi gelir! Neden? Çünkü senin gözünde bu bir "nimet" değil, "istidrac"dır!
Hayır kardeşim! Allah, hediyeleri zehirli olmayacak kadar iyiliksever, merhametli, yüce ve kerem sahibidir! Sana dinin konusunda nimet verdiğinde, bu O'nun senin için hayır dilediği anlamına gelir. Sakın şeytanın seni bu nimetler için şükretme makamından mahrum etmesine izin verme. Bu kavramı netleştiremeyen bir insan, Allah ona her nimet verdiğinde "Allah beni istidrac ediyor" diye endişesini artırabilir.
Hayır kardeşim! Aksine Allah, senin için hayır dilediğine delalet eden nimetler veriyor; dolayısıyla sevinmeye, lezzet bulmaya ve Allah Sübhanehu ve Teala'ya hamd etmeye hakkın var.
Evet, Allah Azze ve Celle'nin azabı şiddetlidir, ancak Kur'an'daki şu muazzam dengeye dikkat edin: "Bilin ki Allah'ın cezası şiddetlidir ve yine bilin ki Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir." (Maide Suresi: 98)
Size bahsettiğim o kardeşe, yüce sahabi Abdullah bin Mesud'dan bir rivayet naklettim ve o buna şaşırdı. İbn Mesud (Allah ondan razı olsun) şöyle demiştir: "Büyük günahların en büyüğü: Allah'a ortak koşmak, Allah'ın mekrinden (tuzak kurmasından) emin olmak, Allah'ın rahmetinden ümit kesmek ve Allah'ın ferahlığından yeise düşmektir."
Kardeş bana sordu: "Allah'ın rahmetinden ümit kesmek büyük günah mı?" "Evet, büyük günahtır. Zira Allah'ın rahmetinden ümit kesen kişi, O'nun sıfatlarını noksanlaştırmış ve Allah'ı hakkıyla takdir edememiş olur!"
İslam'ın dengesine bakın: Bir yandan Allah'ın rahmetinden ümit kesmek en büyük günahlardan sayılırken, diğer yandan Allah'ın mekrinden emin olmak da öyledir. Allah'ın mekrinden emin olmak ne demektir? Günah işleyip de bunun dünyada ve ahiretteki etkisinden korkmamak; sanki Allah bu günahlar yüzünden kalbini mühürlemeyecekmiş veya seni cezalandırmayacakmış gibi rahat olmak, günahı küçümsemek veya yaptığın ibadetleri çok görüp onlarla başa kakmaktır!
Oysa sen günahtan nefret ettiğin ve onun kötülüğünü kabul ettiğin sürece hayır üzeresin. Peygamberin (Allah'ın selamı ve bereketi onun üzerine olsun) sahih hadisteki şu sözünü hatırla: "Kimi iyiliği sevindiriyor ve kötülüğü üzüyorsa, işte o mümindir." (Tirmizi rivayet etmiştir). Dikkat edin: Sadece "kötülüğü üzüyorsa" demiyor, aynı zamanda "iyiliği sevindiriyorsa" diyor. İmanın alametlerinden biri sadece yanlış bir şey yaptığında üzülmen değil, aynı zamanda Allah seni hayra ve itaate muvaffak kıldığında sevinmen, sana dininde verdiği sabır, rıza ve teslimiyet gibi nimetlerle mutlu olmandır.
Hatta bazı insanların bu iki hal arasında gidip geldiğini görürsünüz. Kimisi bazı fiillerinde Allah'ın mekrinden emin olup ümit tarafını abartarak kötülük yapar; sonra ümitsizlik tarafı ağır basar, rahmetten ümit kalmadığını hissederek yine kötülük yapar!
Her iki uçtan da sakın... "Ben kendimden ümit kesmişim" sözünden kaçın, çünkü bu şeytanın bir tuzağıdır. Şeytan sana şöyle der: "Elbette Allah merhametlidir ama sen O'nun rahmetine layık değilsin.. Allah bağışlayıcıdır ama senin gibiler Allah'ın onları bağışlaması için gereken samimi bir tövbeye asla muvaffak olamazlar!"
Kardeşlerim, hiçbir şeyin Allah ile olan ilişkinizi bozmasına veya O'nun size dininizde verdiği nimetlerin lezzetini tatmanıza ve şükür mertebesine ulaşmanıza engel olmasına izin vermeyin.
"Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için üzerinize rahmetini gönderen O'dur, melekleri de size dua eder. O, müminlere karşı çok merhametlidir. O'na kavuşacakları gün karşılanmaları 'Selam' iledir. O, onlara çok değerli bir ödül hazırlamıştır." (Ahzab Suresi: 43-44)
Cihat ve şehadet ayetlerini okuyup bunları kendiniz için temenni ediyor musunuz? Müslümanların hali için kalbiniz yanıyor ve kendinizi çaresiz mi hissediyorsunuz? Sakın kırılmayın ve umutsuzluğa kapılmayın; aksine hayatınızı bir mücahit ruhuyla yaşayın...
Hem dini hem de pozitif bilimler olmak üzere faydalı olan her türlü ilmi öğrenin. Bir mücahidin azmi ve kuvvetiyle, bu ilimlerin sizin savaş teçhizatınız olduğunu bilerek hareket edin. Bu ilimlerle insanların kalplerindeki ve zihinlerindeki şüphe ve tereddüt alanlarını, yeis ve yenilgi duygularını özgürlüğe kavuşturun. Oralarda Allah sevgisi ve tazimi üzerine kurulu, asla yıkılmayacak kaleler inşa edin. Yaptığınız bu işin, toprakları özgürleştirmekten daha az değerli olmadığını bilerek müjdelenin...
Sosyal rollerinizi; bir baba, evlat, eş, kardeş, öğretmen, işçi veya meslek sahibi olarak bir mücahit ruhuyla yerine getirin. Öyle bir mücahit ki, yaptığı her işi en mükemmel şekilde yapar, her hak sahibine hakkını verir ve bu rollerini layıkıyla yerine getirmenin kazanılması gereken birer zafer olduğunu bilir. Vaktini boş eğlencelerde veya yan savaşlarda heba etmez.
Cihat etmek isteyerek yanına gelen kişiye Allah'ın elçisinin (Allah'ın selamı ve bereketi onun üzerine olsun) şu sözünü hatırlayın: "Annen baban sağ mı?" Adam "Evet" deyince, "Öyleyse onlar için çaba sarf et (onlarda cihat et)" buyurmuştur.
Hayatınızı başarı ve neşeyle yaşamak için cihat kavramına sırt çevirmek veya ona ihanet etmek zorunda değilsiniz. Aynı zamanda mücahit ruhuna sahip olduğunuz için hayatınızdan vazgeçmek zorunda da değilsiniz. Aksine, ikisini birleştirin. Eğer Allah kalbinizde bir doğruluk ve ihlas görürse, size açacağı o büyük fetihlere bir bakın.
Cihat edemediğiniz için hayatı kendinize zehir edip; umutsuz, anne babanıza, eşinize ve çocuklarınıza karşı asabi bir halde yaşamak zorunda değilsiniz. Böyle yaparak hem onları hem de insanları kendinizden soğutur, farkında olmadan ümmetinize yeni bir yük, düşmanlarınıza ise hizmetçi olursunuz!
Bunun yerine hayatınızı Allah'ın sevdiği o mücahitlerin ruhuyla yaşayın: "Müminlere karşı alçak gönüllü, kafirlere karşı izzetli (onurlu), Allah yolunda cihat eden ve hiçbir kınayıcının kınamasından korkmayanlar" [Maide Suresi: 54]... Müslümanlara karşı yumuşak huylu, şefkatli ve onurlu bir mücahit.
Bir mücahit ruhuyla yaşayın; işte o zaman gayretiniz ve kararlılığınız yolunda karşılaştığınız acılara ve darbelere göğüs gerebilirsiniz. Çünkü siz bir mücahitsiniz ve mücahit yaralanır, darbeler alır ama o yine de emin bir şekilde ilerlemeye devam eder, başka bir şey de beklemez. Nasıl beklemesin ki?! O bir (mücahit)tir...
Allah'ın elçisinin yanından geçen ve sahabenin onun gücünü ve çevikliğini görüp: "Ey Allah'ın elçisi, keşke bu güç Allah yolunda olsaydı?" dedikleri adamı hatırlayın. Allah'ın elçisi (Allah'ın selamı ve bereketi onun üzerine olsun) şöyle buyurdu: "Eğer o, küçük çocuklarının rızkı için çalışmaya çıkmışsa Allah yolundadır. Eğer yaşlı anne ve babasına bakmak için çıkmışsa Allah yolundadır. Eğer kendi iffetini korumak (kimseye muhtaç olmamak) için çıkmışsa Allah yolundadır. Fakat eğer gösteriş ve övünmek için çıkmışsa, işte o zaman şeytanın yolundadır" [Sahihul Cami 1428].
Evet, bir mücahit ruhuyla yaşayın. Allah'tan bunu hem sizin hem de benim için canımızla ve malımızla cihat etmeye bir vesile kılmasını, bize Kendi yolunda şehadeti nasip etmesini dilerim.
Allah'ın elçisi (Allah'ın selamı ve bereketi onun üzerine olsun) bir yolculukta devesinin üzerindeydi. Gece gündüz demeden çalışma, öğretme, ibadet ve cihatla geçen vaktin ardından uykusu gelmişti. Devenin üzerinde bir tarafa doğru eğiliyordu. Ebu Katade el-Ensari bunu gördü ve Allah'ın elçisini uyandırmadan ona destek olmak için yanına geldi. Bu durum ikinci ve üçüncü kez tekrarlandı ve Ebu Katade her seferinde Peygamberi nazikçe destekledi.
Allah'ın elçisi uyandığında gecenin karanlığında sordu: "Bu kim?" O da "Ebu Katade" dedi. Peygamber: "Ne zamandan beri benimle böyle yol alıyorsun?" diye sordu. Yani "Düşmemem için ne zamandan beri bana böyle destek oluyorsun?" Ebu Katade: "Geceden beri yolum hep buydu" dedi. Bunun üzerine Allah'ın elçisi şöyle buyurdu: "Allah, Nebisini koruduğun şeyle seni korusun." Bu hadisi Müslim rivayet etmiştir.
Ne kadar güzel bir dua! Bu sadece Ebu Katade için değil, Peygamberi koruyan herkesin bu duadan bir nasibi vardır: "Allah, Nebisini koruduğun şeyle seni korusun."
İslam düşmanlarının oklarını Peygamberin (Allah'ın selamı ve bereketi onun üzerine olsun) sünnetine çevirdiği bu zamanda; kanal kanal, kişi kişi cahillerin ekranlara çıkarılıp tek bir amaç güttüğü bu dönemde: Sünnetle savaşmak. Bazen de Müslümanları köklerinden koparıp rüzgarda savrulan bir tüy gibi bırakmak amacıyla doğrudan Peygamberin şahsıyla savaşmak...
Ey Kitab'a sımsıkı sarılan, vaktini ve emeğini doğru ilmi öğrenmek ve onunla Peygamberini ve sünnetini savunmak için harcayan kişi! Hatırla ki, eğer tüm bunları Allah rızası için ihlasla yaparsan, inşallah Peygamberin şu duasına dahil olursun: "Allah, Nebisini koruduğun şeyle seni korusun!"
Bu dua, baskılar, alaylar ve zalimlerin tahakkümü karşısında sana teselli verir. Sakın üzülme ve korkma, çünkü sen koruma altındasın...
Tüm acılara rağmen ümmetimizin içinden geçtiği süreçten dolayı ümitliyim. Ümitli olmamın sebeplerinden biri de bu olayların, dert sahibi olanları insanlarla olan hitap dillerini düzeltmeye zorlamasıdır... "Namaz kıl kardeşim", "Örtün bacım", "Müzik dinlemeyi bırak", "Dizi izlemeyi bırak"...
Bu hitap tarzı, muhatapların gerçek inanç problemleri olmadığını varsayıyordu. Eksik olanın sadece neyin yapılıp neyin terk edileceğine dair delil duymak, biraz teşvik ve biraz da korkutma olduğunu sanıyordu. Bu hitap, muhatapların bir buçuk milyarlık ümmetin evlatları olmalarına aldanıyor, kesin inanç (yakin) meselesinin onlarda çözülmüş olduğunu varsayıyordu.
Uzun yıllardır bu hitap tarzının asıl sorunun, yani insanların ruhlarındaki inanç zayıflığının üzerinden atladığını hissediyordum. Bu yüzden beklenen sonuçları vermiyordu.
Şimdi ise saldırıların şiddetiyle birçok kanaat sarsıldı, şüpheler su yüzüne çıktı. Bir buçuk milyarlık havuz çatlıyor ve içinden dökülenler dökülüyor. Islahatçılar artık Müslüman olması gereken kişilerin en temel meseleleri sorduğundan ve onlardan şüphe ettiğinden şikayet eder hale geldi.
Yani birinci kareye geri döndük ve birçok "Müslümanı" İslam'a davet eder olduk! Biliyor musunuz kardeşlerim? Bu bir hayırdır! Evet, hayırdır. Akideyi (inancı) en temel taşlarından başlayarak yeniden inşa etmek ve hükümlere, helal ve haramlara geçmeden önce onu sağlamlaştırmak... Bu durum, asıl sorunu görmezden gelen vaaz dilinin pusulasını düzeltir.
Bu durum, daveti Müminlerin Annesi Aişe'nin (Allah ondan razı olsun) tarif ettiği o nebevi inşa aşamasına geri döndürür: "Kur'an'dan ilk nazil olanlar, içinde cennet ve cehennemin zikredildiği kısa surelerdi. İnsanlar İslam'a ısınınca helal ve haramlar nazil oldu. Eğer ilk olarak 'İçki içmeyin' diye inseydi, 'Biz içkiyi asla bırakmayız' derlerdi. Eğer 'Zina etmeyin' diye inseydi, 'Zinayı asla bırakmayız' derlerdi" [Buhari: 4993].
Bir grup muhatapla birlikte temel inanç esaslarına geri döndük: Allah, peygamberlik, ahiret yurdu... Birinci kareye dönmüş olmak acı verici görünebilir ama inanın bana, sağlam bina buradan başlar. Peygamberimizin (Allah'ın selamı ve bereketi onun üzerine olsun) önceden vasfettiği "O gün sayınız çok olacak ama selin önündeki çer çöp gibi olacaksınız" dediği o kalabalıklarla kendimizi kandırarak değil.
Birinci kareye bu dönüşün, hem bizim hem de davet ettiklerimizin imanı üzerinde Allah'ın izniyle büyük sonuçları olacaktır. Önemli olan bu sınavda başarılı olmak ve kurtarılabilecek olanları kurtarmak için azim, kararlılık ve yakin ile mücadele etmektir. Müjdelenin, çünkü şer gördüğümüz şeyler durgun hayır sularını harekete geçirebilir, müminlerin ruhlarındaki hazineleri ortaya çıkarabilir. Nihai sonuç ise müminler için hayır ve derecelerin yükselmesi, kafirler ve münafıklar için ise hüsran olacaktır. Bunlar alçaltan ve yükselten olaylardır... "Bu, önceden gelip geçmişler hakkında Allah'ın uyguladığı sünnetidir" [Ahzab Suresi: 62].
Tecrübeler arttıkça, ümmetin içinde çokça hayır olduğu gerçeği benim için daha da belirginleşiyor. İnsanları korkaklık, mertlik azlığı ve fedakarlığa hazır olmamakla suçlayan o genelleyici olumsuz nitelemelerden her geçen gün daha fazla uzaklaşıyorum!
Ümmette, batılın ve ehlinin şişinmesinden, köpüklerinin su yüzüne çıkmasından göründüğünden çok daha fazla hayır vardır. İnsanlar; açık ve ikna edici bir dava uğruna harcamaya, vermeye ve fedakarlık yapmaya hazırdırlar. Onların iç dünyalarında, sözleri eylemleriyle çelişmeyen salih önderlerden gelecek bir teşvik sözünü ve azimlerini yükseltecek bir çağrıyı bekleyen hayır pınarları ve gizli enerjiler vardır.
Bazen insanlara karşı kullandığımız o genelleyici olumsuz sıfatlar, aslında bizim azimleri yükseltmedeki, açık ve ikna edici davalar ortaya koymadaki ve eylemlerimizle onlara güzel örnek olmadaki başarısızlığımızın bir ifadesidir... İşte o zaman, tüm bu başarısızlıklarımızı üzerine asacağımız bir günah keçisi ararız!
Çoğu zaman, hayrın çok azaldığı ahir zaman hadislerinden bahsederiz; oysa henüz o aşamada değiliz ve o dönemin alametleri tam olarak gerçekleşmiş değil. Bunu, ümmetin içinde her türlü yozlaşmanın yayıldığını bilerek söylüyorum; ancak aynı zamanda, dış görünüşü derin bir gaflet içinde olan nefislerin özünde daha derin ve köklü bir hayır cevheri görüyorum!
Olumsuzluk, ümmetin ve evlatlarının ihtiyacı olan en son şeydir! Güzel bir söz ve güzel bir eylemle hayrı ortaya çıkarmaya çalış. Eğer bunu yapamıyorsan, Peygamberin (Allah'ın selamı ve bereketi onun üzerine olsun) şu hadisine sarıl: "Allah'a ve ahiret gününe iman eden ya hayır söylesin ya da sussun." [Sahih-i Buhari: 6138].
Şeyh Ali Tantavi (Allah ona rahmet etsin) şöyle anlatır: "Kırk yedi yıl önce, 1920 yılında Şam'da Meyselun Savaşı olduğunda ve Fransızlar galip olarak Şam'a girdiğinde, hafızamda hala kazılı duran bir sahneye şahit oldum. Ortaokulun başlarındaydım ve okula gidiyordum. Silahlı üç Fransız askerinin, başörtülü Müslüman bir kadını kovaladığını gördüm. Ona sataşıyor, ellerini uzatıyorlardı; kadın dehşet içinde çığlık atıyor, onlar ise gülüşüyorlardı. İnsanlar onlardan korkuyor, kalpleri acıyla parçalanıyordu. Derken yaşlı bir bakkal, sanki insan sesi değilmiş gibi kalbinin derinliklerinden gelen müthiş bir çığlık attı: 'Size ne oluyor? Din mi kalmadı? Mertlik mi bitti? Hücum edin!'
Dört adımda yanlarına fırladı, silahsız elleriyle üzerlerine atıldı. O heyecan bulaşıcı bir hal aldı ve insanlar da ona katıldı. Çocuk halimle kitap çantamı fırlatıp onlarla birlikte saldırdığımı hatırlıyorum. Saldıranların elinde bir parça demir bile yoktu, askerlerin ise mermi dolu tüfekleri vardı. Buna rağmen galip geldiler, askerler yere serildi ve insanlar onları tekme tokat dövdü; oradan ancak yırtık pırtık elbiseler ve kırık dökük kemiklerle çıkabildiler."
İşte bu gizli güç, Allah'ın müminleri vasıflandırdığı izzetin kaynağıdır. Zayıflığa, bölünmüşlüğe ve parçalanmışlığa rağmen bu güç hala nefislerimizde mevcuttur; ancak onu uyandıracak birine ihtiyaç vardır. Bu gücü ise ancak iman uyandırır. [Şeyh Ali Tantavi'nin Nur ve Hidayet kitabından - Birinci Cilt]. Herkes çanı kimin boynuna asacağını bekliyor. İlk adımı atanlara müjdeler ve ikramlar olsun.
Birçoğumuz "maskeli depresyon"dan muzdaribiz ve bunun çok uyumak gibi belirtileri vardır...
Uzun soluklu faydalı işlerden kaçıp Facebook ve WhatsApp mesajlarına sığınmak... Ruhumuzu yoran meselelerle ilgilenmekten kaçıp kısa videolar izlemek. Sağlığımızı ihmal etmek. Dersleri ve iş görevlerini biriktirmek... Evlerimizi ıslah etme ve çocuklarımızı eğitme konusundaki başarısızlık hissimizden kaçıp, kendimizin bile çoğuna uymadığı paylaşımlarımıza gelen beğeni, paylaşım ve yorumların sarhoşluğuyla "sanal dünyada" hayali zaferler kazanmak!
Genel olarak: "Faydalı" olandan "eğlenceli" olana kaçış. Bunun en önemli sebeplerinden biri "maskeli depresyon"dur. Bu, düşmanlarımızın her yolla içimize yerleştirmeye çalıştığı bir ruh halidir... Medyanın, sözde gerçeği yansıtma bahanesiyle cömertçe yayınladığı, Müslümanların aşağılandığı ve değersiz hissettirildiği binlerce görüntünün birikimidir! Aynı zamanda medyanın ve baskıcı güçlerin, bu gerçeği düzeltme çabalarını gizlemek ve yok etmek için iş birliği yaptığı bir ortamdır.
Müslümanlarda "faydasızlık", "boşuna", "her şey mahvolmuş", "biz aciziz" ruh halini yerleştirmek istiyorlar... Medya sanki başımıza darbeler indiriyor ve biz de sonrasında ne yapacağını bilemeyen, faydalı bir işe odaklanamayan şaşkınlar haline geliyoruz!
Daha da tehlikelisi, gaflet içindekileri günahları için, Müslümanları ise mazlum kardeşlerine yardım etmedikleri için aşağılayıcı ve küçük düşürücü bir dille suçladığımızda, biz kendimiz bu başarısızlık ve depresyon ruh halini pekiştiriyoruz. Bu dilin mesajı şudur: "Siz kötüsünüz, başarısızsınız!"
Hatta biliyor musunuz kardeşlerim? Günahkarların dünya hayatından razı olduklarını ve onunla mutlu olduklarını sandığımızda hata ettiğimizi düşünüyorum. Aksine, sebep çoğu zaman onlara kendilerini değersiz hissettiren, imanlı hayat ile isyan dolu hayat arasındaki farkı yok saydıran o maskeli depresyondur... Biz onları olumsuz bir şekilde azarladığımızda, aslında kendilerini düzeltme iradelerini felç eden, onları aciz hissettiren ve Allah'tan uzaklaştıran şeytana yardım etmiş oluyoruz.
Bu insanlara hitap ederken en doğrusu, kendi gözlerindeki değerlerini onlara geri kazandırmak; önce insan, sonra da Müslüman oldukları için Allah katındaki önemlerini ve keremlerini onlara hissettirmektir... Onlara, Allah'ın onların itaati ve tövbesiyle nasıl sevindiğini, O'na yöneldikleri ölçüde O'nun da onlara dost olacağını, O'ndan yardım dilerlerse onlara başarı vereceğini ve karşılarında hiçbir şeyin duramayacağını hatırlatmaktır. O zaman göreceksiniz ki, bu yüce ve onurlu ruhlarıyla günahlardan tiksinecek ve kendiliğinden itaate yöneleceklerdir!
Sevgili Peygamberimizin (Allah'ın selamı ve bereketi onun üzerine olsun) siyerinde, ashabını sadece suçlayıp onlara bir çözüm ve çıkış yolu sunmadığı tek bir olumsuz tavır bulamazsınız! Asla, tek bir örnek bile yoktur! Uhud ve Huneyn savaşlarından sonra ashabın yaptığı hatalara rağmen onun sergilediği o yapıcı ve olumlu tavra bir bakın.
Hepimizin içimizdeki hayır ve güç yönlerini güçlendirmeye, Allah ile olan bağımıza güvenimizi tazelemeye şiddetle ihtiyacı var. Mevcut olanı sağlamlaştırdıktan sonra üzerine inşa etmeliyiz. Böylece kafirlerin ve münafıkların, "sizin sıkıntıya düşmenizi isterler" [Al-i İmran: 118] ayetinde belirtilen, yani bizim zorluk çekmemizi, başarısız olmamızı ve ruhsal olarak çökmemizi isteyen planlarını boşa çıkarmalıyız. "Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer inanıyorsanız üstün olan sizsiniz." [Al-i İmran: 139].
Bana soruyor: Bir umut var mı?
Ferahlığın gelmesi konusunda endişeli değilim. Onu her gün güneşin doğuşunu gördüğüm gibi görüyorum... Ve onu, dönecek olan bir yolcuyu bekler gibi bekliyorum. Eğer ona yetişemezsem, onu bekleyecek ve kervanına katılacak olanları yetiştiriyorum; ölmeden önce sancağı onlara teslim edeceğim. Tüm derdim, önce kendimi kurtarmak, sonra da o köpüğü sürükleyip götürecek olan tufan gelmeden önce gücüm yettiğince insanı kurtuluş gemisine çekmektir.
Eğer sebeplere sarılırsak, Allah Teala elimizden gelen ve tüm gücümüzü harcadığımız o azıcık çabayı bereketlendirir ve bizim için mucizeler yaratır. Çünkü biz -en basit ifadeyle- sebeplere sarılarak ve gücümüz yettiğince hazırlık yaparak O’na itaat etmiş oluruz. Hendek Savaşı'nda Peygamber (Allah'ın selamı ve bereketi onun üzerine olsun) sebeplere sarılma konusunu en uç noktaya taşımıştır:
Buna rağmen zafer ona hiç beklemediği bir yerden geldi: "Allah, o kafirleri hiçbir hayra ulaşamadan öfkeleriyle geri çevirdi. Savaşta Allah müminlere yetti. Allah güçlüdür, mutlak galiptir." [Ahzab Suresi: 25].
(Duyduğumuz ve okuduğumuz ifadeler) (Bakın İslam ile nasıl alay ediyorlar.. Güç ve kuvvet ancak Allah'ındır!) (Bakın nasıl fesat yayıyorlar. Allah bana yeter, O ne güzel vekildir!) Dostum, bu sözlerinden ne kazandın?
Müminlerden bir grup ile düşmanları arasında çatışmalar gördüğümüzde, sık sık müminlerin bu turda yenildiğini veya zaferin geciktiğini söyleriz. Peki, kazanç ve kayıp tanımımız doğru mu? Bizler, ahirete inanan ve iyilik yapanla kötülük yapanın karşılığını dünyada tam olarak almadığını bilen Müslümanlar olarak, kazancı Allah Azze ve Celle'nin tanımladığı şekilde biliriz. Allah Teala kazancı nasıl tanımladı? Bunu açıklayan bir ayet hatırlıyor musunuz? Allah Teala şöyle buyurmuştur: "Kim ateşten uzaklaştırılıp cennete sokulursa, işte o gerçekten kurtulmuştur (kazanmıştır)." [Al-i İmran Suresi: 185].
Müslümanların çektiği acıları gördüğümüzde bu anlamı zihnimizde canlı tutmamız gerekir. İmanları uğruna öldürülenler, bu tanıma göre şu an -Allah'ın izniyle- kazananlardır. Hendek (Uhdud) halkı işkence gördü ve diri diri yakıldı; buna rağmen Allah Teala onların akıbetinden bahseden Buruc Suresi'nde şöyle buyurdu: "İman edip salih ameller işleyenlere gelince, onlar için altından nehirler akan cennetler vardır. İşte büyük kurtuluş (kazanç) budur." [Buruc Suresi: 11].
Buhari'nin rivayet ettiği bir hadiste, Peygamber'in (Allah'ın selamı ve bereketi onun üzerine olsun) ashabından Haram bin Milhan, bir müşrik tarafından sırtından mızrakla haince vurulur ve mızrak göğsünden çıkar. Haram, elini kanına atıp yüzüne sürerken şöyle der: "Kabe'nin Rabbine andolsun ki kazandım! Kabe'nin Rabbine andolsun ki kazandım!" Dinimizdeki en önemli kazanç ve zafer biçimi, dinin üzere sabit kalarak ölmendir.
Allah Teala'nın şu sözüne bakınız: "Allah, kafirlere müminler aleyhine asla bir yol vermeyecektir." [Nisa Suresi: 141]. Kim imanla silahlanırsa, küfür güçlerinin tamamı onu dininden döndürmek için bir yol bulamaz. Bundan sonra bedenine istediklerini yapsınlar; ruhu, Allah'ın koruması altındadır ve ona asla ulaşamazlar. Bu, büyük bir kazanç değil midir?
Allah Teala şöyle buyurmuştur: "Mümin erkekleri ve mümin kadınları, içinde ebedi kalacakları, altından nehirler akan cennetlere koyması ve onların günahlarını örtmesi içindir. Bu, Allah katında büyük bir kurtuluştur (kazançtır)." [Fetih Suresi: 5]. Allah katında böyledir: Büyük bir kazanç. Dolayısıyla hakikat de budur: "Allah hakkı söyler ve O, doğru yola iletir." [Ahzab Suresi: 4]. Hak Teala'ya inananlar için de bu, büyük bir kazançtır.
Buna karşılık, yenilginin en kötü biçimi, din düşmanlarının tuzağı ve savaşı karşısında dininden bir şeyleri feda etmektir. Eğer psikolojik ve ruhsal bir yenilgiye uğradıysan, bedeninin sağlam kalması sana ne fayda sağlar? Dinine sımsıkı sarıl ki Allah Teala'nın şu sözü seni de kapsasın: "Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer inanıyorsanız üstün olan sizsiniz." [Al-i İmran Suresi: 139]. O halde kazanan ve galip gelen sizsiniz; ancak şu şarta dikkat edin: "Eğer inanıyorsanız." Üstünlüğünüzün ve kazancınızın şartı budur: Mümin olarak yaşarsın, Allah kafirlere senin üzerinde bir yol vermez; mümin olarak ölürsün, ateşten uzaklaştırılıp cennete girersin.
İnsanları bilinçlendirmek ve Allah Teala'nın dinini savunmak için takdire şayan çabaları olan değerli bir kardeşimiz, bana bazı Müslüman çocuklarının içine düştüğü kötü durum, dini bilgisizlik ve şeriatı reddetme halleri hakkında ulaştığı bilgileri içeren bir mesaj gönderdi. Sözlerini şöyle bitirmiş: "Sana karşı dürüst olacağım, artık kendimi karamsar hissetmeye başladım." Bu değerli kardeşime ve tüm kardeşlerime diyorum ki:
Karamsarlığa yer yok! Aksine, Allah'ın bizi bu zamanda var etmesini, elimizden geldiğince çalışıp ıslah etmemiz ve niyetlerimiz halis, yolumuz Allah'ın dosdoğru yolu üzerinde olduğu sürece miktarını ancak Allah'ın bildiği sevaplar devşirmemiz için bir şans ve üzerimize bir nimet olarak görüyorum.
Karamsarlığa yer yok! Bilakis, Allah'ın bu karamsarlığı önlemek ve yerine yüksek bir azim koymak için indirdiği pek çok ayet görüyorum... İnsanların halleri yüzünden kendimizi üzüntüden helak etmemizi yasaklayan ayetler... Acı, huzursuzluk ve gelecek kaygısında takılıp kalmamalıyız. Zira olan ve olacak her şey Allah'ın kuşatıcı ilmi dahilindedir ve O'nun takdiriyle gerçekleşir. O, bunu bazılarını bildiğimiz, çoğunu ise bilmediğimiz hikmetler için takdir etmiştir.
Şu açıdan bakarsanız pek çok ayeti daha iyi anlayacaksınız:
Belki de kendi kendinize soruyordunuz: Kur'an neden bu gerçeği, yani tüm bu yüz çevirmelerin Allah'ın takdiri dışında olmadığını ve Allah'ın bunu engellemekten aciz olmadığını bu kadar çok zikrediyor? Derim ki: Bu ayetlerin hepsi bana ve size şöyle sesleniyor: Ümitsizliğe düşme ve mahzun olma! Aksine bunu bir fırsat bil. Başkaları sapmışken Allah seni hidayete erdirdiği için O'na hamd et. Yenilmez bir ruh, gevşemeyen bir irade ve kırılmayan bir azimle O'ndan yardım iste. Bu gerçeğe, içine davet tohumları ekeceğin ve Allah'ın izniyle hasat belirtilerini göreceğin, kıyamet gününde ise Allah katında sevap dağları bulacağın verimli bir arazi olarak bak.
Zorluğunu kabul ettiğim bu gerçekliğe işte bu ruh haliyle yaklaşıyorum. Ancak aynı zamanda bunu bir fırsat olarak görüyor, acıyı umuda ve çalışmaya dönüştürüyorum. Elhamdülillah, bu ruh halinin etkilerini sürekli davet motivasyonumda, yoldan sapan pek çok Müslüman gencin paylaşımlarıma gösterdiği ilgide, uzaklaştıktan sonra geri dönüşlerinde ve kardeşlerimin izzet, sebat ve müjdelerle artan kararlılığında görüyorum. Karamsarlığa yer yok, aksine bu tarihi bir fırsattır; Allah'ın bizi ilmi, hikmeti, keremi ve rahmetiyle seçtiği bir lütuftur... Öyleyse bunu değerlendir.
Ömer bin Hattab (Allah ondan razı olsun), Peygamber Efendimiz'in (Allah'ın selamı ve bereketi onun üzerine olsun) yanına girdi ve onu dalgın, sessiz bir halde otururken buldu. Ömer: "Peygamber'i (Allah'ın selamı ve bereketi onun üzerine olsun) güldürecek bir şey söyleyeceğim" dedi. İbn Hacer bu hadisin şerhinde şöyle der: "Arkadaşını kederli gören kimsenin, onun kederini giderecek ve gönlünü hoş edecek şeyler anlatması müstehaptır."
Kederli bir kardeşimizi gördüğümüzde ve sebebini sorduğumuzda, genellikle olumsuz konuşarak dertlerini daha da artırırız.
Birbirimizin derdini artırmaktan ne kazanırız? Eğer kederli arkadaşına, yalan içermeyen meşru bir şaka ile "canlılık" katsan ve amacın onun gönlünü ferahlatmak olsa, bunun için ödüllendirilirsin. Ayrıca, seninle karşılaşmak onun zihninde kederin hafiflemesiyle özdeşleşeceği için gönlünü de kazanırsın. Bu yüzden, kardeşini güldürerek sevap kazan!
Kusurlu olduğumuz doğrudur, ancak bir denge unsuru olarak şunu hatırlamalıyız: Biz Müslümanız ve bu büyük bir onurdur. Zayıf düşürülmüş bir ümmet olarak insanların gözünde değersizleştiğimizde, Allah katında da öyle olduğumuzu sanmaya başladık. Bu durum azmimizi ve Allah'ın dualarımıza icabet edeceği ümidini zayıflatıyor.
Kendini hesaba çekmeli ve nefsini arındırmalısın; onu kırbaçlayıp aşağılamamalısın. Ne kadar hata yaparsan yap veya günah işlersen işle, sende büyük bir özellik var: Sen Allah'ın birliğini ikrar eden, O'nun şeriatını yücelten ve ona hiçbir şeyi değişmeyen bir Müslümansın. Bu, Allah katında büyük bir onur ve yakınlık vesilesidir. Eksiklerini gidermek için içindeki iyiliğin üzerine inşa et ve kendine asla aşağılayıcı bir gözle bakma.
Kardeşim, "Müslüman" olmanın ne demek olduğunu biliyor musun? Kız kardeşim, "Müslüman" olmanın ne demek olduğunu biliyor musun? Sen, Allah'ın gökleri ve yeri onun için yarattığı, peygamberler gönderdiği, kitaplar indirdiği, cennet ve cehennemi var ettiği o en büyük gerçeği ikrar ediyorsun. Bu yüzden Peygamberimiz (Allah'ın selamı ve bereketi onun üzerine olsun) bize, Allah'a yönelmenin en büyük yolunun tevhidi vesile kılmak olduğunu öğretmiştir: "Allah'ım, Senden başka ilah olmadığına, Senin tek, her şeyin kendisine muhtaç olduğu, doğurmamış ve doğurulmamış, hiçbir dengi olmayan Allah olduğuna şehadet ederek Senden istiyorum."
Sahih hadiste belirtildiği üzere, kıyamet gününde kul getirilir ve her biri göz alabildiğine uzanan günah defterleri açılır. Sonra üzerine "Allah'tan başka ilah olmadığına ve Muhammed'in O'nun kulu ve elçisi olduğuna şehadet ederim" yazılı bir kart konur. Kul der ki: "Ya Rabbi, bu kadar defterin yanında bu küçük kart nedir?" Allah buyurur ki: "Sana zulmedilmeyecek." Defterler bir kefeye, kart diğer kefeye konur; kart ağır basar ve defterler havaya uçar.
Mağarada mahsur kalan ve her biri en ümitli ameliyle Allah'a dua eden o üç kişi... Onlar bu amelleriyle Allah'a minnet etmiyorlardı; aksine, Allah'ın kendilerini bu salih amellere muvaffak kılmasıyla O'na yalvarıyor, O'nun rahmetine ve beraberliğine sığınıyorlardı. Hayatlarının her anında çok salih kimseler olmaları şart değildi. Mesela ikincisine bakın; amcasının kızının muhtaçlığından yararlanıp ona yaklaşmak üzereyken, son anda Allah korkusuyla vazgeçmişti. Bu, her zaman zahit ve abid olan birinin hali değildir, buna rağmen Allah ona icabet etti ve sıkıntısını giderdi.
Bizim Allah'a vesile kılacağımız hiç mi salih amelimiz yok? İçinden tekrar et: "Ben Allah'ı seviyorum, Allah'ı yüceltiyorum, Allah'ın haramları konusunda hassasım. Ben, şeytanın beni Allah'tan uzaklaştırmak için inandırdığı kadar kötü biri değilim; aksine Allah'ı seviyorum ve O'nun da beni sevmesini umuyorum."
Bunu yaparken, günümüzde yaygınlaşan Allah'ın şeriatını hafife almak veya beşeri yasaları O'nun yasalarının önüne geçirmek gibi, en büyük mücevherin olan "tevhidini" zedeleyecek şeylerden sakınmaya azami gayret göster. "Allah'ın rahmeti iyilik edenlere (muhsinlere) yakındır" [Araf: 56] ayetini okuduğunda, "Bu kadar günahım varken ben nerede, muhsinler nerede?" deme. Aksine şöyle de: "Allah'ı birlemem ve dinini yüceltmem bir iyiliktir (ihsandır). Bu yüzden bu ayetin kapsamından tamamen dışlanmış değilim, ancak Allah'ın rahmetinin bana daha da yakın olması için günahlarımdan arınmalıyım."
Ramazan ve Arefe günü gibi hayır ve rahmet mevsimlerinde kalbin bu duygularla dolmalı ki Allah'a umut ve yakîn ile dua edebilesin. Abdullah bin Mübarek şöyle anlatır: Arefe akşamı Süfyan-ı Sevri'nin yanına gittim, diz çökmüş ağlıyordu. Bana döndü, ona dedim ki: "Bu topluluğun hali en kötü olanı kimdir?" Dedi ki: "Allah'ın kendisini bağışlamayacağını zanneden kimsedir." En doğrusunu Allah bilir.
Aziz bir kardeşim Ramazan'ın son on gününden hemen önce beni aradı... Bir meseleden dolayı sıkıntılı olduğumu hissetti, benimle ilgilendi ve sahip olduğu ilimle bana nasihat ederek uzun vakit ayırdı. Oysa Korona şartlarında bir mescit benzeri yerde itikafa girmek için hazırlıklarını tamamlamakla meşguldü. Gitmeden önce hala unutamadığım şu sözü söyledi: "İtikafa girmeden önce davetçileri bir dolaşıp morallerini yükseltmek istiyorum!"
Zamanı değerlendirmenin ne güzel bir yolu, ne yüce bir yakınlık vesilesi ve ne büyük bir davranış.
Bu ne güzel bir başarıdır ve buna yardımcı olan eğitim bilimleri ne kadar faydalıdır; oysa biz bunları ne okullarda ne de üniversitelerde öğreniyoruz! Kardeşlerinizin moralini yükselterek Allah'a yakınlaşın; bu sadece güzel bir sözle, onları iyi dinleyerek veya sorunlarıyla ilgilenerek olsa bile... "Kul, kardeşinin yardımında olduğu sürece, Allah da kulun yardımındadır."
Müslümanların Teravih namazları gibi hayır mevsimlerine olan muazzam ilgisini gördüğümde; İnançlarına yönelik ateizm çağrıları, şüpheler ve okul müfredatlarının zehirlenmesiyle yapılan yoğun bombardımana rağmen.. Ahlaklarına yönelik, arzuları süsleyen binlerce kanal üzerinden yapılan yoğun bombardımana rağmen.. Bazı ülkelerde evlerine ve camilerine karadan, denizden ve havadan yapılan yoğun askeri bombardımana rağmen.. Ve küfür milletlerinin tamamının, istisnasız sadece İslam milletine karşı birleşmesine rağmen.. Allah'ın, kafirler istemese de kalıcı kılmayı dilediği bu dinin azametini anlıyorum. Şeytanlar onu kökünden sökmeye ne kadar çalışırsa çalışsın, insanların fıtratındaki derinliğini fark ediyorum.
Birisi şöyle diyebilir: "Bu kalabalık seni aldatmasın." Nitekim İbn Akil şöyle demiştir: "Zamanın insanlarının İslam'daki yerini bilmek istersen, cami kapılarındaki kalabalıklarına veya 'Lebbeyk' diye bağırışlarına bakma; asıl şeriat düşmanlarıyla, yani zalim ve müstebitlerle olan iş birliklerine ve dostluklarına bak." Doğru... Ancak biz, İslam'ı kökünden sökmeyi ve Müslümanları tamamen dinlerinden döndürmeyi hedefleyen varoluşsal bir savaşın içindeyiz. Bu yüzden Allah'ın düşmanlarımızı ve planlarını boşa çıkarmasına, Müslümanların Rablerine ve dinlerine olan sevgi tezahürlerine ve bu ümmetteki hayat belirtilerine sevinme hakkımız vardır. Bu ümmet, içindeki iyilik potansiyelini yönlendirecek birine ihtiyaç duymaktadır; o zaman ondan mucizeler göreceksiniz ve yolunda hiçbir şey duramayacaktır... Bu ümmet hastalanır ama ölmez.
Bir Müslüman olarak sahip olduğum şey "umut" değil, yakindir (kesin bilgidir). Çünkü umut, istenen şeyin gerçekleşme ihtimalini hayal etmektir. İmanla birlikte ise istenen şey her halükarda gerçekleşmiştir: "Onun her işi kendisi için hayırlıdır ve bu durum mümin dışında hiç kimse için geçerli değildir." İmanla birlikte, Rabbimizden gelen her şey hediyedir. Aralarındaki fark sadece ambalajdadır; bela hoşlanılmayan bir ambalajdır, bolluk ise sevilen bir ambalajdır. Ancak her iki durumda da içeride güzel bir hediye vardır. Dolayısıyla sahip olduğum şey, tutma veya boşa çıkma ihtimali olan bir "umut" değil, garantili bir kazançtır... Önemli olan, Allah'ın rızasını kazanmaya çalışmaktır ki O'ndan gelen her şey benim için hayır olsun. Bu, kaderin bilinmezlerini beklemeden, bizzat benim çabalamam gereken bir konudur.
Allah'ın dininin zaferine, Roma'nın fethine ve bu dinin her eve gireceğine dair Kur'an ve Peygamber müjdelerini duyduğumuzda kendi kendimize şöyle diyebiliriz: "İslam'ın 'bir gün' galip gelmesi beni neden ilgilendirsin? Ben baskıdan kurtulmak ve kendi zamanımda izzeti yaşamak istiyorum. Bana İslam'a bağlılıktan ve onun zaferini sevmekten bahsetmeyin... Bu bende zaten var... Ama ben de bizzat galip gelmek istiyorum." Hayır, bu seni ilgilendirir! Birincisi: Şunu hatırla ki bu, zamana ve mekana yayılmış, rauntları olan ve savaşın bazen lehe bazen aleyhe döndüğü uzun bir mücadeledir... Ancak konunun güzel tarafı, nihai sonucun kesin müjdelerle belirlenmiş olmasıdır: Zafer senin, ordun ve dinin içindir. Senin yapman gereken tek şey, tarih boyunca uzanan ve sonunda mutlaka galip gelecek olan "Yardım Olunmuş Topluluk"tan (Taife-i Mansura) olmaya özen göstermek ve yoldan sapan fırkalardan olmamaktır. Müslümanların galip geleceği o kesin savaşların sen de bir parçasısın. Sonunu bilmediğin ve düşmanın galip geleceğinden şüphe ettiğin bir savaşta acı çekmek ile; sonunda ordunun, yani o köklü Yardım Olunmuş Topluluğun galip geleceğini kesin olarak bildiğin bir savaşın bir raundunda acı çekmek, hatta öldürülmek arasında büyük fark vardır. Üstelik meyveleri toplamadan önce ölmen, senin için ecir bakımından daha büyüktür. İkincisi: Bu Kur'an ve Peygamber müjdeleri, bu ümmetin hiçbir zaman ölmeyeceği anlamına gelir... Ne kadar hastalanırsa hastalansın, zayıflarsa zayıflasın ve düşmanları ona ne kadar tuzak kurarsa kursun. Müslümanların nesli tükenmeyecek ve dine yardım etmek için başka bir gezegenden insanlar gelmeyecek! Eğer zafer bizim zamanımızda değilse, Müslümanların çocuklarının eliyle olacaktır. Senin görevin, kendi raundunda mücadele etmek, sabretmek, direnmek ve sancağı yolu tamamlamaları için çocuklarına devretmektir. Onlara şu vizyonu aşılamaktır: "Sonuç takva sahiplerinindir" (Araf Suresi, 128) ve "Şüphesiz bizim ordumuz galip gelecektir" (Saffat Suresi, 173). Buna ek olarak İslam, delilinin ve kanıtının her türlü batıla üstün gelmesiyle her zaman galiptir. Müslüman, düşmanı tarafından öldürülse bile Allah'ın razı olduğu hal üzere ölürse doğrudan kazanmıştır... Bundan sonrası onun için cennette ebediyet, düşmanı için ise cehennemde ebediyettir... "Kim ateşten uzaklaştırılıp cennete sokulursa, gerçekten kurtulmuştur. Dünya hayatı, aldatıcı bir faydalanmadan başka bir şey değildir" (Al-i İmran Suresi, 185).
İslam galiptir... Peki, sonuç?! İslam'a karşı savaş haberlerinin her birinde birilerinin şöyle yorum yaptığını görürsünüz: "İslam mutlaka galip gelecektir", "Allah emrine galiptir", "Ne yaparlarsa yapsınlar Allah'ın nurunu söndüremeyecekler"... Doğru... Şüphe yok... Sahih sünnette henüz gerçekleşmemiş müjdeler var; öyle ki bunlar sadece geçmişe aitti ve geriye sadece İslam güneşinin batışı kaldı diyemeyiz. Aksine biz onları bekliyoruz... Allah emrini mutlaka zahir kılacaktır. İslam düşmanları ve ona tuzak kuranlar tarihin çöplüğüne gidecek, sonra Allah onları bir araya getirip cehenneme atacaktır... Bundan bir an bile şüphe etmiyoruz. Ancak soru bu değil! Soru şu: Bu sözleri söyleyen sen ve ben... O gün nerede olacağız veya çocuklarımız nerede olacak? Kurtuluş gemisinde mi, yoksa tarihin çöplüğüne giden yolda mı? Birçoğumuz bu iyimserlik cümlelerini, sanki "sorunu" İslam'ın zaferiyle çözülecekmiş gibi söylüyor... Üzülerek söylüyorum ki: Senin "sorunun" bizzat İslam'ın zaferi olabilir! Sorunun, senin veya neslinin imtihana çekilmesi ve senin buna ne kendini ne de çocuklarını hazırlamamış olman olabilir. O zaman İslam'ın yolundan süpürüp atacağı düşman saflarında yer alabilirsin! Birçoğumuz camiye giderken bu iyimserlik cümlelerini yazıyor olabilir, oysa çocukları veya etkileyebileceği kişiler bir koma halinde "yaşıyor" ve her gün İslami kimliklerinden sıyrılıyorlar! Zihinlerini ve kalplerini İslam düşmanlarına açmışlar; onlar da içini arzularla, şüphelerle, dine karşı tereddütlerle ve hükümlerinden nefretle dolduruyor! Telefonlarda veya sokaklarda, Batılılara özenerek satın aldıkları köpeklerin eşliğinde! Savaş kızıştığında bu insanların kalplerinde patlayacak olan sönmüş volkandan bahsetmeyin bana! Mesele artık tövbe edenlerin hikayelerindeki gibi derin imanın aniden silkelediği arzular ve sarhoşluklar meselesi değil! Savaş artık bu imana intikal etti; onu boğmak ve kalplerden söküp atmak, onları içeriden İslam'ı yıkan kazmalara ve sırtına saplanan hançerlere dönüştürmek için çalışıyor. Evet. İslam mutlaka galiptir. İzzetlinin izzetiyle veya zelilin zilletiyle... Ama soru şu: O gün biz ve çocuklarımız hangi safta olacağız? İzzet sahibi olanların mı yoksa zelillerin mi? Müminlerin mi yoksa münafıkların mı? Sabredenlerin mi yoksa İslam düşmanlarına boyun eğenlerin mi? Çocukların, Muhammed'in (Allah'ın selamı ve bereketi onun üzerine olsun) kendileriyle iftihar edeceği kimselerden mi olacak, yoksa onları cehennem için beslediğini anladığın gün senin için birer hasret mi olacaklar? Korkma! Allah'ın dininin bir sorunu yok... Çünkü o: "Allah'ın dini"dir! Sorun, sen ve benim sorunumdur; o galip geldiği gün gemisine binmek için çalışmaktır: "Ey insanlar! Siz Allah’a muhtaçsınız. Allah ise zengindir, övülmeye layık olandır. Eğer dilerse sizi yok eder ve yeni bir halk getirir. Bu, Allah için zor bir şey değildir" (Fatır Suresi, 15-17). Şu sözü söyleyene Allah rahmet eylesin: "Vallahi zafer başların üzerindedir, gerçekleşmek için 'Ol' kelimesini beklemektedir. Bu yüzden kendinizi zaferin vaktiyle meşgul etmeyin, hak ile batıl arasındaki konumunuzla meşgul olun."
Sıkça şunu duyarız: "Onun emirlerine itaat etmiyor ve yasakladıklarından kaçınmıyorsan, Resulullah sevgisi sana ne fayda sağlar?" Ben de diyorum ki: Aksine, bu sevgi Müslümana fayda verir! Hem de çok büyük fayda verir! Bahsi geçen "Resulullah sevgisi sana ne fayda sağlar?" ifadesini, imanı sağlam olan kişilere, Allah ve Resulü'ne itaat etme konusundaki azimlerini harekete geçirmek için söyleyebiliriz. Ancak şu anki mücadele, İslam'ın bizzat kendisi üzerinedir: Müslüman olmak ya da olmamak! Şu an İslam'a mensup olan herkese sesleniyoruz: Birinci öncelik: Seni ateşte ebedi kalmaktan kurtaracak olan asgari iman seviyesini gerçekleştir. Bu da Allah'ı ve Resulü'nü yüceltmen, Allah'ı ve Resulü'nü sevmen, Allah ve Resulü'nün düşmanlarından uzaklaşman, onlardan ayrışman, onların safında yer almaman ve onlara dostluk beslememendir... Günahkar olsan, içki içsen, faiz yesen, tesettürsüz olsan veya anne babana asi olsan bile durum budur. Sakın "Ben günahkarım, bu sevgi bana ne fayda sağlar?" deme. Aksine bu sevgi, seni kalbinde iman olanlar zümresine dahil ederek seni küfürden kurtarır ve Yüce Allah'ın şu ayetinin kapsamına sokar: "Allah, bunun dışındaki günahları dilediği kimse için bağışlar." (Nisa Suresi: 48).
Buhari'nin rivayet ettiğine göre, Peygamber'in (Allah'ın selamı ve bereketi onun üzerine olsun) ashabından Nuayman adında bir adam içki içtiği için cezalandırılırdı. Bir defasında yine ceza için getirildiğinde Müslümanlardan biri: "Allah ona lanet etsin, ne kadar da çok getiriliyor!" dedi. Bunun üzerine Peygamber (Allah'ın selamı ve bereketi onun üzerine olsun) şöyle buyurdu: "Ona lanet etmeyin! Allah'a yemin ederim ki, bildiğim kadarıyla o, Allah'ı ve Resulü'nü sevmektedir!" (Sahih-i Buhari 6780). Bakın, bu sevgi ona nasıl fayda sağladı. İkinci adım: Bu sevgiyi; sevdiğin ve yücelttiğin Rabbine, sevdiğin ve yücelttiğin Resulüne itaat etmek için bir motivasyona dönüştür. İlk adımın üzerine inşa ederek ve kendine olan bakışını güçlendirerek, Allah'tan yardım dileyip günahlarından kurtul. Muhammed (Allah'ın selamı ve bereketi onun üzerine olsun), itaat edeniyle günahkarıyla tüm Müslümanların peygamberidir. O hepimizin imamı ve hepimizin sevgilisidir. Allah'ım, bizi onun sevgisi ve dinine yardım üzere yaşat, o hal üzere öldür ve bizi onun sancağı altında haşret.
Seni zayıf hissederken, çalışma isteğini kaybetmiş, kendine güveni sarsılmış, günleri boşa geçen ve gelecekten kaygılı bir halde görüyorum... Çevrendeki akraba ve arkadaşlarına sığındın... Derdini onlara yandın, moralini yükseltmelerini istedin... Ama aradığını onlarda bulamadın... Arayışını genişletip uzaklara, yabancılara sordun... Onlarda da umudu bulamadın! Öyle değil mi? Sonra senden kaçmaya başladılar... Çünkü artık onlar için bir neşe kaynağı değil, şikayetlerinle onların dertlerine dert katan "sıkıcı" biri haline geldin! Öyle değil mi? Hatta herkesin senin gibi olduğunu gördün! İçten içe sarsılmış durumdalar, tek farkları mutluluk oyunu oynamaları, kendilerini uyuşturmaları ve sorunlarıyla yüzleşmekten korkmaları! Sen ise artık dayanamıyorsun... Uzun arayış yolculuğundan daha dertli döndün! Şu duygular seni yiyip bitiriyor: "Neden kendimi onların önünde küçük düşürdüm? Zayıflığımı onlara göstermekten ne kazandım? İhtiyacım olduğunda hepsi beni yarı yolda bıraktı, yardım etmediler!" Sonra dönüp dedin ki: "Ama gördüğüm kadarıyla onların da kendi dertleri var... Kendileri içten içe benim gibi zayıfken bana nasıl yardım edebilirler? Onlar da -benim gibi- gönüllerinin alınmasına ve morallerinin yükseltilmesine muhtaçlar." Başına gelen tam da bu değil mi? Benim tavsiyemi, daha doğrusu Yüce Rabbinin yönlendirmesini ister misin: Her rekatta "Yalnız Senden yardım dileriz" (Fatiha Suresi: 5) ayetini okumuyor musun? Yani "Ey Rabbim, Senden başkasından yardım dilemeyiz" demektir bu. Bunu içtenlikle söyle! Peygamber'in (Allah'ın selamı ve bereketi onun üzerine olsun) tavsiyesini mi istiyorsun?: "Yardım dilediğinde Allah'tan dile"... Sadece Allah'tan, başkasından değil. Peygamberlerin (Allah'ın selamı ve bereketi onlara olsun) tavsiyesini mi istiyorsun?: Yakub Peygamber'in (Allah'ın selamı onun üzerine olsun) yaptığı gibi: "Ben kederimi ve hüznümü sadece Allah'a arz ederim" (Yusuf Suresi: 86) de... O'ndan başkasına şikayet etme. İşte o zaman: "Kim Allah'a tevekkül ederse, O ona kafidir" (Talak Suresi: 3)... Allah tek başına sana yeter. İçtenlikle ve Allah'tan başka her şeyden ümidini keserek tevekkül et... Sonrasında ne olacağını biliyor musun? Allah sana yeniden irade verecek... Sana yeniden güç verecek... Enerjini yeniden ortaya çıkaracak... Ve sen, dün yardım istediğin o kişiler için bir fener olacaksın! Onlara örnek olacaksın.. Azimlerini canlandıracaksın.. Gönüllerini onaracaksın.. Heyecanlarını ateşleyeceksin.. Ve hayat çarkı yeniden dönecek! Bu durum; hikmetine güvendiğin ve sözlerinin sana fayda vereceğini düşündüğün arkadaşlardan tavsiye veya destek istemekle ya da psikolojik bir rahatsızlığın varsa Allah'tan korkan uzman bir terapiste başvurmakla çelişmez. Ancak bizim burada bahsettiğimiz, şikayet etmenin sana fayda sağlamayacağı, aksine zarar verebileceği kişilere olumsuz duygularını dökmenle ilgilidir. Bu tür kişilere dert yanmaktan kaçınmak, hem nefsinin onurunu korumak hem de onlarla olan ilişkini sağlıklı tutmak adına daha yararlıdır.
Müslümanlar neden bu imtihanları yaşıyor? İslam'ın takipçilerine vaat ettiği mutluluk nerededir?
Cevap: Karşılaşmaktan kaçtığımız bazı gerçekler var, çünkü onları ağır buluyoruz. Kaçmak size fayda sağlamaz; aksine, bu soruyu soranların başına geldiği gibi sizi kafa karışıklığına ve huzursuzluğa sürükler. Gerçekle yüzleşin, ona teslim olun, onu kabul edin ve ona göre amel edin... O zaman Allah size gönül huzuru verecektir.
Kaçtığımız gerçek şudur: Bu dünya bir mükafat yurdu değil, bir imtihan yurdudur. İmzaladığımız İslam ahdi, bize imtihan edilmeyeceğimize dair bir söz vermedi; aksine, durum tam tersidir.
Zihnimizde İslam ve dindarlığın dünyevi arzuları tatmin etmek olduğu fikri yerleşti. Çünkü evdeki, okuldaki ve cuma hutbesindeki eğitim sistemimiz, genel olarak din işine karşı dürüstlük ve ciddiyet eksikliğiyle karakterize edilmiştir. Değerleri aşılamaktan ziyade davranışları gerçekleştirmeye odaklanılmış, ahiret için çalışmaktan kaçınıp meyveleri toplamakta acele edilmiştir. Bu durum, yakinin (kesin inancın) zayıflığından veya dünyanın düşüncelerimize galip gelmesinden kaynaklanmaktadır:
"Derslerinde başarılı olmak için namaz kıl" ... "Malından kötülüğü uzaklaştırmak için sadaka ver" ... "Allah hayatında seni başarılı kılsın diye haramlardan uzak dur" ...
Etkisi az olduğunu düşündüğümüz bazı ifadeler vardır: "Allah senden razı olsun diye", "Cennete girmek için"... Bu yüzden bu ifadeleri dünyevi motivasyonlarla destekliyoruz veya meyvesini dünyevi kılıyoruz: "Allah senden razı olsun ki işinde veya derslerinde seni başarılı kılsın!" Oysa bu dünyevi motivasyonlar, Allah Teala ile yaptığımız ahdin zorunlu bir parçası değildir.
"Yani dinimiz hakkında öğrendiklerimiz yanlış mıydı?!" Evet, yanlıştı... Ve bu İslam'ın suçu değil, bizim eğitimsel düşünce sistemimizin hatasıdır.
Peygamber -Allah'ın salat ve selamı onun üzerine olsun- hicretten önce Ensar ile sözleştiğinde şöyle buyurmuştu: "İstekli olduğunuzda da isteksiz olduğunuzda da dinleyip itaat etmek, darlıkta da bollukta da infak etmek, iyiliği emredip kötülükten sakındırmak, Allah yolunda kınayanın kınamasından korkmamak ve yanınıza geldiğimde kendinizi, eşlerinizi ve çocuklarınızı koruduğunuz gibi beni de korumak üzere bana biat edin; karşılığında size Cennet vardır."
Ravi der ki: Bunun üzerine ona biat etmek için ayağa kalktık. İçlerinde en genç olan Es'ad bin Zurara elini tuttu ve dedi ki: "Ağır olun ey Yesrib halkı! Biz onun Allah'ın elçisi olduğunu bilerek develerimizi buralara kadar sürdük. Onu bugün buradan çıkarmak, tüm Araplardan ayrılmak, seçkinlerinizin öldürülmesi ve kılıçların sizi biçmesi demektir. Eğer siz buna sabredecek bir kavimseniz onu alın, ecriniz Allah'a aittir. Yok eğer kendinizden korkuyorsanız bunu şimdi açıklayın, bu Allah katında sizin için daha geçerli bir mazeret olur." Onlar dediler ki: "Çekil önümüzden ey Es'ad! Vallahi biz bu biati asla bırakmayız ve ondan asla vazgeçmeyiz." Böylece ona biat ettik. O da bizden söz aldı, şartlarını sundu ve buna karşılık bize Cennet'i vaat etti. (Ahmed bin Hanbel rivayet etmiştir, 14456).
Resulullah -Allah'ın salat ve selamı onun üzerine olsun- sahabeyi bir şeye teşvik edeceği zaman şöyle derdi: "Kim şöyle şöyle yaparsa ona Cennet vardır."
Yakin ehli dışındakilerin sabredemeyeceği bu ciddi tablodan çoğu zaman kaçıyoruz. Bu tablo süssüz ve ciddidir, ancak hayatınıza anlam katan muazzam bir tablodur ve asil ruhlar onun yerine başka bir şeyi asla kabul etmezler.
"Şüphesiz Allah, müminlerden canlarını ve mallarını, kendilerine verilecek Cennet karşılığında satın almıştır." (Tevbe Suresi, 111). İşte her mümin için geçerli olan garanti budur: Cennet.
Siz Müslüman olduğunuzda bunu bilmiyor muydunuz? İslam sizi sözleşilenin dışında bir şeyle mi şaşırttı? İslam, anlaşma ve imzadan sonra yeni maddeler mi ekledi?
"Rab olarak Allah'tan, din olarak İslam'dan razı oldum" dediğinizde, Allah Teala'nın şu sözünü bilmiyor muydunuz: "Andolsun, mallarınız ve canlarınız konusunda imtihan edileceksiniz." (Al-i İmran Suresi, 186).
Allah'ın şöyle buyurduğunu bilmiyor muydunuz: "Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla; mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabredenleri müjdele." (Bakara Suresi, 155).
O'nun şöyle buyurduğunu bilmiyor muydunuz: "Andolsun, içinizden cihad edenleri ve sabredenleri belirleyinceye ve durumlarınızı ortaya koyuncaya kadar sizi imtihan edeceğiz." (Muhammed Suresi, 31).
Allah Teala'nın şu sözünü okumuyor muydunuz: "İnsanlar, 'İnandık' demekle imtihan edilmeden bırakılacaklarını mı sandılar?" (Ankebut Suresi, 2).
Peygamber'in ve ashabının Mekke dönemindeki halini bilmiyor muydunuz? İslam sizi anlaşma dışı bir şeyle mi şaşırttı ki şüpheye düşüp huzursuz oluyorsunuz?
Bana diyeceksiniz ki: "Yani İslam'ın dünya hayatındaki mutlulukta hiçbir etkisi yok mu?"
Bilakis, mümin topluluğa yeryüzünde iktidar ve korkularından sonra güven vaat edilmiştir. Ancak bireylere gelince; Peygamber -Allah'ın salat ve selamı onun üzerine olsun- döneminde nice sıkıntılar çekip zaferi görmeden vefat edenler olmuştur, onların mükafatı ahirettedir. Buna rağmen onlar da dünyevi bir nimet içindeydiler; o da ruhların ve kalplerin nimetidir.
Mümine güzel bir hayat müjdeleyen ayetlere bakın: "Erkek veya kadın, kim mümin olarak salih amel işlerse, elbette ona hoş bir hayat yaşatırız." (Nahl Suresi, 97). Ve Allah Teala'nın şu sözü: "Dünya hayatında da ahirette de müjde onlaradır." (Yunus Suresi, 64).
Bu iki ayet Mekke döneminde inen surelerdedir (Nahl ve Yunus)... Müslümanların zulüm gördüğü bir dönemde... Buna rağmen sahabe bu ayetleri anlamakta zorluk çekti mi? Resulullah'a "Biz öldürülüp işkence görürken o hoş hayat nerede?" dediler mi?
Aksine, ayetleri okudular, anladılar ve kalplerinde buldukları nimet sebebiyle bu ayetlerin yaşadıkları gerçekle çelişmediğini bildiler. Bu; rıza, sabır, ecrini Allah'tan bekleme, ahirete yönelme, Allah'a duyulan özlem, canını O'nun yolunda feda etme, O'na hüsnüzan besleme ve O'nun beraberliğinden emin olma hayatıdır.
Bu öyle bir nimettir ki, Firavun'un sihirbazlarını bir anda sahtekarlardan, Firavun'un tehdidine aldırış etmeyen sadıklara dönüştürmüştür. Onlar Firavun'a şöyle demişlerdi: "Bize gelen apaçık mucizelere ve bizi yaratana seni tercih etmeyeceğiz. Artık ne hüküm vereceksen ver! Sen ancak bu dünya hayatında hükmünü geçirebilirsin. Şüphesiz biz, hatalarımızı ve bize zorla yaptırdığın sihri bağışlaması için Rabbimize inandık. Allah daha hayırlı ve daha kalıcıdır." (Taha Suresi, 72-73).
Dünyaya saplanmış şüpheciler bizimle alay edecek ve "Şunlara bakın, kendilerini böyle şeylerle avutuyorlar" diyecekler. Bu şaşırtıcı değildir, çünkü onlar bu nimeti tatmadılar, nasıl anlayabilirler ki? Allah Teala şöyle buyurmuştur: "Fakat insanların çoğu bilmezler. Onlar dünya hayatının sadece dış görünüşünü bilirler, ahiretten ise tamamen gafildirler." (Rum Suresi, 6-7).
Onlar için sadece yeme, içme, giyim, süs ve övünme gibi dış görünüşler vardır; bu hayvani bir hayattır. Kıyamet günü ise bunun aslında bir hayat olmadığını, bizim sabrettiğimiz şeyin gerçek hayat olduğunu anlayacaklardır: "Keşke hayatım için önceden bir şeyler yapsaydım der." Yani ahiretteki gerçek hayat için.
"Sabret, şüphesiz Allah'ın vaadi haktır. Kesin imana sahip olmayanlar seni gevşekliğe sürüklemesin." (Rum Suresi, 60).
Fatih namazında Allah Teala'nın şu sözü dikkatimi çekti: "İşte durum budur; şüphesiz Allah, kafirlerin tuzağını zayıflatandır." (Enfal Suresi, 18).
Yani onu etkisiz kılar.
Kafirlerin tuzaklarından, araştırmalarından, planlama merkezlerinden, konferanslarından, komplolarından, cephaneliklerinden ve Allah yolundan alıkoymak için ayırdıkları bütçelerden dolayı çok endişelenmeyin.
Bir Müslüman olarak sana düşen tek şey, basiret üzere çalışmaktır.
Allah onların tuzaklarını boşa çıkaracaktır.
Kıymetli kardeşlerim, birimiz kendisini üzen bir durumla karşılaştığında, Allah'ın ona vereceği en büyük faydalardan biri, başkalarından şikayet etmek ve mağduriyetine odaklanmak yerine, kendi nefsini gözden geçirmesi ve hatalarını düzeltmesi için ona başarı vermesidir. Sosyal medya mecralarında, bazı insanlarla etkileşime girmemiz veya onların incitici sözlerini duymamız nedeniyle keder ve kaygıya kapılabiliriz. Gelin, bunun sebeplerini Kur'an ve Sünnet ışığında inceleyelim:
1- İhlas Konusundaki Eksiklik: Birçoğumuz, paylaştığı içeriklere gelen beğenileri, paylaşımları ve olumlu yorumları kendisini motive eden ve daha fazla yazmaya teşvik eden bir kaynak haline getirmeye alışmıştır. Bu süreçte niyetini tazelemeyi, ihlası gözetmeyi ve temel itici gücün Allah'ın rızası olması gerektiğini unutabilir. Oysa kişi hakkı bulmaya çalışmalı ve sonra Allah'ın haklarında şöyle buyurduğu kimselerden olmalıdır: "Hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar" (Maide Suresi: 54). Eğer bu konuda kusur edersek, bazılarından hoşumuza gitmeyen şeyler duyduğumuzda göğsümüz daralır; çünkü nefsimizi insanların aşırı ilgisine ve övgüsüne alıştırmışızdır. Bizde olmayan özelliklerle övülmekten nasıl hoşlanıyorsak, bizde olmayan kusurlarla yerilerek cezalandırılırız!
2- Emredilenle Değil, Garanti Edilenle Meşgul Olmak: Allah kullarına bazı emirler vermiş ve karşılığında bazı garantiler sunmuştur. Mutlu kişi, Allah'ın en doğru kefil olduğuna inanarak emredilenle meşgul olandır. Mahrum kişi ise, Allah'ın garanti ettiği şeylerle meşgul olup emredilenleri terk eden ve böylece her ikisini de kaybedendir! Allah Teala şöyle buyurur: "Şüphesiz Allah, iman edenleri savunur" (Hac Suresi: 38). Buradaki emir: İman edenlerden olmandır. Garanti ise: Allah'ın seni savunmasıdır. Peygamberimiz (Allah'ın selamı ve bereketi onun üzerine olsun) üç şey üzerine yemin etmiştir ki bunlardan biri şudur: "Bir kul haksızlığa uğrar da buna sabrederse, Allah onun izzetini (onurunu) mutlaka artırır." Burada kastedilen sabır, "güzel bir sabır"dır; çokça şikayet etmenin, dedikodunun ve faydalı davetten geri kalmanın karıştığı bir sabır değildir. Öyleyse Allah'ın sana emrettiğiyle meşgul ol ve O'nun seni savunacağına tam bir imanla güven.
3- Cahillerden Yüz Çevirme Emrine Muhalefet Etmek: Elbette bize muhalefet eden herkes cahil değildir; ancak bazılarının üslubunda cahillik vardır; sövme veya niyet okuma yoluna giderler. Allah bunlara karşı ne yapmamızı emretmiştir?: "Affı seç, iyiliği emret ve cahillerden yüz çevir" (Araf Suresi: 199). Allah Teala bilir ki, iyiliği emreden kişi mutlaka cahillerin saldırısına uğrayacaktır. Bu yüzden bu emrin hemen ardından "Cahillerden yüz çevir" buyurmuştur. Göğsündeki daralma, Allah'ın bu emrine muhalefet etmenin bir cezası olabilir; zira sen cahillerin rızasını kazanmaya çalışıyor veya onların senin hakkındaki sözlerini takip edip onlara cevap vermekle meşgul oluyorsun. Allah Teala, Rahman'ın kullarını vasfederken şöyle buyurur: "Boş ve anlamsız bir şeye rastladıkları zaman, izzet ve şerefle (onurlu bir şekilde) geçip giderler" (Furkan Suresi: 72). Onurlu bir geçiş, insanın kendisine zarar veren her söze takılıp kalmamasını gerektirir. Bu konuda Allah'ın emrine aykırı davranan kişi, cahillerin eziyetinin düşüncelerini esir almasıyla imtihan edilir. Artık söylediklerinde ve yaptıklarında temel amacı insanların rızasını kazanmak ve onların eziyetinden kurtulmak olur. Tüm insanların rızasını kazanmak ulaşılamayacak bir hedef olduğundan ve birini razı eden şey diğerini öfkelendirdiğinden, insanların rızasını arayan kişi bocalar, tereddüt eder, duruşu sarsılır ve sözleri tepkilerden korkan, utangaç bir hal alır! Kim tüm bunlardan yüz çevirip Allah'ın rızasını gözünün önüne koyarsa, Allah onun sözüne bir güzellik, kabul ve etki bahşeder. Takipçisi ve etkileşimi çok olan sayfa sahiplerine tavsiyem; bilimsel itirazları ve ciddi tartışmaları bırakıp, incitici ve seviyesiz sözleri temizlemesi için birinden yardım almasıdır. Böylece o sözleri okuyup etkilenmez ve yaptığı hayırlı işlerden geri kalmaz. Allah'tan bana ve size salih bir niyet, doğru söz ve amel, O'nun emriyle meşguliyet nasip etmesini; bizi itaati yolunda kullanmasını ve dininin yardımcılarından kılmasını dilerim.
Düzeltilmesi gereken kavramlardan biri de, düşmanların çokluğunu metodun doğruluğuna delil saymaktır. Bu kural mutlak değildir; düşmanların türüne ve düşmanlığın sebebine bağlıdır. Evet, Varaka bin Nevfel Peygamberimize (Allah'ın selamı ve bereketi onun üzerine olsun) şöyle demiştir: "Senin getirdiğin gibi bir şeyi getiren her kişi mutlaka düşmanlığa uğramıştır." Yine doğrudur ki, bazı insanlar kötü niyetlidir ve hakka düşmanlık ederler; çünkü hak onların ayrıcalıklarını ellerinden alır, sahteliklerini ortaya çıkarır veya kölesi oldukları arzularına ters düşer. Ancak Müslümanlar da benden nefret ediyorsa, o zaman kendimi suçlamalıyım! Bu nefreti, "doğru yolda olduğumun bir kanıtı" veya "sağlıklı bir durum" olarak görmek tehlikelidir! İnsanların benden uzaklaşmasını sadece dürüstlüğüme veya metodumun doğruluğuna bağlamak büyük bir yanılgıdır. Belki de bazıları kaba saba olduğum veya asık suratlı olduğum için, bazıları işimdeki ihmalkarlığım veya davranışlarımdaki çelişkiler yüzünden, bazıları başkalarının hatalarını büyütürken kendi günahlarımı küçümsediğim için benden uzaklaşıyor olabilir. Kimisi ahlakı bir kenara bırakıp dinin sadece bir yönüne tutunduğum için, kimisi insanlara suizan beslediğim için, kimisi de kişisel hırslarımı dinin zaferiymiş gibi sunduğum için benden soğumuş olabilir. Tüm bu sebepleri görmezden gelip kendi kendimi kandırarak "Taşıdığım nur onları rahatsız ediyor!" demek büyük bir hatadır. Asıl olan, İslam davasını taşıyan kişinin Müslümanlar tarafından sevilen ve değer verilen biri olmasıdır. Allah Teala şöyle buyurur: "İman edip salih ameller işleyenler için Rahman, (gönüllerde) bir sevgi var edecektir" (Meryem Suresi: 96). Buhari ve Müslim'de geçen bir hadiste Resulullah (Allah'ın selamı ve bereketi onun üzerine olsun) şöyle buyurmuştur: "Allah bir kulu sevdiği zaman Cebrail'e: 'Allah filanı seviyor, sen de onu sev' diye seslenir. Cebrail de onu sever. Sonra Cebrail gök ehline: 'Allah filanı seviyor, siz de onu sevin' der. Gök ehli de onu sever. Sonra yeryüzünde onun için bir kabul (sevgi) konulur." Başka bir hadiste ise şöyle buyurulur: "Mümin, cana yakındır ve kendisiyle dostluk kurulandır. İnsanlarla yakınlık kurmayan ve kendisiyle yakınlık kurulamayan kimsede hayır yoktur. İnsanların en hayırlısı, insanlara en faydalı olanıdır." Buna karşılık Peygamberimiz (Allah'ın selamı ve bereketi onun üzerine olsun), namazı çok uzatan bir imama kızarak şöyle buyurmuştur: "İçinizde nefret ettirenler (insanları dinden soğutanlar) vardır!" Evet, Peygamberimiz (Allah'ın selamı ve bereketi onun üzerine olsun): "İslam garip başladı, başladığı gibi yine garip olacaktır" buyurmuştur. Ancak bu "gariplik" Müslüman'ın kabullenip içinde kalacağı bir durum değil, düzeltmeye çalışacağı geçici bir haldir. Peygamberimiz o garipleri şöyle tanımlamıştır: "Benden sonra insanların bozduğu sünnetimi ıslah eden (düzelten) kimselerdir." Yanlış davranışlarıyla insanlardan kopan ve bu kopukluğu körükleyenler dememiştir. Eğer günler geçiyor ve insanlar sizden sadece uzaklaşıp soğuyorsa, bilin ki kusur sadece onlarda değildir! Dava adamı, dini pahasına kimseye yaranmak veya hakkı gizleyerek insanları razı etmek zorunda değildir. Ancak aynı zamanda, davasını sunarken insanlara yumuşak davranmak ve kendi nefsini aradan çıkarmakla yükümlüdür. Böylece insanlar onun kendi nefsi için değil, Allah'ın dini için çabaladığını anlar. İşte o zaman, kötü insanlar ve inkarcılar ona düşman olsa bile, Müslüman kardeşleri onu sevecek, etrafında kenetlenecek ve ona dua edecektir. Bu şaşırtıcı değildir; çünkü o, şu vaade mazhar olmuştur: "Rahman onlar için bir sevgi var edecektir."
Ramazan veya Kurban Bayramı, çoğu zaman dünyanın bir yerinde Müslümanların zulüm gördüğü bir döneme denk gelir. Diğer Müslümanlar ise şöyle sorar: "Bu durumdayken bayramda nasıl seviniriz?" Biz de deriz ki: Sevinin, hatta bayram sevincinizi dışa vurun. Çünkü bize Müslümanların dertleriyle dertlenmemizi emreden Allah, aynı zamanda ibadetimizle sevinmemizi meşru kılanın ta kendisidir. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Sayıyı tamamlamanız ve size doğru yolu gösterdiğinden dolayı Allah'ı yüceltmeniz içindir; umulur ki şükredersiniz." (Bakara Suresi, 185). Yine şöyle buyurmuştur: "De ki: Ancak Allah'ın lütfuyla ve rahmetiyle, işte bunlarla sevinsinler." (Yunus Suresi, 58). Bayramlar; ister Ramazan orucu olsun ister Zilhicce'nin on günündeki ibadetler olsun, Allah'ın lütfuna ve bu ibadetlerin beklenen mükafatına duyulan bir kutlamadır.
Bayram sevincini, bu sevinci bizden çalmak isteyenleri öfkelendirmek için gösterin. Düşmanları öfkelendirmek Allah'a bir yakınlıktır: "Onların, kafirleri öfkelendirecek bir yere ayak basmaları ve düşmana karşı bir başarı kazanmaları yoktur ki, kendilerine bununla salih bir amel yazılmış olmasın." (Tevbe Suresi, 120). Onlar bizi sıkıntı ve üzüntü içinde görmek isterler: "Sizin sıkıntıya düşmeniz onların hoşuna gider. Öfkeleri ağızlarından taşmıştır; sinelerinin gizlediği ise daha büyüktür." (Al-i İmran Suresi, 118). Öyleyse onların muradını gerçekleştirmeyin!
Bayram sevincini, Allah'ın şiarlarına (sembollerine) tazim göstermek için dışa vurun. İbn Teymiyye şöyle demiştir: "Bayramlar, şeriatları birbirinden ayıran en belirgin özelliklerdendir." İbn Hacer ise şöyle demiştir: "Bayramlarda sevinç göstermek dinin şiarlarındandır." Bununla birlikte Yüce Allah'ın şu sözünü hatırlayın: "İşte böyle; kim Allah'ın şiarlarına tazim gösterirse, şüphesiz bu kalplerin takvasındandır." (Hac Suresi, 32). Bayram sevincini gösterin ki çocuklarımızın ruhuna bu şiarların neşesini aşılayalım; böylece bu dini sevsinler, ona değer versinler ve dine bağlılığı hüzün ve karamsarlıkla eşleştirmesinler. Aksine onlara, Allah'ın izniyle zulmün kaldırılmasına katkı sağlayacak güçlü ve umut dolu ruhlar miras bırakmak istiyoruz.
Bayram sevincini gösterin ki, dinimizin şiarlarıyla duyduğumuz mutluluğu gördüklerinde bu diğer milletler için İslam'a bir davet olsun. Allah'ın elçisi (Allah'ın selamı ve bereketi onun üzerine olsun), bir bayram günü mescidde oyun oynayan Habeşliler hakkında şöyle buyurmuştur: "Yahudiler bilsin ki bizim dinimizde bir genişlik vardır; ben müsamahakar ve hanif bir dinle gönderildim." (Ahmed bin Hanbel rivayet etmiştir). Önemli olan husus şudur: Bayram kutlamasında haram bir şey olmamalıdır. Aksine, sevincimizi göstererek Allah'a ibadet ettiğimizi unutmamalıyız; peki O'na günah işleyerek nasıl ibadet edebiliriz? Evet, kardeşlerimiz için acı çekiyoruz, onlarla ilgileniyoruz ve elimizden geldiğince onlara yardım ediyoruz; ama aynı zamanda meşru yollarla bayramda seviniyor ve bununla düşmanlarımızı öfkelendiriyoruz.
Yaralara rağmen nice tebessümler gösterdim... Olaylar kemirirken ve musibetler acıtırken. Sabrımla, benimle eğlenmek isteyene gösteririm ki... Ben -Rabbim koruyucudur- asla yenilmem.
Allah'ım, her yerdeki mazlum kardeşlerimizin yanında ol, onlara yardım etmemiz için bize güç ver, bizim ve onların düşmanlarından intikam al. Bu ümmet için bir rüşd, izzet ve güç kararı takdir et ve bu yolda bizlere de bir pay nasip eyle ey Alemlerin Rabbi. Sizlerin, mukaddesatımızın ve tüm Müslümanların her yılı hayırla dolsun; suçlular ve münafıklar ise zillet ve aşağılanma içinde kalsın, tuzakları boşa çıksın. Allah bizden ve sizden kabul etsin.
Çocuklarınız var mı? En çok hangisini seversiniz? Şimdi onun hareketlerini, masumiyetini, sizi karşılamasını ve size olan bağlılığını hatırlayın. Sonra, bu oğlanın veya kızın... kaçırıldığını hayal edin! İçiniz rahat eder mi? Onu aramadan ve geri getirmek için çabalamadan hayatınıza huzurla devam edebilir misiniz? Yoksa o, hayatınızın davası mı olur? Onun düşüncesiyle yatıp onunla kalkarsınız. İşte İslam hayatımızın davası olduğunda böyle olur.
Bizim kaçırılmış bir İslami şanımız var... Kaybedilmiş bir öncülük rolümüz var... Bu bizim davamız olana kadar Allah'ın dinine gerçekten sadık kalmış sayılmayız. O zaman Allah'ın dini için çalışmamız, boş vakitlerde yapılan bir "vicdan rahatlatma" işi olmaz! Tıpkı kaçırılan evladımızı aramanın bir formalite olmayacağı gibi. Aksine, onu geri getirmek için her yöne, bıkmadan usanmadan ve yorulmadan büyük bir gayretle koşarız. Ne zaman enerjimiz azalsa ve vücudumuz yorgun düşse, evlada duyulan özlem içimize düşer ve umutla yeniden canlanıp ayağa kalkarız.
Eğer evladını geri getirmenin planlama gerektirdiğini bilirsen plan yaparsın, ilim öğrenmeyi gerektiriyorsa öğrenirsin, eziyete sabretmeyi gerektiriyorsa sabredersin... Çünkü başka seçeneğin yoktur... O senin kaçırılan evladındır! Eğer ömrünü onu geri getirme sebeplerine sarılarak tüketeceğini bilsen bile cimrilik etmezsin; hatta onu ancak vefatından bir an önce göreceğini bilsen bile... Önemli olan onun kaçırılmış olarak kalmamasıdır. Onu geri getirme yolunda bir adım atmak için elinden gelen her şeyi yaptığını hissetmediğin sürece hiçbir gün için rahat etmez, mutlu olamaz ve başını yastığa huzurla koyamazsın.
Dava sahibi işte böyledir... Evladını kaybeden yaslı anne ile para karşılığı ağlayan kadın arasında büyük fark vardır. Allah'ım, İslam'ı hayatımızın davası kıl.
Allah kalbine gafletten uyanışı ve dikkati bıraktığında, artık bir dert ve dava sahibi olursun. İbnü'l-Cevzi'nin şu sözlerle vasfettiği kimselerden olursun: "Seçkinler arasında öyle topluluklar vardır ki, uyandıklarından beri uyumadılar ve ayağa kalktıklarından beri durmadılar. Onlar sürekli bir yükseliş ve ilerleme içindedirler; ne zaman bir mesafe katetseler geriye bakarlar, eski hallerindeki eksikliği görüp istiğfar ederler." Allah'ın dinini odak noktan haline getiren tek bir an olabilir.
Kendini kendinin sahibi sanmak ile yaratıcının mülkü olduğunu fark etmek arasında fark vardır. Üstelik O, zaten sahibi olduğu şeyi senden satın almıştır: "Şüphesiz Allah, müminlerden canlarını ve mallarını, kendilerine cennet verilmesi karşılığında satın almıştır." (Tevbe Suresi, 111).
İstediği zaman itaat ederek lütufta bulunan bir efendi gibi hissetmek ile itaati terk ettiğinde efendisinden kaçan bir köle gibi hissetmek arasında fark vardır.
İslam'ı kendi varlığında daraltmak ile ona boyun eğmek arasında fark vardır.
Ondan istediğin kadar almak ile ona kendinden talep edildiği kadarını feda etmek arasında fark vardır.
Onun hayatında istediğin kadar yayılmasına izin vermek ile onun meşalesini canlı tutan yağ olmak arasında fark vardır.
Varsayılan durumunun "farzlar dışında bir şeyle yükümlü değilim, fazlası bir lütuftur" olması ile varsayılan durumunun "ben Allah'a aitim, görevim dışındaki her anı kendimden çalınmış ve hakkım olmayan bir zaman olarak görüyorum" olması arasında fark vardır.
"De ki: Şüphesiz benim namazım, kurbanım, hayatım ve ölümüm alemlerin Rabbi olan Allah içindir." (En'am Suresi, 162).
Dine yardım etmeyi hayatın en büyük davası olarak görmek ile onu bir aksesuar gibi görmek arasında fark vardır. Bu, Allah kalbine uyanışı verdiğinde anlayacağın bir farktır.
Varoluş sebebine uyanış anı: Hayattayken bunu fark edene ne mutlu! İş işten geçtikten sonra fark edene ise ne yazık: "Andolsun, sen bundan gaflet içindeydin; şimdi biz senin üzerindeki perdeyi kaldırdık, bugün artık bakışın keskindir." (Kaf Suresi, 22).
Bana Allah'a davet (tebliğ) olmadan yaşayıp yaşayamayacağımı mı soruyorsun? Basitçe: Davet beni bir insandan başka bir insana dönüştürdü:
Ve şimdi bana davet olmadan yaşayıp yaşayamayacağımı mı soruyorsun? Davetsiz bir hayat... Hayatsız bir hayattır!
"Kadın" serisinde Müslüman kadından bahsederken, sanki onun "başını çok fazla dik tuttuğum" (ona değerinden fazla önem verdiğim) görülüyor. Bazı kişilerden buna itiraz eden ve özeti "onun başını bu kadar dik tutma/gururlandırma" olan yorumlar geliyor.
Ben de diyorum ki: Evet, Müslüman kadının da, Müslüman erkeğin de, Müslüman erkek çocuğun da, Müslüman kız çocuğun da başını dik tutmak, onları onurlandırmak istiyorum. Ve tüm bunları hakikat üzere yapmak istiyorum.
Tüm Müslümanlara, Müslüman olarak değerlerinin ne kadar yüce olduğunu ve diğer tüm insanlarla aralarındaki o muazzam farkı hissettirmek istiyorum.
Daha sonra birbirimize karşı hak ve sorumluluklarımızdan bahsederiz...
Ancak başlangıçta, dağılmış benliklerimizi yeniden toparlamalıyız. Müslüman erkek ve kadına öz saygıyı, İslami kimlikleriyle gurur duymayı ve kendilerine olumlu bir bakış açısıyla bakmayı aşılamalıyız.
Özellikle medyanın Müslümanlara kanlarının ucuz, kendilerinin ise değersiz olduğunu hissettirmeye çalıştığı ve Allah'ın rahmet ettikleri müstesna, bizim bile birbirimizi hor gördüğümüz bu zamanda bu çok önemlidir.
Müslüman saflarından öne çıkan bazı kişilerin aşağılık kompleksi ve öz saygı noksanlığı yaydığı, galip milletlere hayranlık duyduğu, "hoşgörü ve başkalarına saygı" adı altında İslam ile küfür arasındaki keskin sınırı muğlaklaştırdığı bir zamandayız. Bunun sonucunda Müslüman, tevhidinin ve İslam'ının hiçbir şey ifade etmediğini, ona ne dünyada ne de ahirette bir ayrıcalık kazandırmadığını hissetmeye başlıyor!
Hatta bilinçsizce yapılan pek çok vaaz ve nasihat bile, teşvik ve güçlendirme yerine sürekli kınama ve azarlama yoluna giderek bu yıkım sürecini tamamlıyor!
Allah Teala'ya yakınlaşmak için yaptığım en büyük işlerden biri, Müslüman'a ne kadar önemli olduğunu, imanıyla Allah katında ne kadar yüce bir değere sahip olduğunu hatırlatmaktır. Allah onunla ilgili her şeyi onurlandırmış; onun kanını, onurunu ve malını, haram bir beldede, haram bir ayda, haram bir günün kutsallığı gibi kutsal ve dokunulmaz kılmıştır. Çünkü o önemlidir.
Müslüman kadına, Allah'ın onun onuruna dil uzatanlara karşı gazabını nasıl boşalttığını hatırlatırım: "İffetli, kötülükten habersiz mümin kadınlara iftira atanlar, dünyada da ahirette de lanetlenmişlerdir. Onlar için büyük bir azap vardır. O gün dilleri, elleri ve ayakları yaptıklarına dair aleyhlerine şahitlik edecektir. O gün Allah onlara hak ettikleri cezayı tam olarak verecektir ve onlar Allah'ın apaçık hakikat olduğunu bileceklerdir." (Nur Suresi: 23-25). Onun onuruna dokunanlar için bu ayetler dehşet vericidir, çünkü o kadın önemlidir.
Müslümanlara, bir Müslümanın (Sa'd bin Muaz) ölümüyle Rahman'ın arşının titrediğini hatırlatırım. Ey Müslüman, Allah'ın mizanında senin bir damla gözyaşın o kadar değerlidir ki seni ateşten kurtarır; oysa yeryüzü ve içindekilerin tamamı bir kafiri kurtaramaz.
Evet, tüm Müslümanların başını dik tutmak istiyorum. Çünkü hem kendimizin hem de onların önüne koyduğumuz vizyon muazzamdır: Yeryüzünde halifelik, her alanda milletlere öncülük etmek, insanları bizimle birlikte Allah'ın dininin nimetlerinden faydalanmaya davet etmek ve insanlığı sapkınlıktan, suçlulara köle olmaktan kurtarıp dünyanın ve ahiretin genişliğine çıkarmak.
Bu yüce görev; kendi değerini bilen, Allah katındaki onurunu hisseden, kafirlerin, münafıkların ve yenilmişlik psikolojisi yaşayanların gözündeki değersizliğinden etkilenmeyen yüce ruhlar gerektirir. "İzzet (asalet ve üstünlük) ancak Allah'ın, Resulü'nün ve müminlerindir; fakat münafıklar bunu bilmezler." (Münafikun Suresi: 8).
Şeytanın tuzaklarından biri de sana gelip şöyle demesidir: "Sen Allah'a davet yolunda hizmet edecek biri değilsin. Önce kendi nefsine davet et. Aksi takdirde, bu kadar günahın varken başkasını davet edersen münafık olursun."
Gerçek şu ki, Muhammed'in (Allah'ın selamı ve bereketi onun üzerine olsun) ümmetine mensup olduğun sürece davetle yükümlüsün: "Siz, insanlar için çıkarılmış hayırlı bir ümmetsiniz; iyiliği emreder, kötülükten men eder ve Allah'a inanırsınız." (Al-i İmran Suresi: 110).
Allah Teala bu ümmetin içinde nefsine zulmedenlerin olacağını bildiği halde şöyle buyurmuştur: "Sonra biz, kullarımızdan seçtiklerimizi kitaba mirasçı kıldık. Onlardan kimi kendine zulmeder, kimi orta yoldadır, kimi de Allah'ın izniyle hayırlarda öne geçer." (Fatır Suresi: 32). Ancak hepsi davetle yükümlüdür. Hatta kusurları olan kişi, davet yolunda olmaya diğerlerinden daha çok muhtaçtır: "Şüphesiz iyilikler kötülükleri giderir." (Hud Suresi: 114). Önemli olan kendine karşı dürüst olman, niyetinde ihlaslı olman ve cahilce değil, bildiğin bir şeye davet etmendir. İşte o zaman bu durum, Allah'ın izniyle günahlarından ve ihmallerinden kurtulmana, kendinle barışık hissetmene, öz saygının lezzetini yaşamana ve Allah'ın rızası için yaptığın davetin bereketiyle O'nun sana yardım etmesine vesile olur.
Şahsen benim de eksiklerim vardı... Davet yoluna girdikten sonra Allah'ın lütfuyla bunlardan bazılarından kurtulduğumu gördüm. Göz önünde olmadığım ve etki etmediğim günlerde, küçük işlerle uğraşmak küçük nefsim için "uygun" geliyordu. Ne zaman ki Allah davet yoluna girmemizi diledi, bu küçük hatalarımızın bizi çamura bağlayan ve uçmamızı engelleyen prangalar olduğunu gördük; böylece Allah'ın lütfuyla onları terk etmek kolaylaştı. Nefiste hala eksikler var, Allah'tan bunları ve tüm Müslümanların eksiklerini gidermesini dileriz.
Kardeşim, şeytanın tuzağına düşme. "Benim gibiler başkasını davet edemez" diyerek olumsuz bir tevazu gösterme. Çünkü bu, bir eksikliği başka bir eksiklikle tamamlamak demektir! Aksine, eksiklerini gidermesi için Allah'a davet yoluyla yakınlaş.
İslam ile gurur duyduğunuzu göstermek, bu zamanda en vacip görevlerden biridir. Kusurlu olsanız bile, hatta açık bir kadın olsanız bile... Evet... Çünkü İslam'a karşı yürütülen savaş, ne kadar günahı olursa olsun tüm evlatlarının ona karşı durmasını gerektirir.
Uluslararası sistem ve Müslüman ülkelerdeki uzantıları, her yeni gün İslam'ın bir nişanesini silmeye, bir ibadetiyle savaşmaya, bir kutsalına saldırmaya, yeni kanunlar dayatmaya ve eğitim müfredatlarını bozmaya çalışıyor. Hedefleri nettir: "Güçleri yeterse, sizi dininizden döndürünceye kadar sizinle savaşmaya devam ederler." (Bakara Suresi: 217).
İnsanları dinlerinden koparma konusunda onları hızlandıran veya yavaşlatıp tereddüt ettiren şey nedir? Gördükleri hayat belirtisidir... Eğer bir iman ateşi görürlerse kötülüklerini biraz olsun çekerler; ancak soğukkanlılık ve ölmüş kalpler görürlerse devam ederler.
Bu saldırı karşısında herkes karşı koymakla yükümlüdür... İslam dairesinde olup büyük günah işleyenlerle bile kendi içimizde Müslümanlar olarak birbirimize nasihat ederiz. İki elin birbirinin kirini yıkamak için birbirini sertçe ovması gibi biz de birbirimize nasihatte sertleşebiliriz, ancak düşmanlarımıza karşı tek bir cepheyiz.
İslam'ınızı gösterin, ona olan bağlılığınızı, saygınızı, sevginizi ve onun uğrunda fedakarlık yapmaya hazır olduğunuzu gösterin...
Bir okulda öğretmen misiniz? Üniversitede doktor mu? Bir şirkette müdür mü? Derslerinize, konferanslarınıza veya toplantılarınıza Allah'ın adıyla ve Resulullah'a selam getirerek başlayın. Namaz kılın ve etrafınızdaki öğrencilerinizi veya meslektaşlarınızı sizinle namaz kılmaya davet edin. Yanınızda dinle alay edildiğinde veya kutsalları çiğnendiğinde öfkenizi gösterin. Ne kadar kusurlu ve günahkar olursanız olun, bunu yaparak riyakarlık veya aldatma yapmış olmazsınız; aksine, bazı yönlerde eksik kalsanız bile dininizi izhar etme görevinizin bir kısmını yerine getirmiş olursunuz.
Öğrenci misiniz? Kusurlu olsanız, içki içseniz, anne babanıza karşı gelseniz veya açık bir kadın olsanız bile dinin şiarlarını (sembollerini) gösterin... Tüm bunlara rağmen mi dinin şiarlarını göstereceksiniz?
Evet, diyebilirsiniz ki: "Diniyle gurur duyan ve onu yücelten kişi bu bahsettiğin günahları işlemez..."
Hayır! Bir kişide iyilik ve kötülük, doğruluk ve fesat bir arada bulunabilir... "Herkesin yaptıklarına göre dereceleri vardır." (En'am Suresi: 132). Siz dini, kendinizi kandırmak veya günahları terk etme sorumluluğundan kurtulmak için değil; bir tarafta kötülük yaparken diğer tarafta iyilik yapmak için gösterirsiniz. Böylece Allah'ın rahmetiyle size yetişmesini, kendinizi düzeltmenize yardım etmesini ve şu ayetin muhatabı olmayı umarsınız: "Diğerleri ise günahlarını itiraf ettiler; salih bir amelle kötü bir ameli birbirine karıştırdılar. Umulur ki Allah onların tövbelerini kabul eder." (Tevbe Suresi: 102). Alay edenlerin alayına veya "Hoca mı oldun?" diyenlerin sözlerine bakmayın... Aksine, buna tutunun, izzet ruhunu yayın ve Allah'ın izniyle azimlerin nasıl yükseleceğini görün.
Allah, dinin görünür olması için ezanı, bayram tekbirlerini ve bayram sevinçlerini meşru kılmıştır; çünkü O, bunun azimleri yükselttiğini, izzet aşıladığını ve imanda sebat sağladığını bilir. İslam düşmanları ise bizim kendi topraklarımızda sürgün, kendi ülkemizde yabancı gibi yaşamamızı istiyorlar... Onlara itaat etmeyin ve bilin ki Allah'a itaat ettiğiniz sürece asıl olan sizsiniz, onlar ise sığıntıdır... "Şüphesiz yeryüzü Allah'ındır; kullarından dilediğini ona mirasçı kılar. Sonuç, Allah'a karşı gelmekten sakınanlarındır." (A'raf Suresi: 128). Öyleyse dininizi gösterin.
Değerli bir dostum, üstün zekalı bir doktor, tıp eğitiminden sonra yurt dışındaki üniversitelerden kendi ülkesinde nadir bulunan uzmanlık alanlarında yüksek dereceler aldı. Kendisine Arap ve yabancı ülkelerde yüksek gelirli iş fırsatları sunuldu; ancak o, anne ve babasının isteğine icabet ederek onların yanında kaldı. Halkın geneline hizmet edebileceği sağlık sektörlerine yöneldi. Bir keresinde bana, daha fazla vatandaşa hizmet etmesini sağlayacak bir pozisyona terfi ettiğini müjdeledi. Onu tebrik ettim ve maaşların düşük olduğunu bildiğim için çabasının en azından biraz takdir edilip edilmediğini görmek amacıyla: "Maaşın şu miktarı geçiyor mu?" diye sordum. Bana şu etkileyici mesajla cevap verdi: "O miktarı geçeceğini sanmıyorum. Burada makam, önce Allah'a şükretme, sonra da babama teşekkür etme makamıdır. Babam tüm bunlarda benim ortağımdır. Bana hep şöyle vasiyet ederdi: 'Ümmetinin, ülkenin ve ailenin maslahatı neredeyse oraya bak, ben senin ihtiyaçlarını karşılarım.' Biz fedakarlık makamındayız doktor bey... Farklı bir bağlamda fedakarlık... Allah'tan kabul ve yardım diliyoruz... Dualarını beklerim."
Ne yüce bir anlayış! Ümmete hizmet uğruna yüksek mevkilerden ve gelirden vazgeçmek... Aklımıza gelmeyen, farklı bir bağlamda fedakarlık! Ve oğlunu ümmetine hizmet etmesi için özgür bırakarak bu gediği kapatan ne güzel bir baba... Bu durum beni dostuma şöyle demeye sevk etti: "Benim yerime babanın elini öp." Bu hepimiz için bir derstir. Dostuma ve babasına, onların bu fedakarlığından haberdar olan ve güzel işler yapanların mükafatını zayi etmeyen Kerim bir Rableri olması yeterlidir.
Hayatın her evresinde ahirete yönelmemek, dini öğrenmemek ve ona yardım etmemek için mazeretler vardır:
Sahi, ahiret ne zaman düşünülecek? Dinimizi öğrenmek, ona yardım etmek ve hizmet etmek ne zaman? Metodik bir kültür inşa etmek ne zaman? Basiret üzere Allah'a davet etmek ne zaman?
"Peki, benim çabam, eğitimim, evliliğim ve çocuklarıma bakmam... Tüm bunlar Allah'ın sevdiği şeyler değil mi?" diyebilirsiniz.
Evet, eğer tüm bunlarda Allah'ın rızasını ve dinin yücelmesini en büyük hedef olarak gözetiyorsanız öyledir. Öyle ki, tüm bu işleriniz Allah'ın hidayetiyle disipline edilmiş ve bu hedefe hizmet eder hale gelmiş olmalı; dengeyi koruyarak her hak sahibine hakkını vermelisiniz. İşte bu, ertelenmeye gelmeyen ve hayatın hiçbir evresinde mazeretlerle ihmal edilmemesi gereken asıl meseledir.
Büyük bir kaleye hapsedilmiş bir topluluk hayal edin. Kalenin bir kapısı ve o kapının bir anahtarı var. Anahtar, kale duvarındaki on çukurdan birinin içinde. Peki, neden onu çıkarmıyorlar? Söyleyeyim: Diğer dokuz çukurun her birinde öldürücü ısırığı olan bir akrep var! Bunu biliyorlar ve herkes denemekten korkuyor.
Birincisi kalktı, elini büyük bir cesaret ve güçle birinci çukura soktu... Akrep soktu ve oracıkta öldü!
İkincisi kalktı ve birincinin tecrübesinden yararlandı: Anahtar birinci çukurda değildi. Elini bir bezle sardı ve ikinci çukura soktu... Bez, akrebin sokmasına engel olamadı ve o da öldü!
Üçüncü, dördüncü, beşinci kalktı... Her biri elini akrep sokmasından korumak için elindeki imkanlarla bir şeyler denedi ama yine de sokuldular. Tüm bu olanları halk, ölenleri izleyerek seyrediyordu. Kimisi alay ediyor, kimisi deneyenleri aptallık ve düşüncesizlikle suçluyor, kimisi denemediği için kurtulduğuna seviniyor, kimisi de onlara rahmet diliyordu.
Sonunda, dokuz kayıptan sonra, onuncu kişi elini uzattı ve anahtarı onuncu çukurdan çıkardı. İnsanların alkışları ve hayranlığı arasında kalenin kapısını açtı!
Gerçekte bu zaferi kim kazandı? Birçoğunun sandığı gibi sadece onuncu kişi mi? Yoksa ilk dokuz kişinin zaferdeki payı onunkinden daha mı büyük? On çukur arasından seçim yapan ilkinin "başarısı", sonunda iki veya üç çukur arasından seçim yapanın başarısından daha büyük değil miydi? Bu da elini kalan son çukura uzatanın başarısından daha büyüktü.
Ümmetimiz büyük bir hapishanede... Asıl başarısız olan, akrep sokmasın diye hiç denemeyen, kendisinin ve ümmetinin hapiste kalmasını tercih edendir! Basiret ve güzel bir tabi oluşla çabalayan her öncü, her ölçüye göre başarılıdır ve er ya da geç ortaya çıkacak olan zaferin ortağıdır.
Ancak iki şartla:
İman olan yerde ümitsizliğe yer yoktur.
Bir gün gençlerden birinden gelen şu mesajla uyandım: (Hocam, gençlerin yabancı film ve dizilerle saatlerce vakit öldürmesi hakkında bir video çekebilir misiniz? Bir de PUBG meselesi var. Çoğu arkadaşım için film izlemek günün ayrılmaz bir parçası haline gelmiş. İzledikleri film ve dizi sayısıyla birbirlerine hava atıyorlar! Bir okul arkadaşım geçen hafta yaklaşık 300 bölümlük bir diziyi bitirdiğini söylüyor! Bir diğeri ise üniversiteye gidene kadar yolda vakit geçirmek için yanına birkaç film yüklemeden evden çıkmıyor. En büyük musibet ise, yeni çıkan film ve serileri indirip onlara dağıtan ve bununla sevinen kişide. İnsan bu manzaraları görünce vallahi kalbi sızlıyor! Hatta tesadüfen, nispeten dindar olan son arkadaşım yolda yanımda film izliyordu; gözüm kayınca filmin bir pornografik sahneye dönüştüğünü gördüm! Güç ve kuvvet ancak Allah'ındır.) Kardeşimizin mesajı burada bitiyor.
Peki... Bu vasıfların uyduğu pek çok gencin beni dinlediğini biliyorum. Onlara gerçekten bir mesaj iletmek istiyorum: Bakın gençler... Söze size karşı insanların en şefkatlisi olan Allah'ın Resulü'nün (Allah'ın selamı ve bereketi onun üzerine olsun) sahih bir hadiste buyurduğu şu sözlerle başlayacağım: "Bir topluluk bir yerde oturur da orada Allah'ı anmaz ve Peygamber'e salat getirmezlerse, bu durum kıyamet gününde -sevap alıp cennete girseler bile- onlar için bir pişmanlık sebebi olur." [Ebu Davud 4856].
Düşünün! Bir yerde oturup on beş dakika veya yarım saat boyunca mubah olan şeyler hakkında konuşabiliriz... Araba modelleri, fiyatların pahalılığı... Herhangi bir şey.. Ancak bu oturuşta kalbimizde Allah Teala'yı zikretmekten ve Resulü'ne (Allah'ın selamı ve bereketi onun üzerine olsun) salat getirmekten yana bir gaflet vardır.
Kıyamet günü amel defterleri açıldığında ve insanların dereceleri arasındaki farkları gördüğümüzde; "Kim zerre miktarı hayır işlemişse onu görür, kim de zerre miktarı şer işlemişse onu görür" [Zilzal: 7-8] ayetinin tecellisini fark ettiğimizde; işte o zaman, içinde hiçbir kötülük yapmamış olsanız bile, Allah'ı anmadığınız ve Resulü'ne salat getirmediğiniz o on beş dakika için büyük bir pişmanlık duyacaksınız.
Bu yüzden Peygamber Efendimiz (Allah'ın selamı ve bereketi onun üzerine olsun), bize olan şefkatinden dolayı meclislerimizin sonunda şöyle demeyi sünnet kılmıştır: (Seni tenzih ederim Allah'ım, hamd Sana mahsustur. Senden başka ilah olmadığına şehadet ederim. Senden bağışlanma diler ve Sana tövbe ederim). Böylece meclislerimiz Allah'ın zikrinden hali kalmaz.
Düşünün ki saatlerinizi mubah bir şeyde Allah'ı anmadan değil, haram bir şeyde, Allah Teala'yı gazaplandıracak şeylerle dolu dizileri izleyerek geçiriyorsunuz. Allah'ın şöyle buyurduğu o gündeki pişmanlık ve nedametten kendiniz adına korkmuyor musunuz: "İş bitirilmiş olduğu halde, onlar gaflet içinde inanmıyorlarken, sen onları o pişmanlık günü ile uyar. Şüphesiz yeryüzüne ve üzerindekilere biz varis olacağız ve onlar ancak bize döndürüleceklerdir." [Meryem: 39-40].
İsme bakın: Pişmanlık Günü...
Kıyamet gününün isimlerinden biri de "Aldanma Günü"dür (Yevmu't-Teğabun): "Toplanma günü için sizi topladığı gün; işte o, aldanma günüdür." [Teğabun: 9]... Bu, aynı ismi taşıyan tam bir sureden bir ayettir. "Teğabun" ne demektir? İnsanların aldandıklarının ortaya çıkması demektir. Aldanan kişi, çok ödeyip az alandır. Beş bin eden bir arabaya on bin ödediysen, "aldatıldın" deriz.
Aynı şekilde kıyamet günü, cennette yüksek bir makam satın alabileceğin ömrünü harcadığını, ancak cenneti hiç kazanamadığını veya orada en düşük makamı elde ettiğini göreceksin. Sahih hadiste Peygamberimiz (Allah'ın selamı ve bereketi onun üzerine olsun) şöyle buyurur: "Cennette yüz derece vardır; her iki derece arasındaki mesafe gök ile yer arası gibidir. Firdevs, cennetin en yüksek ve en orta yeridir. Onun üzerinde Rahman'ın arşı vardır ve cennet nehirleri oradan fışkırır. Allah'tan istediğiniz zaman Firdevs'i isteyin." [Tirmizi 2530].
Mısır'dan bir davetçi tanıyorum; hidayeti yirmili yaşlarının sonuna kadar gecikmişti ve Ezher Üniversitesi Ziraat Fakültesi'nden doktorası vardı. Hadis alimlerinden Şeyh Mukbil el-Vadii Mısır'a gelmişti. Bu doktor, derslerini dinlemek için Şeyh Mukbil ile cami cami gezmeye başladı. Bir dersten sonra Şeyh Mukbil'e şu soru soruldu: (Muhterem Şeyh, futbol maçlarını izlemenin hükmü nedir?).
Şeyh dedi ki: Buhari rivayet etmiştir ki...
Arkadaşımız diyor ki: (Kendi kendime dedim ki: Allah Allah! Buhari futbol izlemek hakkında bile mi hadis rivayet etmiş?!). Şeyh devam etti: Buhari, Abdullah bin Abbas'tan rivayet etmiştir ki Resulullah (Allah'ın selamı ve bereketi onun üzerine olsun) şöyle buyurdu: "İki nimet vardır ki insanların çoğu bunlarda aldanmıştır: Sağlık ve boş vakit." [Sahih-i Buhari 6412].
Doktor dedi ki: (Bunu duyunca dizlerimin üzerine çöküp ağlamaya başladım!). Sağlığın, boş vaktin... Eğer bunları hiçbir şey karşılığında harcıyorsan, aldanmışsın demektir.
Elbani'nin yollarının toplamıyla sahih kabul ettiği hadiste Peygamberimiz (Allah'ın selamı ve bereketi onun üzerine olsun) kabirdeki bir adam hakkında şöyle buyurmuştur: "Sizin küçümsediğiniz ve fazladan kıldığınız hafif iki rekat namazın bu adamın ameline eklenmesi, onun için dünyanızın geri kalan her şeyinden daha sevimlidir."
Yani bizden biri öldüğünde gerçekler ona ayan olur. Eğer hayata yeniden döndürülse ve ona: "Ne dersin? İki rekat namaz kılar mısın?" denilse; o küçümsediğiniz hafif iki rekat... Hani camiye girersin, saate bakarsın, namaza üç dakika vardır.. Kendi kendine: "Mescid namazı kılsam mı? Yoksa vakit yok mu? Neyse, hemen hafifçe iki rekat kılayım" dersin ve o iki rekatın ecrini azımsarsın.
Ölümden sonra hayat fırsatı verilse ve bu iki rekat ile dünyada uzun süre keyif sürerek yaşamak arasında muhayyer bırakılsan; hayır, elbette o iki rekatı seçersin. Neden?! Çünkü ölümden sonra dünyanın fani olduğunu, zevkinin geçici olduğunu, o iki rekatın ise "Ne malın ne de evlatların fayda vermediği, ancak Allah'a selim bir kalp ile gelenlerin kurtulduğu gün" [Şuara: 88-89] sana fayda sağlayacağını göreceksin. Sahih-i Müslim'de geçtiği üzere, elli bin yıl süren o kıyamet gününde ayakta durmanı kolaylaştıracaklardır.
O iki rekat mizanını ağırlaştırabilir ve seni, Peygamber Efendimiz'in (Allah'ın selamı ve bereketi onun üzerine olsun) Buhari'de buyurduğu şu cennete sokabilir: "Sizden birinizin cennetteki bir yay kadar -veya bir ayak basacak kadar- yeri, dünyadan ve içindekilerden daha hayırlıdır."
Peki, biraz kendinize bakın... Hepiniz değil... Sen, sen ve sen... Bazılarınız... Gözleriniz parlıyor! Kendi kendinize diyorsunuz ki: (Aslında ben bu ayet ve hadislerin doğru olduğundan pek emin değilim. Resulullah'ın gerçekten hak olduğunu nereden bileyim? Hadislerin korunduğunu nereden bileyim? Kur'an'ın Allah katından olduğunu nereden bileyim? Belki de bazı şüpheci YouTuber'ların dedikleri doğrudur, İslam insan uydurmasıdır falan...).
Evet... Bakın, siz ömrünüzü nasıl heba ediyorsunuz, sonra da sizi dininizden saptırmak için düşmanlarımız tarafından finanse edilen bu kişilere kulak veriyorsunuz!.. Dininizi incelemek için bir çaba sarf etmediniz, vakit ayırmadınız; bu kişilere kanmamak için eleştirel düşünmeyi öğrenmediniz. Sonra kendinizi şehvetlerin fitnesine maruz bıraktınız, böylece şüpheler ve şehvetler üzerinizde toplandı!
Size Hadid Suresi'ndeki o azametli ve ürpertici ayetleri hatırlatırım... "O gün mümin erkekleri ve mümin kadınları, nurları önlerinde ve sağlarında koşarken görürsün. (Onlara): 'Bugün müjdeniz, altlarından nehirler akan, içinde ebedi kalacağınız cennetlerdir' denilir. İşte büyük kurtuluş budur." [Hadid: 12]. Bu güzel manzaraya bakın! Resulullah (Allah'ın selamı ve bereketi onun üzerine olsun) ve beraberindeki müminler, etraflarını saran bir nurla cennete giriyorlar.
Ancak buna karşılık, durumları tamamen farklı olan insanlar da var!: "O gün münafık erkekler ve münafık kadınlar, iman edenlere: 'Bize bakın da nurunuzdan bir parça alalım' derler." [Hadid: 13]. Ey insanlar, dünya etrafımızda kararıyor, biraz yavaş yürüyün ki nurunuzdan faydalanabilelim.
"Geriye dönün de bir nur arayın denilir." [Hadid: 13]. Hayır, kusura bakmayın! Herkes nurunu kendi amellerinden alır. Biz bu nuru, karanlıklarda camilere yürüyerek kazandık.. Bu nuru Kur'an okuyarak, dinimizi öğrenerek, gözlerimizi ve kulaklarımızı Rabbimizi gazaplandıracak şeylerden sakınarak kazandık.
Sonra o kesin ve korkutucu an gelir: "Nihayet aralarına, içinde rahmet, dışında ise azap bulunan kapılı bir sur çekilir." [Hadid: 13]. Müminlerin tarafında rahmet, münafıkların tarafında ise azap vardır.
"Onlar müminlere seslenirler: Biz dünyada sizinle beraber değil miydik?" [Hadid Suresi: 14]. Surun arkasındakiler müminlere seslenir: "Biz dünyada sizinle beraber değil miydik?" Müminler onlara cevap verir: "Evet, derler. Fakat siz kendi kendinizi fitneye düşürdünüz, bekleyip durdunuz, şüpheye düştünüz ve Allah'ın emri gelinceye kadar kuruntular sizi aldattı. O çok aldatıcı (şeytan) da sizi Allah ile aldattı. Bugün artık ne sizden ne de kafir olanlardan bir fidye kabul edilir" [Hadid Suresi: 14-15].
Bu insanları helak eden ilk vasıf: "Kendi kendinizi fitneye düşürdünüz"... Kendinizi fitneye maruz bıraktınız. Harama baktınız, haramı dinlediniz. Oysa Allah Teala'nın şu sözünü biliyorsunuz: "Çünkü kulak, göz ve kalp; bunların hepsi ondan sorumludur" [İsra Suresi: 36].
Allah'ın tertemiz yarattığı kalp aynanı lekeledin; öyle ki hakkı batıl, batılı da hak görmeye başladın ve böylece kalbe nifak girdi.
"Fakat siz kendi kendinizi fitneye düşürdünüz, bekleyip durdunuz ve şüpheye düştünüz." Din hakkında şüpheye düştünüz.
"Kuruntular sizi aldattı." Nefsinizin arzularına uydunuz, Allah'tan boş beklentiler içine girdiniz ve "Allah bağışlayıcıdır, merhametlidir" dediniz. Tıpkı Allah Teala'nın buyurduğu gibi: "Onların ardından yerlerine kitaba varis olan bir nesil geldi ki, şu değersiz dünyanın geçici menfaatini alıyorlar ve 'nasıl olsa bağışlanacağız' diyorlardı" [Araf Suresi: 169].
Allah bağışlayıcıdır, merhametlidir; fakat O aynı zamanda şöyle buyurmuştur: "Bilin ki Allah'ın cezası şiddetlidir ve Allah çok bağışlayıcı, çok merhametlidir" [Maide Suresi: 98].
Kendini fitnelere maruz bıraktığında kalbin katılaşır, Kur'an okumak sana ağır gelmeye başlar, İslam'ın bazı hükümlerinden hoşlanmazsın ve günahları seversin. O zaman hatırla ki bunu kendine sen yaptın: "Fakat siz kendi kendinizi fitneye düşürdünüz."
Müslim'in rivayet ettiği o yüce kudsi hadiste İzzet Sahibi Rabbimiz şöyle buyurur: "Ey kullarım! Bunlar sizin amellerinizdir; onları sizin için sayıp koruyorum, sonra size karşılığını tam olarak vereceğim. Kim bir hayır bulursa Allah'a hamd etsin. Kim de bundan başkasını bulursa, ancak kendi nefsini kınasın" [Sahih-i Müslim 2577].
Gençler, ben sizin pişman olmanızı istemiyorum. Gençliğimde vaktimin çoğunu ziyan ettim, sonra pişman oldum ve pişmanlığın acısını tattım. Sizin bu acıyı tatmanızı istemiyorum.
Genç kardeşimizin mesajına dönecek olursak: Bazı gençlerin izledikleri filmlerle övündüğünü söylüyor. Bunu yapanlara, Buhari'nin rivayet ettiği ve Peygamberimizin (Allah'ın selamı ve bereketi onun üzerine olsun) buyurduğu şu hadisi hatırlatırım: "Açıktan günah işleyenler hariç, ümmetimin tamamı affa mazhardır. Bir kişinin gece bir iş yapıp, Allah onu örttüğü halde sabahleyin kalkıp 'Ey filan! Dün gece şöyle şöyle yaptım' demesi de açıktan günah işlemeye dahildir. Oysa Rabbi geceleyin onun günahını örtmüştü, o ise sabah olunca Allah'ın örttüğü perdeyi kaldırıyor" [Sahih-i Buhari 6069].
Birisi diyebilir ki: "Yani ben ne yaptım ki kendimi gizleyeyim? Bu filmleri izleyince ne yapmış oluyorum ki?"
İşte mesele bu! Eğer film izlemeyi, mahrem yerleri görmeyi, fasıklara bağlanmayı ve duygularını Allah'ı gazaplandıracak şeylerle harekete geçirmeyi artık utanılacak bir kötülük olarak görmüyorsan, bu kalbin öldüğünün işaretidir! Eğer bundan artık utanmıyorsan, bil ki iman senden çekilip alınıyor. Peygamberimiz (Allah'ın selamı ve bereketi onun üzerine olsun) şöyle buyurmuştur: "Haya ve iman birbirine bağlıdır. Biri kaldırıldığında diğeri de kaldırılır" [Hakim 58].
Bunun bir kötülük ve büyük bir günah olduğu konusunda tartışıyor musun? Peki, bu filmi izlerken elinde telefonla Peygamberimizin (Allah'ın selamı ve bereketi onun üzerine olsun) yanında oturduğunu hayal et. Allah aşkına, o zaman da bunda bir sakınca olmadığını ve her şeyin normal olduğunu mu düşüneceksin? Peygamberimize (Allah'ın selamı ve bereketi onun üzerine olsun) bunun haram ve kötülük olmadığı konusunda itiraz mı edeceksin? Oysa Allah, kendisinden utanılmaya daha layıktır.
Bu filmleri ve dizileri izlemeden önce "Allah'ın adıyla" demeye hazır mısın? Yazıklar olsun, eğer bu konularda tartışmak zorunda kalıyorsak bu kalbin öldüğünün işaretidir! Öyleyse git ve kalbini kurtar.
Kardeşimiz mesajında ayrıca bazı gençlerin yolda izlemek için film indirdiklerini, sanki bunu bir zamanı değerlendirme yöntemi gibi gördüklerini söylüyor.
Sana bir şey söyleyeyim kardeşim: Yoldaki o yarım saat veya bir saat, senin karakterini inşa eder. Ben şahsen, Allah'ın lütfuyla birçok dini ilmi, tarihi, kalbi yumuşatan nasihatleri ve dinim ile dünyam için faydalı olan pek çok şeyi toplu taşımada ve araba sürerken öğrendim.
Birçok kardeş bana soruyor: "Kardeşim, dini ilimlerle eczacılık ilmini ve ders hazırlığı gibi davet faaliyetlerini nasıl bir araya getirdin?"
Mesele bir düğüm değil arkadaşlar. Gençliğimde çok vakit kaybettim. Fakat insan uyandığında, elhamdülillah, vaktimi her saati faydalı bir işle geçecek şekilde değerlendirmeye özen gösterir oldum. Bu illa okumak veya davet yapmak zorunda değil; çocuklarımla oynarken veya ailemle gezmeye çıktığımda bile bunun sevabını Allah'tan bekliyorum ve vaktimi Allah Teala'yı razı etmeyecek şeylerde ziyan etmiyorum.
Mesajın sahibi, gençlerden bazılarının arkadaşlarına en son çıkan filmleri dağıttığını söylüyor.
Yani dostum, sen bunun ölümünden sonra senin için bir "sürekli günah" (cari günah) olmasını mı istiyorsun? Sana Peygamberimizin (Allah'ın selamı ve bereketi onun üzerine olsun) şu sözünü hatırlatırım: "Kim bir hidayete çağırırsa, ona uyanların sevabı kadar sevap alır ve bu onların sevabından hiçbir şey eksiltmez. Kim de bir sapıklığa çağırırsa, ona uyanların günahı kadar günah alır ve bu onların günahlarından hiçbir şey eksiltmez" [Müslim 2674].
Kötülüğe yönlendirdiğin o insanların etkisiyle Allah Teala'nın huzuruna günah dağlarıyla çıkmaya hazır mısın? Arkadaşlar, "Kim zerre miktarı bir kötülük işlerse onu görür" [Zilzal Suresi: 8]. Zerre, zerre! Peki ya arkadaşlarınızın harama bakmasına, kalbi katılaştıran kötülüklere, küfrü ve isyanı onlara sevdiren, onları Rahman'ı anmaktan alıkoyan şeylere sebep olduğunuzda durum ne olur?
İbn Kayyım şöyle demiştir: "Kulun kavuşacağı bir Rabbi ve içinde yaşayacağı bir evi (kabri) vardır. Öyleyse O'na kavuşmadan önce Rabbini razı etmeli ve oraya taşınmadan önce evini imar etmelidir."
Son olarak şunu hatırlayın kardeşlerim: "Bir topluluk bir yerde oturur da orada Allah'ı anmaz ve Peygamberine (Allah'ın selamı ve bereketi onun üzerine olsun) salat getirmezlerse, sevapları karşılığında cennete girseler bile bu onlar için kıyamet gününde bir pişmanlık vesilesi olur."
Allah'ım, ey merhametlilerin en merhametlisi, ey alemlerin Rabbi! Müslüman gençleri hidayete erdir, bizi Senin gölgenden başka hiçbir gölgenin olmadığı o günde Arş'ının gölgesinde topla. Bizi pişmanlık gününde nedamet duyanlardan eyleme. Sağlığımızda, gençliğimizde ve vaktimizde bizi aldananlardan eyleme. Şüphesiz Sen çok merhametli, çok cömert ve çok yücesin.
Değerli dostlarım, bizi takip edenler, zamanı iyi değerlendirme ve dizileri bırakma konusundaki tavsiyelerimize gençlerin gösterdiği harika tepkiyi görmüştür. Gençler, birçoğunuz Allah’ı öfkelendirecek şeyleri izlemeyi bırakacağınıza dair O’na söz verdiniz. Bazılarınız, izlemek için biriktirdiği yüzlerce gigabaytlık film arşivini cihazından sildiğini, bazılarınız ise Netflix üyeliğini iptal ettiğini söyledi. Allah sizden razı olsun ve sizi mübarek kılsın. Bu muazzam ve güzel bir şeydir. Kalplerdeki bu yumuşama, Allah’ın izniyle Muhammed’in (Allah’ın selamı ve bereketi onun üzerine olsun) ümmeti için gelecek hayırların müjdecisidir.
Bu konuşmam, yeniden zayıf düşmemeniz için sizi sabit kılmak adınadır. Ayrıca birçoğunuz "Haramı izlemeyi bırakmaya çalışacağım" dediniz. Bu "çalışacağım" kelimesi çoğu zaman "Allah’a itaat etmeyi deneyeceğim" anlamına gelir. Çünkü "Elimden geldiğince çalışacağım" dediğinizde, biliyorsunuz ki "Allah hiçbir kimseye gücünün yeteceğinden başkasını yüklemez" (Bakara Suresi, 286). Eğer Allah’tan yardım dilerseniz, bunu başarabilirsiniz. Ancak kendinizi biraz daha iyi tanımanıza yardımcı olayım: "Çalışacağım" demek, "Deneyeceğim" anlamına gelebilir. Yani; dizileri, animeleri bırakıp oyunlarda saatlerimi harcamaktan vazgeçince canım sıkılmazsa, bunalıma girmezsem ve hayatım kurumazsa Allah’a itaat etmeye devam ederim... Eğer Allah’a itaatten sonra bahsettiğiniz o güzel hayatı hissedersem devam ederim, ama sıkılırsam veya hayatım tatsızlaşırsa geri dönmek zorunda kalırım... İşte bu şekilde düşünenleriniz için de bu konuşmayı yayınlıyorum. Bu sözlerim, yöneleni sabit kılmak ve tereddüt edeni cesaretlendirmek içindir.
Bakın gençler... İhtiyacınız olan iki şey var: Gemileri yakmak ve bir Sevgiliye (Allah'a) bağlanmak.
Bu ne anlama geliyor?
Birincisi: Gemileri yakmak meselesi. Anlatılır ki Tarık bin Ziyad Endülüs’ü fethettiğinde, kendisinin ve askerlerinin geldiği gemileri yaktırmış ve askerlerine şöyle demiştir: "Düşman önünüzde, deniz arkanızdadır." Yani kaçmayı düşünmeyin. Önünüzde iki seçenek yok: Ya düşmanla savaşmak ya da kaçmak... Çünkü gemi yok. Kaçmak demek denizde boğulmak demektir. Öyleyse düşmanla cihat edin, bu sizin için daha hayırlıdır. Tarık bin Ziyad’ın gemileri yaktığı bilgisi tarihsel olarak tam kesin olmayabilir, ancak biz bunu şu mesajı vermek için zikrediyoruz: Allah’a giden yolda gemilerini yak!
Gemilerini yak. Eğer Allah’ın, O’nun rızası için terk ettiğin haramların yerine sana daha iyisini vermesini ve hayatını güzelleştirmesini istiyorsan, geri dönüş seçeneğini aklından çıkar. Geri dönüş yolunu açık bırakma. Yabancı bir atasözünde "Köprüleri yıkma" derler, yani geri dönüş yolunu koru... Ama Allah ile olan ilişkinde böyle değildir. O’na yöneldiğinde, seni tekrar günaha döndürebilecek köprüleri yık.
Müziğe çok bağlıydım... Burada müziğin hükmü hakkında detaya girmek istemiyorum; kuşkusuz müzik, kalbi bozan ve haramlarla dolu bir paket olan film ve dizilerle kıyaslanamaz.
Ancak burada asıl mesele şudur: Müziği Allah rızası için bırakmam gerektiğine ve onun Allah’a giden yolumda beni prangaladığına ikna olmuştum. O zamanlar kasetler kullanılırdı. En sevdiğim müzik parçasının olduğu kaseti elime alıp, gemileri yakmanın bir ilanı olarak, beni haram olduğuna ikna olduğum şeye geri döndürecek o köprüleri yıkmanın (breaking the bridges) bir nişanesi olarak kendi ellerimle kırdığımı hatırlıyorum. Vallahi Allah bana ondan çok daha hayırlısını verdi.
Bu yüzden "Filmleri ve kanallarını sildim/iptal ettim" diyen gençleri selamlıyorum. Allah ellerinize sağlık versin ve sizi yüceltsin.
Allah şu ayeti indirdiğinde: "Ey iman edenler! İçki, kumar, dikili taşlar, fal okları ancak şeytan işi birer pisliktir. Bunlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz" (Maide Suresi, 90)... Sahabeler ne yaptı? İçki küplerini kırdılar ve içkiler sokaklarda sel gibi aktı. İslam genel olarak malın israf edilmesini yasaklar. Ancak bu kırma eylemi, içkiye olan bağlılığın kırılmasının ve onun sahabelerin kalplerinden sökülüp atılmasının bir ilanıydı.
İslam, Allah’a teslim olmak demektir. Yani geri dönüş yolunu saklı tutmak diye bir şey yoktur. Bir ayak önde, bir ayak arkada olmaz! Aksine, O’nun rahmetine ve hikmetine olan kesin inancınla, O’nun seni asla zayi etmeyeceğinden emin olarak arkana bakmadan Allah’a yönelmektir. "Sabrettikleri ve ayetlerimize kesinlikle inandıkları zaman, içlerinden emrimizle doğru yolu gösteren önderler çıkardık" (Secde Suresi, 24).
Çocukluğumuzdan beri bildiğimiz o hikaye... Şaşırtıcı ama gerçektir, çünkü Buhari ve Müslim’in rivayet ettiği bir hadistir. Doksan dokuz kişiyi öldüren adam bir rahibe gidip sorar: "Benim için tövbe var mı? Doksan dokuz kişiyi öldürdüm!" Rahip: "Hayır, senin için tövbe yoktur" der.
"Benim için tövbe yok mu? O zaman her şey bitti!" der ve rahibi de öldürerek sayıyı yüze tamamlar.
Adam içten içe Allah’ın, kendisini geri çevirmeyecek ve tövbesini kabul edecek kadar merhametli olduğunu hissetmektedir ama ne yapacağını bilemez. Yeryüzünün en alim kişisini sorar ve bir alime yönlendirilir: "Benim için tövbe var mı?"
Alim: "Evet, seninle tövbe arasına kim girebilir ki? Filan yere git, orada Allah’a ibadet eden insanlar var, onlarla birlikte Allah’a kulluk et. Kendi memleketine dönme, çünkü orası kötü bir yerdir" der.
Hadisin devamını biliyorsunuz; yola çıkar ve yolda vefat eder. Rahmet melekleri ile azap melekleri onun hakkında tartışır. Allah, o adamın salihlerin toprağına daha yakın olması ve rahmetine girmesi için yerin coğrafyasını değiştirir.
Buradaki can alıcı nokta şudur: Bu adam, salihlerin toprağına "beğenip beğenmeyeceğini görmek için" bir keşif gezisine mi çıkmıştı? Asla! Aksine evini, arkadaş çevresini ve geçmişini feda ederek, alimin "Kendi memleketine dönme" emrine uymaya azmederek yola çıkmıştı. Günaha geri dönmeyecekti. Gemilerini yakan ve Allah’a samimiyetle yönelen bir adamdı. Bunu ancak Allah’a ve O’nun rahmetine inandığı, O’nun kendisini zayi etmeyeceğinden emin olduğu için yaptı. Böylece Allah, yüz kişiyi öldürmüş olmasına rağmen onu bağışladı.
Siz bu samimi niyetle Allah’a yaklaştığınızda ne olur? Cevap, Buhari ve Müslim’in rivayet ettiği o yüce Kudsi Hadis’te gelir. Rahman olan Allah şöyle buyurur: "Kim Bana bir karış yaklaşırsa, Ben ona bir arşın yaklaşırım." Peki, "Bana bir karış yaklaşan" kişi bunu bir deneme olarak mı yapar? Geri dönüş yolunu açık tutup "bakalım hoşuma gidecek mi" diye mi yaklaşır? Elbette hayır... Kim Bana samimiyetle yaklaşırsa... "Kim Bana bir karış yaklaşırsa, Ben ona bir arşın yaklaşırım. Kim Bana bir arşın yaklaşırsa, Ben ona bir kulaç yaklaşırım. Kim Bana yürüyerek gelirse, Ben ona koşarak giderim" (Müslim, 2675).
Kardeşim, bu ne büyük bir güzelliktir! Dinimizdeki bu güzellik nedir böyle? Bu ilahi rahmet, kerem ve sevgi nedir? Allah aşkına, böyle bir Rabbe karşı O’nun itaatini "deneyerek" mi yaparsın? Yoksa güvenle, teslimiyetle, sevgiyle ve tazimle kendinizi O’nun rahmet kapılarına mı bırakırsınız? Haramla bağı koparmanın zorluğunu mu hissediyorsun? Rabbinin Müslim’de rivayet edilen Kudsi Hadis’teki şu sözünü hatırla: "Ey kullarım! Benim hidayet verdiklerim dışındakilerin hepsi dalalettedir (sapıklıktadır). Öyleyse Benden hidayet isteyin ki sizi doğru yola ileteyim." Sana yönelen ve Sana itaatini emreden Rabbin diyor ki: "Benden yardım iste." "Kim Allah’a tevekkül ederse, O kendisine yeter" (Talak Suresi, 3). Tevekkülün en yüce makamlarından biri, O’nun itaatinde sabit kalabilmek için Allah’a tevekkül etmektir.
Eğer kendi kendine: "Allah'a itaat etmeyi ve günahları terk etmeyi bir (deneyeceğim)" dersen... Sana şunu söylememe izin ver: (Bu deney başarısız olacaktır! Sebebi ise kurduğun cümlede gizlidir! Çünkü Allah Teâlâ'ya kesin bir imanla inanılır, O denenmez).
Eğer istikameti bir süreliğine (denemek) istiyor, günahları kalbinden kovuyor ama onlara: "(Yakınlarda bekleyin, eğer hayatım kurursa ve Allah ile olan ilişkimde umduğum huzuru bulamazsam size tekrar ihtiyacım olabilir)" diyorsan, imanın tatlılığını asla tadamazsın! Sonra dine bir şans verir, oturup ondan fetihler, manevi tecelliler ve esintiler beklersin... Bunlardan hiçbir şey gerçekleşmeyince de kendini haklı çıkarıp şöyle dersin: "(Dindarlığı denedim ama bana mutluluk getirmedi)!"
Hayır! Allah'a yönelmekte deneme olmaz.
Yani ben Allah'a itaat etmeye azmettiğimde hiç haram işlemeyecek miyim? Eğer bir haram işlersem yönelişimde yalancı mı olurum?!
Hayır... Sana bunu söylemiyorum... Kötülük hırsızları (günahlar) kalbine saldıracaktır. Ancak sen onları hırsız olarak görür ve onlara hırsız muamelesi yaparsın; onları kovmak için Allah'tan yardım dilersin.
"Onlar, çirkin bir iş yaptıklarında veya kendilerine zulmettiklerinde Allah'ı hatırlayıp günahlarının bağışlanmasını dilerler. Günahları Allah'tan başka kim bağışlayabilir? Onlar, yaptıklarında bile bile ısrar etmezler." [Al-i İmran: 135]... Yani haramda ısrar etmek de yoktur, haramı meşrulaştırmak da.
Ancak bu hırsızlarla dostluk kurarsan (günahlara bağlılık)... Onları yakınında tutarsan... Dine "geçici bir şans" verir ve Allah'ın kalbini imanla imar etmesini beklersen... Korkarım ki bu durumda Allah'ı hafife alma ve O'na karşı kötü zan besleme vardır... "Onlar Allah'ı gereği gibi takdir edemediler." [En'am: 91].
İşte bu, "Haramı terk edeceğiz" diyenlerin devam etmeleri için, tereddüt edenlerin ise yönelmeleri için ilk hatırlatmadır:
Yöneldiğin Yüce Allah'a güven, iman ve teslimiyetle gemileri yakmak; günahları hayatından kovmak ve onların sana olan saldırılarını bir hırsızın saldırısı gibi görüp onlara karşı Allah'tan yardım istemek.
Asla, aksine tövbe etmeye devam edersin, hatanın nerede olduğunu görüp onu düzeltirsin ve ümidini kesmezsin. Buhari ve Müslim'in rivayet ettiği bir hadiste Allah'ın Elçisi (Allah'ın selamı ve bereketi onun üzerine olsun) şöyle buyurmuştur: "Bir kul bir günah işledi ve: 'Rabbim, bir günah işledim, beni bağışla' dedi. Rabbi de: 'Kulum, günahı bağışlayan ve günah sebebiyle cezalandıran bir Rabbi olduğunu bildi mi? Kulumu bağışladım' buyurdu." Bu kul günahını itiraf etti ve büyüklük taslamadı, günahtan vazgeçti ve ısrar etmedi, bağışlayan ve cezalandıran bir Rabbi olduğunu ikrar etti. İşte bunlar Allah'ın onu bağışlamasına vesile oldu.
Allah'ın Elçisi (Allah'ın selamı ve bereketi onun üzerine olsun) devam ederek şöyle buyurdu: "Sonra Allah'ın dilediği kadar bir zaman geçti, sonra yine bir günah işledi ve: 'Rabbim, bir günah daha işledim, onu bağışla' dedi. Allah buyurdu ki: 'Kulum, günahı bağışlayan ve günah sebebiyle cezalandıran bir Rabbi olduğunu bildi mi? Kulumu bağışladım.' Sonra Allah'ın dilediği kadar bir zaman geçti, sonra yine bir günah işledi ve: 'Rabbim, bir günah daha işledim, onu bağışla' dedi. Allah buyurdu ki: 'Kulum, günahı bağışlayan ve günah sebebiyle cezalandıran bir Rabbi olduğunu bildi mi? Kulumu üç kez bağışladım, artık dilediğini yapsın.'" (Sahih-i Buhari 7507). Yani Allah Teâlâ üç kez: "Kulumu bağışladım" buyurdu. O'nun "Dilediğini yapsın" sözü ise; kulum her seferinde istiğfar edip gerçek bir tövbe ile döndüğü sürece Allah onu bağışlar demektir.
Bu zaman, ümmetimizin hayatında etkili işler yapmak ve Rabbimiz katındaki mizanımızı ağırlaştırmak için elimizdeki en büyük fırsat dönemi olabilir. Peki nasıl? Müslümanların geniş bir kesiminde, beraberinde şüphe ve tereddütleri de getiren bir psikolojik yenilgi kalplere yerleşiyor. Gençlerimizin çoğu en temel dini bilgilerden yoksun ve fikri bağışıklıklarını tamamen kaybetmiş durumda. Sizin için çok sıradan olan temel bilgiler, onlara göstereceğiniz biraz ilgi ve takip ile hayatlarını ve bakış açılarını tamamen değiştirebilir. Bu, kelimenin tam anlamıyla bir cihattır. Dert sahipleri her zaman cihat etme arzusundan ve bunun yollarının zorluğundan yakınırlar. İşte yol önünüzde açık! Peki, azim nerede? Bir gençle ilgilenmeniz, onunla tartışmanız, dinine olan yakini inancını inşa etmeniz, şüphelerini gidermeniz, moralini yükseltmeniz ve ona rolünü fark ettirmeniz; onun ebedi ateşten kurtulmasına vesile olabilir! Onu İslam'ın bir neferi haline getirebilirsiniz. Eğer onu kendi haline bırakırsanız, cin ve ins şeytanlarına av olacak, İslam'ın yeni bir düşmanı ve ümmetin sırtına saplanan yeni bir hançer haline gelecektir. Hiçbir iyiliği küçümsemeyin; nitekim Peygamberimiz (Allah'ın salat ve selamı onun üzerine olsun) şöyle buyurmuştur: "Hiçbir iyiliği küçük görme" [Sahih Müslim 2626]. Ümmetimiz yaralarla dolu bir hasta gibidir, ancak Allah'tan onun ölmeyeceğine dair bir güvencemiz var. Ona sunacağınız her faydalı ilaç, bir süre sonra da olsa iyileşmesine ve gücünü geri kazanmasına katkı sağlayacaktır.
Ümmetine hizmet edeceğin projeni inşa etmek; uzun bir nefes, nefisle mücadele ve onun tembelliği ile arzularına karşı direnmeyi gerektirir: "Bizim uğrumuzda cihat edenlere, şüphesiz yollarımızı gösteririz" [Ankebut: 69].
Müslüman çocukların imanda sebat etmelerini sağlayacak faydalı bir ilim öğrenmeniz en büyük projelerden biridir. Milyonlarca Müslüman evladının büyük bir fikri boşluğu var; onlara ilk ulaşan onları etkiler. Eğer şehvet ve şüphe ehli onlara önce ulaşırsa onları cehenneme sürüklerler; eğer siz önce ulaşırsanız Allah'ın izniyle ellerinden tutup cennete götürürsünüz.
Ümmetimize yönelik saldırılara karşı duran akidevi, fikri ve metodolojik kurslara katılarak çalışma alanlarına dahil olun. Günümüzde bu kurslar ne kadar çok ve Allah'ın lütfuyla ne kadar faydalıdır; sundukları çözümler gerçekliğin farkında ve yeniliklerle uyumludur.
Eskiden sadece dünyevi amaçlarla yaptığınız eğitim ve iş gibi rutin işler bile, bu uyanıştan sonra sevap beklediğiniz, ümmetinizin kurtuluşuna katkıda bulunma niyeti ve yüce bir hedefle mükemmelleştirmeye çalıştığınız ibadetlere dönüşür. Önümüzde yapacak çok işimiz var ve içinde bulunduğumuz durum, Allah'ın hangimizin daha güzel amel yapacağını denemek için takdir ettiği kaderinin bir parçasıdır.
"Hayırlarda yarışın" [Bakara: 148].
"Rabbinizden bir bağışlanmaya ve genişliği gökle yerin genişliği kadar olan bir cennete doğru yarışın" [Hadid: 21].
"Rabbinizin bağışlamasına ve takva sahipleri için hazırlanmış, genişliği gökler ve yer kadar olan cennete koşun" [Al-i İmran: 133].
Allah için sevdiğim kardeşlerimden biriyle bir tartışma geçti aramızda. Bana, Allah'a davet etmekten ve gerçekliği düzeltmeye çalışmaktan kendisini alıkoyan bir kaygısından bahsetti. Bu aynı kaygı zaman zaman bana da gelirdi ve sanırım birçoğunuza da geliyordur: "Neden konuşuyorum? Neden değiştirmeye çalışıyorum? Benim sözlerim büyük bir fark yaratmayacak... Başkaları benden daha iyi... Filanca benden daha takva sahibi, diğeri benden daha bilgili, üçüncüsü benden daha ihlaslı. Allah onlara açmadığı kapıları bana mı açacak? Sözlerimi onlarınkinden daha etkili mi kılacak? Ne hakla?" Evet, bu kaygı bazen bana da gelir, beni alt eder ve makale yazmaktan, video serileri çekmekten alıkoyardı; bazen de ben onu yener, cesaretlenip yoluma devam ederdim. O kardeşe dedim ve bu kaygıya kapılan herkese, kendi nefsime söylemeyi öğrendiğim şeyi söylüyorum: Bu senin işin değil! Allah dilediğine dilediği kapıyı açar, dilediğini dilediği şeye muvaffak kılar. Filanca kişi senden daha hayırlı, daha bilgili, daha ihlaslı, Allah'a daha yakın ve O'nun katında daha yüksek mertebede olabilir; ancak Allah sana veya kullarından herhangi birine rahmet ve başarı kapısını açabilir ve senin elinle, senden daha hayırlı olanların eliyle gerçekleştirmediği bir hayrı gerçekleştirebilir. Bu durumda "tevazu" sandığın şey, eğer seni bu hayrı başkalarına ulaştırmaktan alıkoyuyorsa, aslında şeytanın bir vesvesesidir! Şeytanın nefsine sızdığı gizli bir giriştir, ondan sakın! Dine karşı duyduğun her türlü hamiyet ve kıskançlık, insanlar için istediğin her türlü hayır ve onları batıldan koruma arzusu, kalbinin Allah, Resulü, Kitabı ve Şeriatı sevgisiyle dolup seni güzel bir söze ve hayırlı bir davete ittiği her an; kalbinin bu diriliği Allah'ın sana verdiği bir nurdur. Onu kendinde hapsetmeye hakkın yok! Aksine onu başkalarına yansıt. Evet, bu hayrı kendinde durdurmaya hakkın yok (bunu bir haram fetvası olarak değil, bir teşvik vaazı olarak söylüyorum). Şeytanın sana tevazu elbisesi altında sunduğu o moral bozukluğunu bırak! Ancak şu iki şeye dikkat et:
Bazen şevkinin kırılması ve bazen gaflete düşmen kaçınılmazdır. Ancak, Allah'ın senin için uygun gördüğü o yüksek dağlardan aşağı indiğini hissedip hemen nefis muhasebesi ve kusur sancısıyla tekrar yukarı tırmanmaya başlaman ile; vadilerde oturmaya alışıp yücelerin zirvesine nadiren çıkman arasında büyük bir fark vardır. Peygamberimiz (Allah'ın salat ve selamı onun üzerine olsun) şöyle buyurmuştur: "Her amelin bir coşkusu (şiddeti) vardır, her coşkunun da bir gevşeme (fetret) dönemi vardır. Kimin gevşemesi benim sünnetime uygun olursa o hidayete ermiştir; kimin gevşemesi de bundan başkasına olursa o helak olmuştur" [Ahmed rivayet etmiştir, 6958]. "Her amelin bir coşkusu vardır", yani bir aktivite ve istek dönemi. "Her coşkunun bir gevşemesi vardır", yani bir zayıflık ve durgunluk dönemi. Azmin bazen kırılması kaçınılmazdır. Ancak önemli olan, bu gevşeme sırasında sünnetten ayrılmamaktır. Buradaki sünnet, Peygamberimizin (Allah'ın salat ve selamı onun üzerine olsun) farzlara bağlılık ve haramlardan kaçınma konusundaki rehberliğidir. Akıllı kul, azimli ve hareketli olduğu dönemi yükseklerde uçmak için kullanır ki, gevşediği zaman gereken asgari sınırın altına düşmesin.
Kuveytli doktor Abdurrahman el-Sumait'in (Allah ona rahmet etsin) eliyle Allah'ın gerçekleştirdiği hayırlara baktığımda "Sübhanallah!" diyorum. Birçok kişi dünyadaki açlıkları gördüğünde "Neden ya Rabbi?" diye sorarken; Dr. Abdurrahman el-Sumait "Ya Rabbi, benden ne yapmamı istiyorsun?" diye sordu. Bazılarının öfkelenmesine veya şüpheye düşmesine neden olan acılar ve trajediler, Sumait'i sahaya inmeye, öğrendiği tıp ilmiyle yoksulları tedavi etmeye, onları İslam'a davet etmeye, susuzluklarını gidermeye, karınlarını doyurmaya, onlar için okullar ve camiler açmaya itti. Allah onun eliyle büyük bir bereket ihsan etti. Bazıları için şüphe veya küfür sebebi olan şey, başkaları için Allah'ın izniyle hayır, büyük ecir ve fetihlerin sebebi oldu. Anahtar, kulluk makamını anlamaktır; O'nun yaptıklarından sorgulanamayacağını bilmek ve doğru soruyu sormaktır: "Ya Rabbi, benden ne yapmamı istiyorsun?"... "Bu Allah'ın lütfudur, onu dilediğine verir. Allah lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir" [Maide: 54].
Samimi bir davetçi, insanlara davet için hazırlanmanın karmaşık bir mesele olduğu, metinler ezberlemeyi, şerhleri anlamayı ve şer'i ilimlerde uzmanlaşmayı gerektirdiği vehmini vermez. İnsanları kendisine saygı duymaya ve görüşlerine uymaya ikna etmek için, sahip olduğu bu özelliklerle onlardan üstün olduğu imasında bulunmaz. Samimi davetçi, insanların azimlerini harekete geçirir ve onlara davet işinin kolay ve ulaşılabilir olduğunu hissettirir:
Yozlaşma tufanına karşı dururken ve İslami kimliğimizi savunurken, akıntıya karşı yürümenin bedelini ödeyeceğiz. Mallarımızda, işlerimizde, rahatımızda veya huzurumuzda zorluklarla karşılaşacağız. Ancak buna rağmen, hak yoldaki cesaretimizle, iyiliği emredip kötülükten men etmekten bıkmayarak kötülüğün dizginlerini tutuyoruz. Bunu, oğullarımıza ve kızlarımıza dinlerini yaşayabilecekleri daha temiz bir toplum bırakmak için yapıyoruz. Eğer babaları başlarını eğip yozlaşma tufanının engelsizce ilerlemesine izin verseydi, onlar bu nimetten mahrum kalacaklardı. Kendin için bir seçim yap: Ya susup senden sonrakilere dinlerini kaybedecekleri zor günler bırakırsın -ki bu durumda onları doyurduğunu, giydirdiğini ve yanlarında olduğunu sanırken aslında onları cehennem ateşi için beslemiş olursun- ya da onlar (eğer o günün ağır şartlarında istikamet yolunu seçerlerse) "Keşke anne ve babamız bizi hiç dünyaya getirmeseydi!" derler. Yahut bu tufana karşı durursun da onlar şöyle derler: "Allah anne ve babamıza rahmet eylesin! Bozguncuların oklarını bizim yerimize onlar göğüslediler, tufanın hızını yavaşlattılar ki bizler dinimizden ve şiarlarımızdan bir nebze olsun nasiplenebilelim." Allah Teala şöyle buyurmuştur: "Geride eli ermez, gücü yetmez çocuklar bıraktıkları takdirde, onlar adına endişe duyanlar, başkalarının yetimleri hakkında da aynı endişeyi taşısınlar. Allah’tan sakınsınlar ve doğru söz söylesinler" (Nisa Suresi: 9). Eğer neslin için korkuyorsan, onlara sunabileceğin en büyük şey Allah korkusudur (takvadır). Bunun bir parçası da iyiliği emretmek, kötülükten sakındırmak ve bedeli ne olursa olsun bozguncuların yüzüne karşı hakkı söylemektir.
Ümmet içindeki hayır cevherlerini ortaya çıkaran olaylar yaşanıyor. Ancak ümmet zafer istiyorsa, bunun göz ardı edilemeyecek yasaları (sünnetullah) vardır. "Hayrı umun ki onu bulasınız" sözü bir hadis ya da mutlak doğru bir kural değildir. Doğrusu şudur: Hayır için çalışın ve onu umun ki bulasınız. Sebeplere sarılma konusunda zayıf kalıp, olayları etkilemek için ciddi bir çaba sarf etmeden sadece izlemekle yetinmek ve buna rağmen birbirimize zaferin yakın olduğunu müjdelemek, bazılarının sandığı gibi Allah’a hüsnüzan beslemek değil, yerilen bir tevekkül anlayışı ve kusurdur. Aciz kişi, nefsini arzularına tabi kılan ve Allah’tan boş temennilerde bulunandır. Daha önce tecrübe ettik ki, amel etmeden sadece hayal kuranların ruhları daha sonra yıkıma uğrar ve Allah’ın vaadinden şüphe etmeye başlarlar! Bunu, birçok kişide, hatta Allah bizi ve onları affetsin bazı davetçilerde bile hakim olan aşırı umutlanma ve yakın tarihlere bel bağlama halini gördüğüm için söylüyorum. Allah’ın kelimesini yüceltmek ve mazlumları savunmak için cihat eden her topluluğun ecri Allah katındadır. Ancak zaferin yasalarını çiğneyerek, bu toplulukların tüm ümmet adına hareket ettiğini ve Allah’ın dinine gerektiği gibi yardım etmeyen bir ümmete zafer getireceklerini sanmak yanlıştır. Birisi çıkıp "Bu nasıl oldu?" (Neden umduğumuz gerçekleşmedi?) demeden önce bu gerçekleri hatırlatmak gerekir. "De ki: O, kendinizdendir" (Al-i İmran Suresi: 165). Bu, yakında Mescid-i Aksa’da namaz kılmayacağımız anlamına mı geliyor? Hayır, bu; birinin bize gelip "İşte Aksa’yı sizin için özgürleştirdik, gelin namaz kılın!" demesini beklemememiz gerektiği anlamına geliyor. Bu, uzaktan izleyici rolünde olmamamız, aksine elimizden geldiğince Allah’ın dinine yardım etmenin yollarını aramamız gerektiği anlamına geliyor. Denildiği gibi: Allah’ın yardımı yakındır, ancak ona yaklaşan veya ondan uzaklaşan biziz. "Şüphesiz Allah’ın rahmeti, iyilik edenlere yakındır" (Araf Suresi: 56). Denklem açıktır: "Eğer siz Allah’a (dini için çalışarak) yardım ederseniz, O da size yardım eder" (Muhammed Suresi: 7). Müslümanların ruhları uyandığında bu ivmeyi korursak, azmimiz her zamanki gibi sönmezse ve umudumuzu Allah’ın emrettiği gibi tövbeye, uyanışa, amele ve gayrete dönüştürürsek, Allah’ın yardımı yakındır. O zaman Allah bereket verir, sebepleri hazırlar, bizi izzetli kılar ve yüceltir. O vakit en son derdimiz düşmanlarımızın gücü ve üstünlüğü olur; çünkü Allah onlara tuzak kurar ve hilelerini boşa çıkarır. O zaman zaferi uzak görenlerden veya onu çok uzun zaman sonrasına erteleyenlerden olmayız. Duyguları ateşleyen olaylar yaşandığında, bazı gençlerin kurtuluşun yakın olduğunu hissederek istikamete yöneldiğini veya tövbe etmek üzere olduğunu görürsünüz. Ancak zaferin yasaları ve çaba gerektiren sebepleri olduğunu fark ettiğinde gevşer ve eski haline döner. Ona deriz ki: "Kim topukları üzerinde gerisin geri dönerse, Allah’a hiçbir zarar veremez. Allah, şükredenleri mükafatlandıracaktır" (Al-i İmran Suresi: 144). "Eğer yüz çevirirseniz, yerinize sizden başka bir toplum getirir; sonra onlar sizin gibi olmazlar" (Muhammed Suresi: 38). Öyleyse gel! Yüz çevirme, yönel. Tövbeni, Allah’ın bir gün izin vereceğine kesin olarak inandığımız o zaferin sebeplerinden biri kıl. Üzerinde çalışmamız gereken şey, Müslümanların duygularını harekete geçiren olayları değerlendirmektir. Bu olayları imani bir yükleme yapmak, çalışma azmini yükseltmek, hak ile batılın arasını ayırmak ve mazlumlara elimizden geldiğince, uzun soluklu bir kararlılıkla yardım etmek için kullanmalıyız. Dinine hizmet edeceğin bir projen olmalı. Nasıl mı? Nereden başlayacağım? Yapabilir miyim? Vallahi kardeşlerim, insanların Rablerine olan sevgileri, O’nu yüceltmeleri ve dinleriyle gurur duymaları üzerinde ne kadar büyük bir etki oluşturulabileceğini bizzat görüyorum. Tüm bunlarda Allah’ın bereketini görüyoruz. Ve bu, zafer yolunun başlangıcıdır. Tüm bunların anahtarı, kalbine dinin için bir dert düşmesi, peşinden gaflet gelmeyen bir uyanışın yerleşmesidir. Sen nefsinle ve arzularınla cihat edersen, Allah sana ulaştıran yolları gösterir: "Bizim uğrumuzda cihat edenleri elbette yollarımıza iletiriz. Şüphesiz Allah, iyilik edenlerle beraberdir" (Ankebut Suresi: 69). Özetle: "Yakında Aksa'da namaz kılacak mıyız?" sorusu, gökyüzünden bir göktaşının ne zaman geçeceği gibi bizim rolümüzün olmadığı bir bilgi sorusu değildir. Aksine, cevabın bir parçası biziz. Allah’ım, senin yardımını hak etmek için sana itaat etmemiz konusunda bize yardım et.
Bu soru şuna benzer: "Bir binanın dördüncü katını inşa etmek için ne yapmalıyım?" Cevap basittir: İlk üç katı inşa etmelisin.
Pek çok Müslüman ülkede insanlar, dinden başka bir amaç gütmeyen ve insanların iyiliğini isteyen samimi davet dilini hala kabul etmektedir. Bu, Allah'ın dinine olan gayretimizle, insanlardan bir beklenti içine girmeden veya onlardan korkmadan Allah'a davet etmemiz için bir fırsattır. Bazı ülkelerin başına geldiği gibi, bir gün gelebilir ki birikmiş sorunlar etkisini gösterir ve insanlar bu dili kabul etmez hale gelir. Öyle ki, birine Allah sevgisi hakkında bir broşür verirsiniz, kabalıkla geri çevirir... Ona nasihat edersiniz, alayla karşılık verir... Bir işe başvurursunuz, dindarlığınızın dışa yansıyan belirtileri yüzünden reddedilirsiniz... Halka açık bir yere gidersiniz, size alaycı veya şüpheci gözlerle bakarlar...
İşte o zaman, bir durgunluk ve tembellikten sonra davet çalışmalarında canlanabilirsiniz; ancak bu hareketliliğiniz bir bakıma kendi kişisel varlığınızı korumak için olacaktır! Daha önce Allah'ın haramlarının çiğnenmesi, sınırlarının zayi edilmesi, dininin terk edilmesi ve Peygamberinin (Allah'ın selamı ve bereketi onun üzerine olsun) sünnetinden yüz çevrilmesi sizi harekete geçirmemişti. Fakat insanların sizden uzaklaşması, size kötü davranması ve kapıları yüzünüze kapatması sizi harekete geçirdi... Kişiliğinizin merkezinden saldırıya uğradığınızı hissetmeniz sizi tetikledi.
Şundan tamamen emin olun ki; Allah'ın dini için duyulan gayretle, sadece O'nun rızası için yapılan davet; o gün hem Allah hem de kendiniz için (birlikte) yapacağınız davetten daha ihlaslı, daha bereketli ve daha güzel meyvelidir! Şundan da emin olun ki; siz ne kadar gizlemeye çalışsanız da insanlar yüz hatlarınızdaki ve ses tonunuzdaki farkı hissedeceklerdir!
Şundan da emin olun ki; bolluk ve refah günlerinizde Allah yolunda çalışsaydınız Allah sizin heybetinizi herkesin kalbine yerleştirebilirdi; ancak o gün geldiğinde kendi içinizde sarsılmış olacak, kendinize aşağılık bir gözle bakacak ve insanlardan korkacaksınız. Tüm bunlar, eğer davet yolunu seçerseniz geçerlidir; zira şeytan, kırgınlığınızı kullanarak sizi nefsinizi tercih etmeye ve davetten tamamen uzaklaştırmaya çalışabilir, hatta sizi istikametinizden saptırıp gafillerden olmaya sürükleyebilir!
Davet için çapı bir metre olan bir alan mevcutken, kendimizi yarım metreye hapsetmemiz doğru değildir! Refah günlerinde faydasız işlerle harcadığımız zamana yarın pişman olacağız.
Batı ülkelerindeki Müslümanlar, başkalarını davet etmede kusurlu davranıp dünya ile meşgul oldular; ne zaman ki Müslümanları suçlu durumuna düşüren olaylar yaşandı, işte o zaman kendilerini savunmak ve İslam'ın güzelliklerinden bahsetmek için harekete geçtiler. Hatta bazen insanların hoşuna gitsin diye süsleyerek veya çarpıtarak anlattılar! "Eğer onlar kendilerine verilen öğütleri yerine getirselerdi, bu onlar için daha hayırlı ve (imanlarını) daha da pekiştirici olurdu" [Nisa Suresi: 66]. Eğer Allah'ın dinine insanlardan bir beklenti veya korku duymadan davet etselerdi, bu hem Allah katında hem de insanlar nezdinde daha çok kabul görür ve saygı uyandırırdı.
Şimdi harekete geçin, Allah'a sadece Allah için davet edin... Ve "Bollukta Allah'ı tanı ki, darlıkta da O seni tanısın." Bu mesaj sadece "dindar" erkek ve kadınlara değil, Allah'ı ve Resulünü seven ve dini için gayret duyan herkesedir.
Bazılarımız Allah yolunda imtihan ediliriz... Bu imtihan kişinin ruhunda derin bir iz bırakır: İyiliği emredip kötülükten sakındırmaktan geri durma, batıla ve ehline karşı durmada gevşeklik... Kişi bu geri çekilmeyi "hikmet" olarak görür. Günler geçer, Allah'ın haramlarının daha fazla çiğnendiğini, sınırlarının yok edildiğini, dininin terk edildiğini ve yeni nesillerin fıtratının kirlendiğini görür... Kendini bir yol ayrımında bulur:
Aynı zamanda hikmet ile boyun eğme arasındaki farkı kavramalıdır; hikmet bahanesiyle dünyaya meyledip dinine hizmetten yüz çevirmemeli ve gayretin kalbinden akıp gitmesine izin vermemelidir. Mümin, izzet ve onur olmadan yaşayamaz... Hattab oğlu Ömer (Allah ondan razı olsun) ne doğru söylemiştir: "Cesaret ve korkaklık erkeklerdeki fıtri özelliklerdir; cesur olan tanıdığı ve tanımadığı için savaşır, korkak olan ise annesinden ve babasından bile kaçar" [İbn Ebi Şeybe]. Allah'ım, bize hem afiyet hem de kalp diriliği ver.
Bazıları dilleriyle kötülüğe engel olmaya güçleri yettiği halde cimrilik eder ve kalple buğz etmenin yeterli olduğunu sanırlar. Halbuki hadis şöyledir: "Sizden kim bir kötülük görürse onu eliyle değiştirsin, eğer gücü yetmezse diliyle, ona da gücü yetmezse kalbiyle; bu ise imanın en zayıfıdır" [Müslim, 49]. Peygamber Efendimizin (Allah'ın selamı ve bereketi onun üzerine olsun) "Eğer gücü yetmezse" ifadesine dikkat edin. Bir dereceden bir sonrakine ancak güç yetmediği takdirde inilebilir.
Üniversite öğrencileriyle olan kültürel boşluk, eğitimcilerin ve ıslahçıların dikkat etmesi gereken olgulardan biridir. Sizin herkes için apaçık ve bilinen sandığınız bir şey, onların çoğu için öyle olmayabilir! Bir üniversite hocası olarak hem özel hem de devlet üniversitelerinde ders vermiş ve kültürel konferanslar sunmuş biri olarak bu durumu açıkça gözlemledim.
Bir kısa sınavda soru şuydu: "Aşağıdaki pıhtılaşma önleyici ilaçlardan hangisi ağız yoluyla verilebilir?" Doğru seçenek olan (warfarin) ile birlikte diğer seçenekleri ve araya da (Stalin) ismini koydum; hani şu meşhur (veya meşhur olduğunu sandığım!) eli kanlı komünist lider. Bazıları cevap olarak (Stalin)'i seçti! Bunu başka bir sınıfa şaka yollu anlattığımda, öğrencilerin Stalin'in kim olduğunu bile bilmediklerini görünce şaşırdım!
Başka bir üniversitede pozitiflik üzerine konuşurken, öğrendiğim ilk şeylerden ve en meşhur hadislerden biri olan "Sana fayda veren şeye hırslı ol (sarıl)" hadisini zikrettim. Öğrenciler hadisin devamını getirsin diye sustum ama getiremediler... Belki bazıları çekindi ama benim için çok açık olan bu hadisin onlar için temel bir bilgi olmadığı belliydi!
Burada asıl mesele kültürel boşluğa üzülmek değil, bunu eğitimciler için bir fırsat olarak görmektir: Sizin için çok basit olan bir bilgi, başkaları için öyle olmayabilir... Bu yüzden yayabileceğiniz ve öğretebileceğiniz hiçbir faydalı bilgiyi küçümsemeyin.
On milyonlarca insanı öldüren, süren ve işkence eden Stalin'in cinayetlerinden sonra komünizmin "herkesin" gözünden düştüğünü sanabilirsiniz; oysa çevrenizdeki bazıları hala komünist veya sosyalist söylemlerin kalıntılarından etkilenebiliyor. Sizin bildiğiniz sahih bir hadisi "herkesin" bildiğini sanabilirsiniz ama durum öyle değildir. Öğrencilerin "Sana fayda veren şeye sarıl, Allah'tan yardım dile ve aciz kalma. Eğer başına bir iş gelirse 'keşke şöyle yapsaydım şöyle olurdu' deme; 'Allah'ın takdiridir, O ne dilerse o olur' de" hadisini bilmemeleri o gün beni üzmüştü. Ancak daha sonra hadisi onlara yazdırırken ve not almalarını isterken büyük keyif aldım. Peygamber Efendimizin (Allah'ın selamı ve bereketi onun üzerine olsun) şu sözünü hatırladım: "Bizden bir şey işitip de onu işittiği gibi başkasına ulaştıran kimsenin Allah yüzünü ağartsın. Nice ulaştırılan kimse vardır ki, işitenden daha kavrayışlıdır" [Tirmizi, 2657]. Ve yine buyurmuştur: "Benden bir ayet bile olsa ulaştırın" [Buhari, 3461]. Bazen benim de başkalarından, onların bildiğimi sandığı ama benim ilk kez duyduğum şeyler öğrendiğim olmuştur. Bu yüzden kardeşlerim, bildiğimiz güvenilir ve faydalı hiçbir şeyi küçümsemeyelim... Pek çok kişinin kültürel sığlığına üzülüp kalmayalım; öğretelim ve öğrenelim. Zira bir mum yakmak, karanlığa bin kez küfretmekten daha iyidir.
Sen veya bir başkası, çok sayıda günah sahibi olabilir... Bu durum, İslam'ın ve Müslümanların hedef alındığını gördüğünde dinini savunmaktan geri durmanı gerektirmez. Aksine, senin bu savunman; Allah'ın günahlarını bağışlamasına, seni ibadetine muvaffak kılmasına, kalbine Kendi sevgisini, yüceliğini ve bağlılığını yerleştirmesine ve bu vesileyle sana İslam'ın izzetini rızık olarak vermesine sebep olabilir. "Kul, Allah'ın rızasına uygun, kendisinin pek önemsemediği bir kelime söyler de Allah onun vesilesiyle kendisini derecelerle yükseltir" [Sahih-i Buhari 6478]. Bu yükseliş sadece ahiretteki dereceler değil, aynı zamanda dünyadaki derecelerdir.
Allah'a ve dinine olan sevgini göster, kötülüğe karşı çık, günahlarının seni engellemesine izin verme; alay edenlerin alayına ve şevk kıranların moral bozmalarına aldırış etme. Razı edilmeye en layık olan Allah'tır... "Eğer Allah sizi azdırmak istiyorsa... O sizin Rabbinizdir ve O'na döndürüleceksiniz" [Hud Suresi: 34].
Bazen birimiz, özellikle de bir imtihanla sınanan kişi, Allah'ın kendisiyle beraber olduğunu hissetmek için olağanüstü bir kerametin gerçekleşmesini arzular. Ancak derinlemesine düşünüldüğünde, alimlerimizin dediği gibi: "İstikamet en büyük keramettir."
Ey Müslüman, bu zor zamanda sen dosdoğru olduğunda; insan ve cin şeytanları "gece gündüz hile kurarak" [Sebe Suresi: 33] birbirini takip ederken, hatta bazı merkezler bir saati bile boş bırakmamak için üç vardiya halinde çalışırken senin bu duruşun değerlidir.
Mesele sadece insani yeteneklerin sınırlarında da kalmaz, aksine: "Şeytanlar kendi dostlarına vahyederler" [En'am Suresi: 121]. Denildiği gibi: Şeytan onlar adına düşünür!
Medyaya milyarlarca harcıyorlar ve dünyada, önceliklerinin başına "Allah yolundan alıkoymayı" [Enfal Suresi: 36] koyan devasa bütçeli yüzlerce stratejik planlama merkezine sahipler... Askeri savaşlara milyarlar harcıyorlar: "Güçleri yeterse, sizi dininizden döndürünceye kadar sizinle savaşmaya devam ederler" [Bakara Suresi: 217]... Ayrıca seninle aynı soydan gelen, senin gibi İslami isimler taşıyan, hakkı batıla karıştıran ve kelimelerin yerlerini değiştirerek Kur'an'dan delil getiren insanlar da onlara yardım ediyor.
Tüm bunlara rağmen sen dininde sebat ediyor, Allah'ın emri üzere dosdoğru ilerliyorsun! Bundan daha büyük bir keramet ne olabilir? Bundan daha büyük bir olağanüstülük ne olabilir? "Onların hileleri dağları yerinden oynatacak türden olsa bile" [İbrahim Suresi: 46]... Buna rağmen onların hileleri imanını kalbinden söküp atamadı! Senin imanın dağlardan daha sağlam ve daha ağırdır! İşte tüm bu nedenlerle: İstikamet üzere sebat etmek en büyük keramettir.
Bu makalenin fikir kaynağı, zor bir durumda yanımda olan bir kardeşimle yaptığım sohbettir. Ona, Allah'ın beraberliğini müjdeleyen bir rüya görmeyi çok istediğimi söylediğimde, Allah ondan razı olsun, bana şu sözü hatırlatmıştı: "İstikamet en büyük keramettir."
Çoğu zaman birimiz dini durumunun "istikrarlı" olduğu yanılgısına düşer... İbadetlerde, huşuda, dinin zaferi için çalışmada, faydalı ilim talebinde, şüphe sahiplerine cevap vermede ve insanları Rablerine yaklaştırmada eksiklikleri olmasına rağmen; işine haram karışmasına, harama bakmasına, tesettüründeki gevşekliğe veya kadın-erkek ilişkilerindeki sınırlara dikkat etmemesine rağmen...
Tüm bunlara rağmen Allah Teala onu dininden saptırmamıştır; işte hala namaz kılıyor, oruç tutuyor, İslam'ı seviyor ve büyük günahlardan kaçınıyor (geçmişteki eksikliklerin büyük günah sayılmadığı varsayımıyla)... Dolayısıyla Allah Teala onu mahrum bırakmamış ve eksikliklerinden dolayı onu diniyle cezalandırmamıştır diye düşünür.
Bu zavallı kişi, içinde bulunduğu büyük mahrumiyetin farkında değildir! Oysa o, insanlık tarihinde "etkili bir şahsiyet" olabilirdi... Allah Teala'nın yeryüzündeki yardımcılarından biri olabilir, her gün bir sünneti ihya edip bir fitneyi yok edebilir, bir şüpheyi çürütebilir, bir batılı susturabilir, bir gafili uyandırabilir, uzaklaşmış birini yakınlaştırabilir, hidayeti yayabilir ve cehalet ile arzuların öldürdüğü ruhları canlandırabilirdi.
Allah'ın onu yüce toplulukta (Mele-i Ala) anması ve gök ehlinin, onun Allah'ın dinine yardım ettiğini ve Allah'ın onu sevdiğini görerek onu kutlaması mümkün olabilirdi. Öncülerden, sıddıklardan ve Allah'a yakınlaştırılmış olanlardan olabilirdi... Hesapsız ve azapsız cennete girenlerden olabilirdi...
Tarihte bir dönüm noktası olabilir ve Allah onun çabasına kıyamet gününe kadar sürecek mübarek bir kabul ve etki yazabilirdi... Tüm bunlar onun için mümkündü... Ama o, daha aşağısına razı oldu; hatta bu yüce hedefler aklına bile gelmedi ya da bir süre gelip sonra unutuldu!... Yıllarca sabah namazına geç kalmakla, çok yemek yeme arzusuyla ve bunun getirdiği tembellik ve uykuyla, okulda veya iş yerindeki karşı cinsle olan imtihanlarla boğuşup durdu!
Oysa başkaları, Allah'ın kendileriyle dini yücelttiği, derecelerinin en yükseklere çıktığı ve üzerlerine ebediyen Alemlerin Rabbinin rızasının indiği kimseler oldular... Onlar Firdevs cennetindeki yerlerini ayırttılar... Eğer mahrumiyet bu değilse, mahrumiyet nedir?! Eğer bu bir ceza değilse, ceza nedir?! Sonunda cennete girebilir ama Allah'ın "Aldanma Günü" [Tegabun Suresi: 9] olarak adlandırdığı o günde, o büyük kaybı hissetmenin acısını yaşadıktan sonra... Kötülük yapanın kötülüğüne pişman olduğu, iyilik yapanın ise iyiliğini artırmadığına pişman olduğu o günde.
Seni bekleyen muazzam ufuklar var... Gafletlerin seni onlardan alıkoymasına izin verme. Yüce lezzetler var, onlara hiçbir şeyi bedel olarak kabul etme. Yüksek makamlar var, aşağısıyla yetinme. Ömür kısa, uzun emeller seni aldatmasın. Ey Rabbimiz, pişman olmadan önce rahmetinle bizi kendimize getir.
Başkalarının sizin hakkınızdaki düşüncelerinden, sözlerinden ve kınamalarından etkilendiğinizde... Pusulayı kaybettiğinizde: Bir iş yapar veya bir duruş sergilersiniz, övenler sizi övünce sevinirsiniz; kınayanlar kınayınca pişman olursunuz. Durumu düzeltmek için başka bir tavır alırsınız, bu sefer başkaları sizi kınar ve dün övenler bugün yermeye başlar. Ruhunuz ve zihniniz darmadağın olur, ne yapacağınızı bilemezsiniz...
İşte o an Allah Teala'nın şu sözünü okuyun: "Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse, bilsin ki Allah öyle bir kavim getirecektir ki, Allah onları sever, onlar da Allah'ı severler. Müminlere karşı alçak gönüllü, kafirlere karşı izzetlidirler. Allah yolunda cihat ederler ve hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar. Bu, Allah'ın bir lütfudur, onu dilediğine verir. Allah, lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir." [Maide Suresi: 54].
"Allah onları sever": Allah bir kullarını sevdiğinde, onlara o sevginin inceliklerini ve işaretlerini gösterir; kullar da bununla tarifsiz bir huzur bulurlar. Bu sevgiyi hissetmek, onların sükunetinin, sebatının ve gücünün kaynağıdır. Bu sevgiyi korumak için her şeyi yapmaya hazırdırlar ve Allah'ın sevgisini kaybetmelerine veya O'nun beraberliğini hissetmelerine engel olacak her türlü eylemi kesinlikle reddederler.
"Onlar da Allah'ı severler": Öyle bir sevgi ki kalplerini tamamen doldurmuştur; insanların onlara bakışını düşünmek bu sevgiyle yarışamaz. Kimsenin rızasını kazanmayı veya öfkesinden ve kınamasından kaçınmayı bu sevginin önüne koymazlar. Aksine, Allah'a olan sevgileri duygularına, duruşlarına, herkese ve her şeye bakışlarına hükmeder. Başkalarını sevmeleri veya onlara buğzetmeleri de bu temel üzerinedir. Bu sevgi, ortak kabul etmeyen, hükmeden ve yöneten bir sevgidir.
"Müminlere karşı alçak gönüllüdürler": Çünkü kalplerindeki mümin sevgisi, Allah Teala'ya olan sevgilerine bağlıdır. Müminlere karşı gösterdikleri bu tevazu, kınanmayı önemsememelerinin kibir veya gururdan değil, imandan kaynaklandığının delilidir.
"Kafirlere karşı izzetlidirler": Kafirler galip görünse ve izzet onlardaymış gibi dursa bile, müminlerin kalbindeki Allah sevgisi bir üstünlük ve güven kaynağıdır; ruhları asla yenilmez ve kırılmaz.
"Allah yolunda cihat ederler": Kalpleriyle, dilleriyle ve elleriyle. Kafirlerle, münafıklarla, onların batıllarıyla ve bozgunculuklarıyla mücadele ederler. Bu cihatlarının akıntıya karşı kürek çekmek olabileceğini ve kendilerini birçok fedakarlığa maruz bırakabileceğini bilirler.
Buna rağmen: "Hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar": Bu kınayan kişi, sizi yıldırmak, pişman etmek veya halinize sevinmek isteyen bir batıl ehli olabilir. Ya da sizi seven, kötülüğü engellerken veya batılla savaşırken "kaybettikleriniz" için size acıyan ve korkan bir Müslüman dostunuz olabilir. Kimden gelirse gelsin ve motivasyonu ne olursa olsun, bu kınamaların hiçbiri samimi müminlerin duruşunu etkilemez. Eğer duruşları Allah sevgisinden kaynaklanıyorsa ve fedakarlıkları O'nun rızası içinse, korku duymazlar, pişmanlık yaşamazlar ve geri adım atmazlar. Kendileri için endişelenen şefkatli bir dostun kınaması bile, eğer Allah'ın mizanında haksız bir kınama ise onları yolundan döndüremez.
Bu yüzden ayetteki genel ifadeye dikkat edin: "Herhangi bir kınayanın kınaması". Kınamalara karşı gösterilen bu kararlılık ve yüz çevirme, uğruna fedakarlık yaptıkları dine olan yakini inançlarının ve azimlerinin gücünün kanıtıdır.
"Bu, Allah'ın bir lütfudur, onu dilediğine verir": Kalbin Allah sevgisi üzerinde toplanması, oraya buraya dağılmaması, şunun bunun rızasını kazanmak için parçalanmaması, birinin kınamasıyla pişmanlık duymaması Allah'ın bir lütfudur. Aksine mümin, kınayanların tavırlarını yönlendiren, etkileyen ve onların yolunu düzelten kişi olur; hatta dün onu kınayanlar, bir gün gelip ona teşekkür ederler. Bu tamamen Allah'ın bir lütfudur; bunu talep edip ona nail olan ne mutludur.
"Allah, lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir": İnsanların anlık sevgi, nefret, övgü veya yergilerinden etkilenmeyecek kadar yüce bir genişlik; sarsılmaz inancın sonuçlarını ve müminlerin kalbindeki Allah sevgisinin derinliğini bilen bir ilim.
Eğer O'na isyan edersem, Allah'a karşı bana kim yardım eder?! Salih peygamber (Allah'ın selamı üzerine olsun) kavmiyle tartışırken şöyle demiştir: "Eğer O'na isyan edersem, Allah'a karşı bana kim yardım eder? Sizin bana katkınız, zarardan başka bir şey olmaz." [Hud Suresi: 63]. Bu söz, kendisini dünyalık vaatlerle veya tehditlerle kandırıp, insanların sömürülmesine ve bozulmasına göz yummasını isteyen zalimlere karşı her samimi davetçinin söylemesi gereken sözdür: Eğer O'na isyan edip size itaat edersem, Allah'a karşı beni kim korur?
Eğer O'na isyan edersem ve O da beni başarıdan mahrum bırakıp basiretimi kör ederek cezalandırırsa, hem O'nun katında hem de insanların gözünde beni sonsuza dek düşürecek utanç verici işler yaparsam bana kim yardım eder? Eğer O'na isyan edersem ve bu yüzden çocuklarımın, en yakınlarımın, hatta kendi nefsimin saygısını kaybedersem bana kim yardım eder? Eğer O'na isyan edersem ve üzerime ölümü arzulayıp da bulamayacağım dermansız bir hastalık musallat ederse bana kim yardım eder? Eğer O'na isyan edersem ve Allah'ı gazaplandırarak rızanızı kazandığım halde, O sizi başıma musallat ederse ve siz bana zulmederseniz bana kim yardım eder? Eğer O'na isyan edersem ve beni kötü bir sonla ansızın öldürürse, O'nun huzurunda durduğumda ne bir savunucum ne de bir yardımcım varken O'na ne derim, hangi yüzle huzuruna çıkarım?
Tüm bu durumlarda bana ne faydanız dokunacak? Aksine, "Sizin bana katkınız, zarardan başka bir şey olmaz." Bana sadece hüsran katarsınız... Ben de siz de "Kulları üzerinde mutlak hakim olan" Allah'ın kudreti altındayız. Öyleyse gidin; bu gerçeği kendisi ve sizin hakkınızda bilmeyenleri kandırmaya, korkutmaya ve pazarlık yapmaya çalışın!
Sık sık fitnelere ve şehvetlere düşen kişinin kalbinin karardığını söyleriz, ancak bu gerçeğin sadece yarısıdır! Diğer yarısı da en az o kadar önemlidir: Fitnelere direnen kişi anlık bir ödül kazanır: Beyaz bir leke!
Bir fitneyle karşılaştığınızda üçüncü bir ihtimal yoktur: Ya beyaz bir leke ya da siyah bir leke. "Ne lehime ne aleyhime" gibi bir durum söz konusu değildir. İşte anlık ödül buradadır! Bir şehvete veya fitneye direndiğinizde, kendinizi sadece ahiret sevabıyla veya "Allah için bir şeyi terk edene Allah daha hayırlısını verir" vaadiyle teselli etmeyin. Aynı zamanda o an kalbinizde oluşan beyaz bir leke vardır. Bu leke, sizi bu karmaşık dünyada doğruyu yanlıştan ayıran, Allah'a bağlanmanın lezzetini hisseden, Allah'ın içine huzur, özlem, sevgi, din, kitap ve Resulullah (Allah'ın selamı ve bereketi onun üzerine olsun) sevgisi döktüğü o "beyaz kalpli" insanlardan biri olmaya hazırlar.
Allah Teala sizi fitnelerle imtihan edip onlara karşı sabretmenizi sağladığında, bilin ki O sizi dinde beyaz bir kalp gerektiren onurlu bir makama hazırlıyor demektir. Bu elbette şehvetlerin etrafında dolaşmak anlamına gelmez, ancak karşılaştığımızda sabretmek anlamına gelir. Öte yandan, fitneyi kabul etmenin ve ondan zevk almanın peşin bir cezası olduğunu unutmayın: Sizi o asil duygulardan mahrum bırakan, yerine şehvet ve şüphe fitneleri içinde dağılmışlık ve kaybolmuşluk getiren siyah bir nokta.
Bu manalar İmam Müslim'in rivayet ettiği bir hadiste şöyle açıklanmıştır: Resulullah (Allah'ın selamı ve bereketi onun üzerine olsun) buyurdu ki: "Fitneler kalplere, hasır lifleri gibi teker teker sunulur." Yani hasırın dokusu gibi birbirine geçmiş ve peş peşe gelirler. "Hangi kalp onları içerse (kabul ederse), onda siyah bir nokta oluşur." Yani ona karşı koymayan kalbe siyah bir leke atılır. "Hangi kalp de onları reddederse, onda beyaz bir nokta oluşur." Direnen ve sabreden kalbe ise beyaz bir leke atılır. "Sonunda kalpler iki çeşit olur: Biri mermer gibi bembeyazdır; gökler ve yer durduğu müddetçe hiçbir fitne ona zarar veremez." Fitnelere karşı sabreden kalp, Safa tepesinin beyazlığı gibi bembeyaz olur ve sonraki fitnelere karşı, ilkinden büyük olsalar bile, güçlü bir bağışıklık kazanır. "Diğeri ise siyah ve bozdur, ters çevrilmiş testi gibidir." Kalp kül renginde kararır. "Ters çevrilmiş testi" demek, ağzı aşağı gelmiş kap demektir. Bu kaba bir tanker dolusu su getirseniz, o ters duran kaba bir damla su girebilir mi? Hayır! İşte fitneleri kabul eden, onlara karşı koymayan ve kararan kalp de bu ters dönmüş kap gibi olur. Ona ayetler, hadisler, şiirler, sahabe hayatları ve etkileyici hikayeler getirseniz de kılı kıpırdamaz! Çünkü o kalp artık ters dönmüştür, Allah korusun. "Hevasına (arzularına) uyan şeyler dışında ne bir iyiliği tanır ne de bir kötülüğü reddeder." (Müslim, 144). Hayatındaki itici gücü ve hüküm verme ölçüsü sadece nefsinin arzuları olur.
Fitnelere direndiğinizde ve kendinizi onlardan koruduğunuzda, Allah'ın lütfuyla bu korkunç sondan kurtulduğunuzu ve kalbinizin beyazlığıyla anlık bir ödül aldığınızı hatırlayın; bunu asla unutmayın ve bu beyazlıktan vazgeçmeyin.
Bir ayeti veya hadisi ezberlemek ile onlara tüm kalbinle inanmak arasında büyük bir fark vardır. Öyle yüce bir hadis vardır ki... Ona tam manasıyla inandığında, ayakların yeryüzünde yürürken kalbin Arş'a bağlı olur; Allah'tan başkasından bir şey ummaz ve O'ndan başkasından korkmazsın. Çünkü o zaman bilirsin ki; iş yerindeki müdürün, sana tuzak kuran meslektaşın, üniversitedeki profesörün, sana mali yükler yüklemeye çalışan herhangi bir devlet memuru, zengin akraban, seni sevenler, senden nefret edenler, seni destekleyenler, sana karşı olanlar, senden hoşlanmayanlar ve seni kıskananların tamamı... Hem gerçek hayatta hem de sosyal medya sayfalarında... Ve milyarlarca insan... Bunların hepsi... İstisnasız hepsi... Yüce Allah'ın boyun eğdirilmiş kullarıdır. Kalpleri O'nun -şanına yakışır şekilde- iki parmağı arasındadır; O'nun izni olmadan sana ne bir fayda verebilirler ne de bir zarar dokundurabilirler.
Eğer bir hayır istiyorsan, onu kullarının üzerinde mutlak güç sahibi olandan iste; eğer kulların şerrinden korkuyorsan, onların Efendisi olan Allah'a sığın. Bunlar hakikatlerdir... Bu konudaki ayetler açık ve kesindir, yoruma kapalı değildir ve hükümleri kaldırılmamıştır. Hadisler ise sahihtir. Şimdi sıra sende; bunlara tam bir teslimiyetle inanmalısın. İşte o zaman, bu boyun eğdirilmiş güçlerden hangisi seni korkutabilir, seni tamaha düşürebilir, onurunu satın alabilir veya niyetini mutlak Galip olan Allah'a ihlastan çevirip seni gösterişe veya aciz kullara yaranmaya itmek için kalbine giden bir yol bulabilir?
Bunlar gerçektir... Eğer bunlara inanırsan, kalbinin paramparça olmuş kısımları bir araya gelir, tespih taneleri gibi düzene girer ve dağınıklığı Aziz ve Celil olan Allah'ın huzurunda toparlanır. Yıllar önce çok zor ve korkutucu bir durumdan geçtiğim günü hatırlıyorum... Sonra aniden bu hadisi hatırladım... Sanki varlığımın kapısını çaldı ve darmadağın olmuş kalbimi topladı; onu sadece Allah'ın huzurunda birleştirdi.
Bunlar, insanın varlığında devrim yaratan yüce kelimelerdir... Allah'ın elçisi -Allah'ın selamı ve bereketi onun üzerine olsun- bu sözleri, binek üzerinde arkasında oturan bir çocuğa (Abdullah bin Abbas'a) kişiliğini inşa etmesi için öğretmiştir. Biz yetişkinlerin de kişiliklerimizi bu temel üzerine yeniden kurmamız gerekir. Zira çok şey kaçırdık; bu hadisten gafil olduğumuz için ömrümüzden, düşüncemizden, emeğimizden ve sağlığımızdan çok şey kaybettik. Belki onu ezberledik ama bu sefer ona... tam inanmaya ihtiyacımız var! Peygamberimiz -Allah'ın selamı ve bereketi onun üzerine olsun- şöyle buyurmuştur: "Ey çocuk! Sana bazı kelimeler öğreteceğim: Allah'ı koru (emir ve yasaklarına riayet et) ki Allah da seni korusun. Allah'ı koru ki O'nu karşında bulasın. Bir şey isteyeceğin zaman Allah'tan iste. Yardım dileyeceğin zaman Allah'tan yardım dile. Bil ki, bütün ümmet sana bir fayda sağlamak için bir araya gelse, Allah'ın senin için yazdığından başka bir fayda sağlayamazlar. Eğer sana bir zarar vermek için toplansalar, Allah'ın senin için yazdığından başka bir zarar veremezler. Kalemler kaldırılmış, sayfalar kurumuştur." [Tirmizi, 2516].
Nefsin seni ne zaman bir günaha çağırsa hatırla: Yaralı ümmetin, onun derdiyle dertlenecek ve izzet yolunu arayacak birini bekliyor! Senin günahın ve gafletin, seni ümmetin üzerinde yeni bir yük haline getirir... Allah'tan kork, çünkü bu yük neredeyse ümmetin belini kıracak!
Yukarıdaki bu sözler, bir kardeşimin bana gönderdiği hoş bir hikayeye vesile oldu. Şöyle diyordu: "Bir süre önce bir arkadaşım, senin de içinde olduğun harika bir hikaye anlattı, bugün onu sana aktarmak istedim." Bana şunları söyledi: "Güvenilir bir kişi, evli bir kadınla tanışan Filistinli bir gençten bahsetti. Aralarında sosyal medya üzerinden bir ilişki başlamış, yazışıyor ve telefonlaşıyorlarmış. Kadın onu yanına çağırıyormuş. Allah'ın hikmeti! Ne zaman gitmeye niyetlense bir engel çıkıyor ve gidemiyormuş. Her seferinde böyle olmuş. Nihayet bir gün kadın, kocasının yolculuğa çıktığını ve evde yalnız kaldığını haber vererek onu çağırmış. Genç nefsine uymuş, bir taksi tutmuş ve yola çıkmış. Yoldayken (ve günaha doğru giderken) -hayal et doktor, neyi hatırlamış?!- Şöyle diyor: Doktor İyad Kunaybi'nin şu sözünü hatırladım: [Nefsin seni ne zaman bir günaha çağırsa hatırla; yaralı ümmetin onun derdiyle dertlenecek ve izzet yolunu arayacak birini bekliyor. Senin günahın ve gafletin seni ümmetin üzerinde yeni bir yük haline getirir... Allah'tan kork, çünkü bu yük neredeyse ümmetin belini kıracak!] Bunun üzerine kendime geldim ve geri döndüm, kadını da her yerden engelleyip sildim."
Bak ey doktor, tek bir kelime bir müminin kalbini nasıl dizginledi ve onunla günah arasına nasıl girdi... Devam et ey sevgili babamız, sen bir nöbet yerindesin!
Ben de diyorum ki: Neden asla ümitsizliğe düşmememiz gerektiğini görüyor musunuz? Sözün etkisine neden derinden inandığımı ve neden bıkmadan usanmadan çalışmamız gerektiğini anlıyor musunuz? Muhammed'in -Allah'ın selamı ve bereketi onun üzerine olsun- ümmetini neden bu kadar sevdiğimi ve ne kadar uzaklaşmış görünürlerse görünsünler evlatlarından neden ümidimi kesmediğimi anlıyor musunuz? İşte bu yüzden ümmetimizin meselelerini yayıyoruz ki dertler gayrete dönüşsün ve haramlardan uzaklaşılsın. Allah'ım, bu kulunu sabit kıl, kalbine güç ver, onu helal olanla yetindir; onu ve tüm Müslüman gençleri ve kızlarını koru.
Allah takdir etti ki, İstanbul'dan Ürdün'e dönüş uçağımı kaçırdım. Bir sonraki uçuşu beklemek üzere bir arkadaşımın evine gittim. Orada 16 yaşındaki oğluyla sohbet ederken ona: "Burada kadınların fitnesiyle imtihan oluyor musun?" diye sordum. Bana: "Hem de çok" dedi. Ben de ona: "Sana bu konudaki tecrübemi ve Allah'ın bana bu hususta neler ihsan ettiğini anlatayım" dedim. Genç kardeşlerimin de faydalanması için ona anlattıklarımı burada tekrar ediyorum.
Öncelikle ey gençler, bir Müslüman kendisini fitneye maruz bırakmamalıdır. Yani fitnelerin olduğu bir yere kendi ayağınla gidip "Ben dayanırım" dememelisin. İmanını bu şekilde test etme. Nice insan kendisini fitnelere maruz bıraktığı için ayağı kaymış ve sapıtmıştır. Kıyamet günü münafıklara şöyle denilecektir: "Fakat siz kendi başınızı fitneye soktunuz" [Hadid Suresi: 14]. Yani fitneye düşene kadar kendinizi ona maruz bıraktınız. Ancak diyelim ki, gerçekten fitnelerin yoğun olduğu bir yerde bulunmak zorunda kaldınız... O zaman nasıl davranmalısınız?
Ürdün'de lisans eğitimim sırasında ve doktora öncesi çalışma hayatımda fitnelere maruz kalma durumum azdı. Karşı cinsle iletişim kurma ihtiyacı düşüktü; bir iletişim olduğunda ise gözlerimi haramdan sakınır, derslerime ve işime odaklanırdım.
Daha sonra Amerika'daki Houston Üniversitesi'nden doktora yapmak için burs kazandım. Bursun mahiyeti, çok düşük bir ücretle doktora yapmam ve asistanlık görevim karşılığında üniversiteden maaş almam üzerineydi. Asistanlık yapmam demek, kız ve erkek öğrencilerle iletişim kurmamı gerektiriyordu. Öğrencilerin gruplara ayrıldığı bir laboratuvarı yönetiyordum. Ben ve danışman profesör, laboratuvarın başında onlara bazı hastalık vakaları verirdik; sonra onlara bu vakaları tartışmaları ve en uygun tedaviyi bulmaları için süre tanırdık. Bu sırada öğrenciler bize sorular sorar, biz de cevaplayıp onları uygun kaynaklara yönlendirirdik. Ardından her gruptan bir temsilci sunum yapar, tedaviyi anlatır ve biz de performanslarını değerlendirirdik. Bazen de eczacılık sektöründen uzmanlar mesleki ufukları anlatmak için ziyarete gelirlerdi.
Bu süreçte görevimi yapıyor, gözlerimi haramdan sakınıyor, resmi davranıyor ve yardımcı oluyordum. Bu durumda olan şudur: Bazı Batılı kadınlar sizdeki bu iffeti ve ahlakı gördüklerinde merak duyarlar, hatta bazen sizdeki bu vakur duruşu kırma isteği hissederler. Yani bu yüksek duruşu bozmak onlar için adeta bir meydan okuma haline gelir.
Bu tür girişimlere maruz kaldım. Tepkim, Rabbime sığınarak şöyle demek oldu: "Eğer onların tuzaklarını benden uzaklaştırmazsan, onlara meyleder ve cahillerden olurum" [Yusuf Suresi: 33]. Kendi güç ve kuvvetimden sıyrılıp Allah'a sığındım ve O'ndan beni sabit kılmasını istedim. Bu birincisiydi.
İkincisi: Fitneden adeta kaçarcasına uzaklaştım. İnsan bazen kendi kendini kandırıp: "Ne yapayım Allah'ım, bunlarla muhatap olmak zorundayım" diyebilir ve kalbinde fitnenin ayağına gelmiş olmasından gizli bir sevinç duyabilir. Ben böyle yapmadım, kendimi kandırmadım. Aksine, bana yakınlaşma çabalarının olduğu laboratuvar saatlerini, doktora programındaki bir kadın meslektaşımla değiştirdim. Böylece kendimi ayartılma mekanlarından uzaklaştıracak bir görev üstlendim. Mümin fitnenin etrafında dolaşmaz, fitne ona gelirse ondan kaçar.
Amerika'da güzel bir İslami atmosferi olan bir caminin yanında oturdum. Ancak binadaki tüm sakinler Müslüman değildi. Otoparktan daireme giderken bir havuzun yanından geçiyordum ve bu yıllarca sürdü. Allah'ın yardımı ve başarısı sayesinde o havuza ve içindekilere bir kez bile dönüp bakmadım.
Bakın gençler, benim de kusurlarım, eksiklerim ve zayıf noktalarım var; ben mükemmel biri değilim, vallahi değilim. Ancak özellikle şehvet fitnesine karşı çok dikkatliydim çünkü bu sebeple kalbimin körelmesinden, Allah'ın dininden nefret eder hale gelmekten ve şu ayette müjdelenenlerden mahrum kalmaktan korkuyordum: "Fakat Allah size imanı sevdirdi ve onu kalplerinizde süsledi; küfrü, fıskı ve isyanı da size çirkin gösterdi" [Hucurat Suresi: 7].
Kendi kendime: "Bunlar küçük günahlar, salih amellerle telafi ederim" diyebilirdim. Ama hayır, çünkü biliyordum ki bu küçük günahların uğursuzluğuyla kalbim kayabilir ve Allah'ın indirdiklerinden hoşlanmamak gibi kalbi büyük günahlara sürüklenebilirdim. Batı'da yaşayan ve fitnesi şehvetle başlayıp sonra şüphelere dönüşen birçok Müslümanın başına gelen budur. Kalp aynası kirlendiği için artık eşyayı olduğu gibi göremez oldular; İslam'ı güzel, küfrü ise çirkin göremez hale geldiler. "Onlar yoldan sapınca, Allah da onların kalplerini saptırdı. Allah, fasıklar topluluğunu hidayete erdirmez" [Saf Suresi: 5].
İşte en çok korktuğum ve sakındığım şey buydu. Buna karşılık başka zayıf noktalarım var ve Allah'tan af ve afiyet diliyorum. Fitnelerin ortasında gözlerimi sakınırken Peygamberimizin (Allah'ın selamı ve bereketi onun üzerine olsun) şu sözünü hissediyordum: "Fitneler kalplere, hasır lifleri gibi teker teker sunulur. Hangi kalp onlara kapılırsa onda siyah bir leke oluşur. Hangi kalp de onları reddederse onda beyaz bir nokta oluşur. Sonunda kalpler iki çeşit olur: Biri mermer gibi bembeyazdır, gökler ve yer durduğu müddetçe ona hiçbir fitne zarar vermez. Diğeri ise ters çevrilmiş siyah bir testi gibidir; ne iyiyi bilir ne de kötüyü reddeder, sadece kendisine içirilen heva ve hevesini tanır" (Müslim, 144).
Ard arda fitneler geldi... Onları reddettim... Sonrasında sanki üst üste güçlendirici aşı dozları almış gibi bir bağışıklık hissettim. İnanıyorum ki Allah, terk ettiğim şeyler karşılığında bana çok daha hayırlısını verdi. Fitne dolu ortamlarda yaşayıp gözünü sakınan ve iffetini koruyan bir öğrenci, enerjisini faydalı ilimlere vermeye, o alanda uzmanlaşmaya ve bu değerlere sahip olmayan inançsızlardan veya diğerlerinden üstün olmaya daha yakındır. Allah bize bunu lütfetti ve sonra beni hayırlı bir eşle nasiplendirdi, Allah ondan razı olsun. Allah'tan, kusurlarımız sebebiyle nimetlerini üzerimizden çekmemesini dileriz.
İşitme ve görme duyularını koruduğunda, kalbini korumuş olursun: "Çünkü kulak, göz ve kalp; bunların hepsi ondan sorumludur" [İsra Suresi: 36]. Kalbini, işitme ve görme yoluyla girecek günah lekelerinden korursun, böylece kalp aynası saf kalır. Bu da meseleleri hakikatiyle görmeni sağlar: "Ey iman edenler! Eğer Allah'tan korkup sakınırsanız, O size iyiyi kötüden ayırt edecek bir anlayış (furkan) verir" [Enfal Suresi: 29]. Hak ile batılı ayıracağın bir furkan... Allah sana dinini, kitabını sevme ve ona davet etme nurunu verir. Elbette gözü sakınmak ve iffet sebeplerden sadece biridir, her şey değildir ama çok önemli bir sebeptir.
Düşünün ki, bu fakir kul fitneler etrafını sardığında birazcık kaysaydı ve bu kayışı başka bağlılıklar ve ardı ardına sapmalar takip etseydi, Allah onu Kendi dinine davet etmek ve O'nu göstermek için istihdam eder miydi? Gözü sakınırken çekilen zorluk, sonra bir lezzete dönüşür; harama karşı üstün gelme lezzeti, şeytana ve kötü nefse karşı zafer kazanma lezzeti, Allah yolunda fedakarlık yapma ve O'nun sevgisini geçici zevklerin önüne koyma lezzeti. Sonra Allah'ın izniyle işler daha da kolaylaşır. "Allah, hidayete erenlerin hidayetini artırır" [Meryem Suresi: 76].
Gençler, bunları size övünmek için anlatmıyorum. Peygamberimiz (Allah'ın selamı ve bereketi onun üzerine olsun) şöyle buyurmuştur: "Hiçbiriniz, kendisi için istediğini kardeşi için de istemedikçe (tam manasıyla) iman etmiş olmaz" (Buhari, 13). Vallahi ben kendim için istediğimi sizin için de istiyorum. Biliyorum gençler, bu devirde fitneler çok şiddetli... Ama hatırla: Gözünü sakındığında bunu sadece kuru ve katı kurallara uymak için yapmıyorsun. Sen, seni gören ve işiten, "Gözlerin hain bakışını ve kalplerin gizlediğini bilen" [Mümin Suresi: 19] izzet sahibi, Hakim ve Alim olan Rabbinle muhatapsın. O sana gözünü sakınmanı emrettiyse, buna güç yetirebileceğini bildiği içindir: "Allah hiçbir kimseye gücünün yeteceğinden başkasını yüklemez" [Bakara Suresi: 286]. Sen, Kendisi için sabrettiğini gördüğünde seni seven, sana ikram eden ve sana veren çok şefkatli ve cömert olan Allah ile muhatapsın.
Evlilik yaşının gecikmesi normal bir durum değildir. Bunun nedenleri arasında Müslüman ülkelerdeki zulüm ve kasıtlı yozlaştırma faaliyetleri yer almaktadır. Genç erkeklerin ve kızların uygun yaşta helal evlilikle huzur bulabilmeleri için, elimizden alınan haklarımızı geri kazanmaya ve Allah'ın şeriatını ikame etmeye çalışmalıyız. Evliliği kolaylaştırmayı teşvik etmeli, aynı zamanda evliliğe psikolojik, ilmi ve terbiyevi olarak hazırlanmalıyız. O vakit gelene kadar Allah Teala'nın şu sözünü hatırlayalım: "Evlenme imkanı bulamayanlar, Allah onları lütfuyla zenginleştirinceye kadar iffetlerini korusunlar." (Nur Suresi, 33).
Siz ya ümmetin sorununun bir parçası olursunuz ya da çözümün bir parçası... Eğer gözünüzü haramdan sakınmazsanız, ümmetin sorununun bir parçası olur ve ondan etkilenirsiniz. Oysa Allah'a davet ederek, tesettürüne dikkat etmeyen Müslüman kadınların Allah'a itaat etmelerine yardımcı olmak ve ümmetin izzetini geri kazanmak için mümin kardeşlerle yardımlaşmak, sorunun çözümü olmak ne kadar güzeldir!
Elbette bir alanda kusurlu, başka bir alanda iyi olabilirsiniz. Kusurlu olsanız bile asla ümitsizliğe kapılmayın; Allah'tan yardım dileyerek nefsinize ve şeytana karşı direnmeye devam edin. Bu konuda her zaman kardeşimiz Doktor Eymen el-Belevi'nin "Günah Yönetimi" serisini tavsiye ediyorum.
Vallahi gençler, dünyanın tüm güzellerinin güzelliği; bir gencin veya bir kızın hidayetine, İslam'a veya Allah Teala'ya itaate dönmesine vesile olmanın güzelliğine denk olamaz. Bu lezzetler, haram lezzetlerle kıyaslanamaz. Hele kıyamet gününde Allah Teala ile karşılaşmak; cemal sahibi olan ve yüzüne bakmanın cennetteki en yüksek nimet olduğu Allah ile buluşmak nasıldır? Bu nimeti istiyor musunuz? Öyleyse dünyada bunun için çaba sarf edin ve gözünüzü haramdan sakının.
Gözü haramdan sakınmak kolay değildir, fakat: "Haberiniz olsun ki Allah'ın malı pahalıdır; haberiniz olsun ki Allah'ın malı cennettir." Cennet... Kesintisiz, ebedi bir saadet... Orada ölüm yok, hastalık yok, hüzün yok, yorgunluk yok, korku yok, kaygı yok. Bunu bedavaya, hiçbir zorluk ve fedakarlık olmadan mı istiyorsunuz?
Peygamberimiz (Allah'ın selamı ve bereketi onun üzerine olsun) şöyle buyurmuştur: "Allah yolunda bir sabah veya bir akşam yürüyüşü, dünyadan ve içindekilerden daha hayırlıdır." Yani cihat için bir çıkış, dünyadan ve içindekilerden daha hayırlıdır. "Sizden birinizin cennetteki bir yay kadar -veya bir ayak yer kadar- mekanı, dünyadan ve içindekilerden daha hayırlıdır." Bu ne anlama geliyor? Ok atmak için kullanılan yayı düşünün; yay ile kiriş arasındaki mesafenin sadece birkaç santimetrekare olduğuna dikkat edin. Cennetteki bu kadarlık bir yer, dünyadan ve içindekilerden daha hayırlıdır! Aynı şekilde cennetteki bir ayak basacak yer de öyledir. (Garip mi?) Hayır, garip değil. Neden? Çünkü cennetteki bu miktar kalıcıdır, son bulmaz; oysa dünya geçicidir ve yok olmaya mahkumdur.
Sonra Peygamberimiz (Allah'ın selamı ve bereketi onun üzerine olsun) şöyle buyurdu: "Eğer cennet kadınlarından bir kadın yeryüzüne bakacak olsaydı, yer ile gök arasını aydınlatır ve ikisinin arasını güzel kokuyla doldururdu. Onun başındaki örtüsü bile dünyadan ve içindekilerden daha hayırlıdır." (Sahih-i Buhari 6567). Süs olarak başına taktığı bu parça, dünyadan ve içindekilerden daha hayırlıdır! Siz ya Muhammed'in (Allah'ın selamı ve bereketi onun üzerine olsun) Allah'ın elçisi olduğuna ve Rabbi Azze ve Celle'den hak ve doğrulukla haber verdiğine inanan birisinizdir; ki bu durumda bu sözler hayatınızdaki gözü haramdan sakınma yolculuğunda size yardımcı olacaktır. Eğer şüpheniz varsa, yakininizi (kesin inancınızı) sağlamlaştırmaya geri dönün. Bunlar, arkadaşımın genç oğluyla konuştuğum şeylerdi. Bu vesileyle, ergenlik çağındaki çocuklarımızla açık konuşmamız, nelerle karşılaştıklarını sormamız, onlara anlayış göstermemiz, çözümler sunmamız ve Allah katındaki büyük mükafatları hatırlatmamız gerektiğini de hatırlatmış olalım.
Peki ya kızlarımız? Yani bu sözler sadece erkekler için mi? Biliyorum kızlarım, bazılarınız da fitne ortamlarında gözü haramdan sakınma ve iffeti koruma konusunda sıkıntı çekiyorsunuz. Gençlere söylediğim her şeyi size de söylüyorum: Öncelikle fitne yerlerinden uzak durun, fitnelerin etrafında dolaşmayın, "fitne ayağımıza kadar geldi" diye mazeret üretmeyin ve Allah Azze ve Celle'ye itaatteki büyük mükafatları hatırlayın.
Ümmü Seleme (Allah ondan razı olsun) şöyle dedi: "Ey Allah'ın Resulü, kadınlar 'Allah'ın sadece erkeklerden bahsettiğini görüyoruz' dediler." Bunun üzerine Allah Teala, zikredilen mükafatların hem erkekler hem de kadınlar için olduğunu açıklayan şu ayeti indirdi: "Müslüman erkekler ve Müslüman kadınlar, mümin erkekler ve mümin kadınlar, taata devam eden erkekler ve taata devam eden kadınlar, doğru erkekler ve doğru kadınlar, sabreden erkekler ve sabreden kadınlar, mütevazı erkekler ve mütevazı kadınlar, sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar, iffetlerini koruyan erkekler ve iffetlerini koruyan kadınlar, Allah'ı çok zikreden erkekler ve Allah'ı çok zikreden kadınlar; işte Allah bunlar için bir mağfiret ve büyük bir mükafat hazırlamıştır." (Ahzab Suresi, 35).
Allah Teala'dan hepimize kendisine itaat etme konusunda yardım etmesini, basiretimize nur vermesini ve İslam ümmetine fitnelerin yok olduğu, helal evlilikle huzurun hakim olduğu, ümmetimizin izzet ve onurunu geri kazandığı şanlı günler nasip etmesini niyaz ediyorum.
Hastalıkla mücadele eden ve şiddetli acılar çeken aziz bir kardeşimi ziyarete gitmiştim. Ona bazı ayetler okudum; bunlardan biri de Ali İmran Suresi'nin sonlarındaki şu ayetti: "Hicret edenlerin, yurtlarından çıkarılanların, benim yolumda eziyete uğrayanların, çarpışanların ve öldürülenlerin günahlarını elbette örteceğim ve onları, Allah katından bir mükafat olarak, altlarından nehirler akan cennetlere koyacağım. Mükafatın en güzeli Allah katındadır." [Ali İmran: 195].
Ona, hem kendime hem de kardeşlerime faydalı olması için, özellikle ağır imtihanlardan geçen ve sabrı tükenmek üzere olanlar için şu sözleri söyledim: Ayette zikredilen müminlere ve cennet için ödedikleri şu beş maddelik mehire bir bak:
Peki, karşılığında aldıkları mükafat neydi? "Günahlarını elbette örteceğim ve onları, Allah katından bir mükafat olarak, altlarından nehirler akan cennetlere koyacağım. Mükafatın en güzeli Allah katındadır."
Buna karşılık biz ne yaptık? Cennet için bu beş mehir bedelinden hangisini sunduk? Hicret mi ettik? Yurtlarımızdan mı çıkarıldık? Allah yolunda eziyet mi gördük? Çarpıştık mı? Öldürüldük mü? Ve biz, genişliği gökler ve yer kadar olan, içinde ebedi ve kesintisiz bir nimetin bulunduğu cennette keyif sürmek mi istiyoruz? Allah bizi cennetin mehirini ödememiz için imtihan ettiğinde, hemen şikayet edip ruhumuz daralıyor ve bu bedeli ödemekte cimrilik mi ediyoruz? "Yoksa Allah, içinizden cihad edenleri belirtip sabredenleri belirtmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?" [Ali İmran: 142]. Eğer sabretmeyeceksek, o halde neye dayanarak cennete gireceğimizi düşünüyoruz? (Dikkat edin, Allah'ın malı pahalıdır; dikkat edin, Allah'ın malı cennettir).
Bu tür tabloları gördüğümde, Müslüman sayılan ama arabasının lastiği patladığında veya yoldan geçen bir araç üzerine yağmur suyu sıçrattığında kadere isyan eden bazı kişileri hatırlıyorum. Diğer yanda ise felaket bölgelerinde yaşayan, evleri yıkılmış, babaları ve kardeşleri öldürülmüş, çocukları küçük yaşta engelli kalmış Müslümanlar var. Onlar ise Allah'ın yıkılmış camilerinde huşu, rıza ve teslimiyetle namaz kılıyor; Allah yolunda her şeylerini feda etmeyi göze alıyorlar. Ey kadere sitem edenler, onlardan ders alın!
"Eğer ülkede olup bitenler hoşuna gitmiyorsa çek git!" Bu ifadeyi bir Müslüman, toplumunu ıslah etmeye çalışırken ve akıntıya karşı kürek çekerek kötülükten sakındırırken duyabilir. Bunu söyleyenler genellikle kibirlilerdir; güç ellerinde olduğu için kendilerini toprağın tek sahibi sanırlar. Onların "hükümranlığı" altında yaşamanıza izin vermelerini bir lütuf ve ihsan olarak görürler! Sizin Kur'an ve Sünnet davetiyle onların yasalarına muhalefet etmenizi ise, kendilerinden öncekilerin yaptığı gibi sizi sürgün etme veya hapsetme gerekçesi sayarlar: "Sizi ya yurdumuzdan çıkaracağız ya da dinimize döneceksiniz" [Araf: 88]. Dikkat edin: "Yurdumuz" diyorlar!
Müstebitlerin kibirlenmesine şaşmamalı; ancak asıl tehlike, bu mantığın senin ruhuna sızmasıdır ey Müslüman! Eğer onların gerçekten toprağın sahibi olduğunu ve senin davetinle bir "davetsiz misafir" olduğunu hissedersen, bu bir tür psikolojik yenilgidir.
Şunu her zaman hatırda tutmalıyız: Allah'a itaat eden ve O'na itaate çağıran bizler, yeryüzünün asıl sahipleriyiz. İnsanları kendi heva ve heveslerine boyun eğdirmek isteyenler ise asıl davetsiz misafirlerdir. Onlardan biri "Eğer ülkenin yasalarını beğenmiyorsan çık git" dediğinde cevabımız hazırdır: "Eğer bu ülkenin ve kainatın yaratıcısının şeriatını beğenmiyorsan, O'nun mülkünden dışarı çık!"
Bir işveren seni ve başkalarını bir bahçede ev yapmak için işe alsa ve bir süreliğine ortadan kaybolsa; sen emredildiği gibi inşa etmeye başlasan, diğerleri ise yıkmaya başlasa ve sonra sana taş sopa fırlatıp zorbalık yaparak: "Biz daha kalabalığız ve güçlüyüz, o yüzden bu bahçe bizim, ya bize itaat et ya da git" deseler... Onların eziyetinden korkabilirsin ama yaptıklarının zorbalık, mantıklarının ise saçma olduğunu bilirsin. Özellikle de işverenin döneceğini ve kimin ne yaptığını göreceğini bildiğin için, bir an bile kendinin "davetsiz misafir" olduğunu veya onların seni zorlamaya hakkı olduğunu düşünmezsin.
Allah Teala bizi bu yeryüzünde O'nun şeriatı ve hidayetiyle imar etmemiz için halife kıldı. Kim buna uyarsa o toprağın asıl ehlidir, kim muhalefet ederse onlar davetsiz misafirlerdir. Bu inançla, Amerika'ya da Çin'e de gitsem, ayak bastığım her yerde köklerimin derinliğini hissederim. Toplumumu Allah'ın razı olacağı şekilde ıslah ederken insanları aslına döndürdüğümü bilirim ve bundan dolayı hiçbir eziklik veya mahcubiyet duymam.
Kaçımız, "ayak takımı"ndan laf işitme veya rezil olma korkusuyla iyiliği emredip kötülükten sakındırmayı terk ediyoruz? "Ben böyle şeylere gelecek adam değilim" diyerek; akademik kariyerini, sosyal statüsünü veya zenginliğini bahane edip alay edilmeyi, darp edilmeyi, işini kaybetmeyi veya hapse girmeyi kendine yakıştıramayanlar var...
Burada Allah Teala'nın şu sözünü hatırlamaya ne kadar da muhtacız: "Medine halkına ve onların çevresinde bulunan bedevilere, Allah'ın Resulü'nden geri kalmaları ve kendi canlarını onun canından daha aziz tutmaları yakışmaz." [Tevbe: 120]. Dolayısıyla hiçbir Müslüman, sanki kendi canı Allah Resulü'nün (Allah'ın selamı onun üzerine olsun) canından daha kıymetliymiş gibi, onun çektiği sıkıntılardan kaçınma hakkına sahip değildir.
Allah Resulü (Allah'ın selamı onun üzerine olsun), Allah yolunda eziyet gördü, hakarete uğradı, darp edildi, bayılana kadar dövüldü, üzerine taşlar atıldı, secdedeyken sırtına deve işkembesi konuldu, yalanlandı, alay edildi, tehdit edildi, boykota uğradı, yurdunu terk etmek zorunda kaldı, kızlarına eziyet edildi, ailesine iftira atıldı, aç ve susuz kaldı, her türlü meşakkate göğüs gerdi. Oysa o, insanların en yücesi, Allah katında en değerlisi, en hassas ruhlusu ve en onurlusuydu.
Hiçbirimiz, sosyal, bilimsel veya maddi konumumuz ne olursa olsun, Allah Resulü'nden (Allah'ın selamı onun üzerine olsun) daha onurlu, daha değerli veya daha hassas değiliz.
İbn Kayyım "İgasatü'l-Lehfan" adlı eserinde şöyle der: "Şeytanın hilelerinden biri de, Rabbin rızasının nefsin feda edilmesinde (cihad, iyiliği emir, kötülükten nehiy gibi) olduğu durumlarda, sana nefsini aziz tutmanı ve korumanı emretmesidir. Sana bunun nefsini aşağılanmaya maruz bırakmak, düşmanları üzerine saldırtmak ve itibarını zedelemek olduğunu hayal ettirir; böylece makamın sarsılır ve bir daha sözün dinlenmez sanırsın." Yani şeytan sana der ki: "Eğer küçük düşürülürsen heybetini kaybedersin, insanlar davetinden uzaklaşır!" Oysa bu, en şerefli peygamberin (Allah'ın selamı onun üzerine olsun) girdiği mücadelelerden senin nefsini geri tutmak için şeytanın kurduğu bir tuzaktır.
Korkabilirsin, zayıf düşebilirsin... Bazı durumlarda mazeretin de olabilir; ama sakın içinden "Ben bu tür sıkıntılara gelecek adam değilim" deme! Kendi canını, sevgilin Muhammed'in (Allah'ın selamı onun üzerine olsun) canından daha üstün görme.
Bu gözlemlenen bir gerçektir: Seven kişi sevgisini gizleyemez. Onun arkadaşına, annesine, erkek veya kız kardeşine içini dökmek istediğini görürsünüz. Kalbine düşen o sevgiyi ifade edebilmek için, asıl amacı o olmayan bir konuyu mahsus açar. Arkadaşının ona sormasını, detay istemesini bekler ki daha fazlasını anlatabilsin.
Sevgisini ifade etmekten lezzet alır... İçini dökerse rahatlayacağını sanır, oysa sevgisi daha da alevlenir! İşte bu yüzden şiirler yazılmış, şair olmayanlar bile şiir söylemiştir!
Burada benim konum bu sevginin meşru olup olmadığı değil... Temiz bir evliliğe mi yoksa bir hataya mı yol açtığı da değil... Eğer yeri değilse veya istediğine kavuşamayacaksa bu sevgiyi görmezden gelip ateşini söndürmesi gerekip gerekmediği de değil... Bu sadece bir gerçeğin tespitidir: Seven gizleyemez.
Peki ya yüce, ibadet eksenli ve tertemiz olan o sevgi... Allah -Azze ve Celle- sevgisi nasıldır? "İman edenlerin Allah'a olan sevgisi ise çok daha kuvvetlidir." (Bakara Suresi, 165).
Allah'ı sevip de bu sevgiyi gizleyebilmek mümkün müdür? Bu sevginin mutlaka dışa vurması gerekmez mi? Bu sevgiyi sürekli göstermen, bunu yaparken de üstün bir zevk ve lezzet alman gerekmez mi? Müslümanın dış görünüşüyle ayırt edilmesi konusu açıldığında, bazılarımız bunu ağır bir yük olarak görüyor! Bunu "dindarlığın" zorlu bir "bedeli" sanıyor... Oysa seven kişi, bunu kendisini buna iten bir zevk olarak görür. Allah Teala'yı ve O'nun elçisini -Allah'ın selamı ve bereketi onun üzerine olsun- sevdiğini açıkça ilan eder.
Ey Müslümanlar! Bir kişinin, Rahman'ın kulu ile şeytanın kulu arasındaki farkı ayırt edememesi akıl kârı mıdır? Şeytanın kulu derken mecaz yapmıyorum, gerçeği kastediyorum! Şeytan tapanlar grubunu kastediyorum! Her ikisi de son moda kıyafetler giyip, son moda saç kesimlerini yapıp, inançlarını deşmedikçe birbirine benzer şekilde davranmıyorlar mı?
Ey İslam'ın kızı! Seninle, peygamberini ve Kur'an'ı tanımayan biri arasında fark olmaması mümkün müdür? İnsanların önünde bir kötülük işlendiğinde veya kötü bir söz söylendiğinde, Allah'a olan sevginin ve O'nun haramlarına karşı duyduğun hassasiyetin ortaya çıkmaması kabul edilebilir mi?
Dış görünüşteki sünnete uymayı ve İslami kimliği gururla taşımayı zor bir "görev" olarak görme; aksine bu, her şeyden önce samimi bir sevginin ifadesidir. Çünkü seven gizleyemez.
İyiliklerin kötülüklerinden fazla gelirse cezadan kurtulacağını mı sanıyorsun? Allah sana merhamet edip azap etmezse cezadan kurtulduğunu mu düşünüyorsun? Ey zavallı adam! Ey zavallı kadın! Karşına öyle fırsatlar çıkacak ki, bir tanesi dünyadan ve içindekilerden daha hayırlıdır:
Bu kritik anları değerlendirebilirdin... Dine olan sevdan kalbinde alevlenebilir, gözlerinden yaşlar boşanabilir, dudakların titreyebilir ve yüz hatların yumuşayabilirdi. Dilinden dökülen samimi kelimelerle Allah, sana bir anlığına beyaz bir sayfa gibi açılan o kalplere imanı yazabilirdi... Böylece o gafili, alaycıyı veya uzaklaşmış olanı Allah'ın salih bir kuluna dönüştürebilirdin. Onun tüm amelleri senin sevap hanene yazılmaya başlardı; Allah'ın huzuruna sadece bu amelle çıksan bile O'nun rahmetini ummaya yeterdi.
Bu "keramete" nail olabilirdin ama...! Hafife aldığın günahlar üst üste birikti... Kalbine çöktü, içindeki ateşi söndürdü ve dilini bağladı! Senden çıkan ruhsuz kelimeler, dinleyenleri bırak, seni bile etkilemedi! Ve o tarihi an geçti gitti, belki de sonsuza dek kaybettin!
İşte o zaman "terk edilmişliğin" ve "yardımsız bırakılmanın" anlamını iyi anlayacaksın! Günahları küçümsedin, şeytanın süslediği arzuları Rahman'ın fetihlerine tercih ettin ve kendi kendine: "Nasıl olsa bağışlanırız... İyilikler yaparız onları örter... Allah merhametlidir, bize ceza dokunmaz" dedin. Oysa o keramet fırsatlarının elinden kayıp gitmesini hiç düşünmedin... Ceza olarak bu yeter!
Kendini mahrum bırakma... Allah katındaki daha hayırlıdır. Kalbinin diri olması, gaflet hayatından ve onun azıcık menfaatinden daha hayırlı ve tatlıdır... "Ey iman edenler! Sizi, size hayat verecek şeylere çağırdığı zaman Allah'ın ve Resulü'nün çağrısına uyun. Bilin ki Allah, kişi ile kalbi arasına girer ve sonunda O'nun huzurunda toplanacaksınız." (Enfal Suresi, 24).
Bazen bir kabus görürüm ve rüya esnasında bunun sadece bir kabus olduğunu fark ederim; o an rahatlar ve keyif alırım! Çünkü onu, uyandığımda beni bekleyen o daha güzel olan gerçekle kıyaslarım.
Kur'an ile yaşamanın güzelliği şudur: Hayatın acılarını senin hissiyatında tıpkı bu kabus gibi yapar. Seni bekleyen güzel bir gerçeği, hak ile batıl savaşının sonundaki zaferi ve ebedi ahiret hayatının gerçeğini yaşatır.
Kur'an'da okursun: "İzzet (güç ve şeref) ancak Allah'ın, O'nun elçisinin ve müminlerindir; fakat münafıklar bunu bilmezler." (Münafikun Suresi, 8). Ve okursun: "Allah'a ve elçisine karşı gelenler, işte onlar en aşağılıklar arasındadırlar." (Mücadele Suresi, 20). O zaman anlarsın ki müminlerin ezilmişliği ve kafirlerin üstünlüğü bir kabustur, sadece bir kabus... Yakında geçecek ve Kur'an'ın seni şu an içinde yaşattığı o gerçekliğe geçeceksin!
Okursun: "Şüphesiz iyiler nimet içindedirler. Kötüler ise cehennemdedirler." (İnfitar Suresi, 13-14). O zaman anlarsın ki kötülerin refahı ve iyilerin sıkıntısı bir kabustur, hızlıca geçecek hayali bir kabus... Ve yakında Kur'an'ın seni şimdiden yaşattığı o gerçek, ebedi ve sonsuz dünyaya uyanacaksın!
Bu -gerçek- duyguyla acıların lezzete dönüşebilir! Çünkü onları beklenen gerçekle kıyaslar, aradaki farkı anlar ve uzun bir oruçtan sonra iftarın lezzetini beklersin. Bu, her gün Kur'an ile yaşamadan asla elde edemeyeceğin bir lezzet ve huzurdur. Bundan bir gün bile mahrum kalan, çok büyük bir hayırdan mahrum kalmıştır; zira hayatın hayali kabusunu gerçek sanarak yaşayacaktır... "Dünya hayatı, aldatıcı bir faydalanmadan başka bir şey değildir." (Al-i İmran Suresi, 185).
Kur'an ile ne kadar çok yaşarsan, onu okuyup üzerinde düşünürsen, gerçeklik hissi o kadar artar ve kabusa verilen önem o kadar azalır. Dünya kelimenin tam anlamıyla bir rüyadır... Onu bundan başka türlü görmek büyük bir gaflettir ve insan bu gerçeği ancak kıyamet günü, yüz çevirene şöyle denildiğinde anlayacaktır: "Andolsun ki sen bundan gaflet içindeydin. Şimdi biz senin perdeni kaldırdık; bugün artık bakışın keskindir." (Kaf Suresi, 22).
Tüm bunlar Müslümanı dünyayı düzeltmekten, batıla ve ehline karşı durmaktan, gücü yettiğince mazlumlara yardım etmekten alıkoymaz. Aksine, tüm bunlarda ruhuyla yaşadığı o gerçeklik ona sabır verir; acıları hafif görür, çünkü bilir ki bunlar: Sadece bir kabustur ve elbet sona erecektir....
Bugünlerde birçoğumuz şu soruyu soruyor: "Kendilerini dinlediğimiz, güvendiğimiz, hatta dini ellerinden öğrendiğimiz saygın hocalar ve alimler nasıl oluyor da bu kadar korkunç bir hızla gerisin geri dönüp ilkelerini değiştiriyorlar? Onlardan utanç verici tavırlar görmeye başladık. Eğer fitne bu kişileri etkilediyse, biz sıradan insanların hali ne olur?" Belki bu soru sizin de aklınızdan geçiyordur. Hatta bazıları daha açık bir ifadeyle şöyle diyebilir: "Eğer Allah, kendisine davet eden ve hayatlarını O'nun yolunda harcayan bu hocaları fitneye düşmekten kurtarmadıysa, onlarla kıyaslanacak kadar hasenemiz yokken bizi neden kurtarsın?"
Kıymetli dostlar, bu sorgulama Allah hakkında suizan (kötü zan) besleme tehlikesi taşır. Peygamberimiz -Allah'ın salat ve selamı onun üzerine olsun- şöyle buyurmuştur: "Sizden biriniz, ancak Allah Azze ve Celle hakkında hüsnüzan (güzel zan) besleyerek ölsün" [Müslim, 2877]. Bu yazımızın amacı da budur: Allah Teala hakkında hüsnüzan beslemek.
Bahsi geçen bu davetçi ve alimlerin bir kısmına, aslında düşmedikleri veya dini yüzüstü bırakmadıkları halde iftira atılmaktadır. Bazı insanlar, kendi hata ve günahlarına mazeret bulmak için önde gelen kişilerin kusurlarını arayıp büyütürler. Bu kişilere Peygamberimizin -Allah'ın salat ve selamı onun üzerine olsun- şu sözü yeterlidir: "Ey diliyle Müslüman olup da imanı kalbine inmemiş olanlar! Müslümanlara eziyet etmeyin, onları kınamayın ve kusurlarını araştırmayın. Kim Müslüman kardeşinin kusurunu araştırırsa, Allah da onun kusurunu araştırır. Allah kimin kusurunu araştırırsa, onu evinin içinde bile olsa rezil eder" [Ebu Davud, 4880].
Davetçiler ve alimler de kusurlarının araştırılmasının haram olması hükmünden istisna değildir; özellikle de günahlarını açıkça işlemiyorlarsa, bu durum güvenilirliklerine halel getirmiyorsa ve sözlerinden etkilenenleri olumsuz etkilemiyorsa.
Öte yandan, gerçekten düştüğünü, zalimlere yandaşlık ettiğini ve hak ile batılı birbirine karıştırdığını gördüğünüz kişiler de vardır. Bunlar iki sınıftan birine girer:
"Eğer yüz çevirirlerse, bil ki Allah onları bazı günahları sebebiyle musibete uğratmak istiyordur. İnsanların birçoğu gerçekten yoldan çıkmış fâsıklardır" [Maide, 49]. Kardeşim, sakın Allah'ın bir kulun kalbini günahsız ve sebepsiz yere tersine çevireceğini sanma. Bu kişilerin fitnesi, saptırıcı fetvalarından ve utanç verici duruşlarından daha büyük olabilir: Bu da onları salih zannedenlerin kalbine düşen şüphedir. Onların bu halini görenlerin içine "Allah dostlarına olan sevgisini korumadı, kalplerini tersine çevirdi ve elleriyle yapılan bunca hayra değer vermedi" gibi bir düşünce düşebilir.
Hâşâ, Allah bundan münezzehtir! "Şüphesiz ki Allah insanlara hiçbir şekilde zulmetmez, fakat insanlar kendilerine zulmederler" [Yunus, 44]. Resulullah -Allah'ın salat ve selamı onun üzerine olsun- şöyle buyurmuştur: "İnsanlara göründüğü kadarıyla cennetliklerin amelini işleyen öyle adam vardır ki, o aslında cehennemliktir" [Buhari, 4207]. Peygamberimizin "İnsanlara göründüğü kadarıyla" ifadesine dikkat edin; dış görünüşü aldatıcıdır, içindekini yansıtmaz.
Allah onlara çokça mühlet vermiş ama onlar durmamış, ibret almamışlardır. İnsanlara yapmadıkları şeyleri söyleyerek Allah'ın gazabını üzerlerine çekmişlerdir. "Allah bir toplumu hidayete erdirdikten sonra, sakınacakları şeyleri kendilerine açıklamadıkça onları saptıracak değildir" [Tevbe, 115]. Bu ayeti düşünün... "Allah saptıracak değildir" yani bu O'na yakışmaz, O'nun şanına uygun değildir. "Sakınacakları şeyleri kendilerine açıklamadıkça" yani helak olma sebeplerinden kaçınmaları için onlara genel şer'i açıklamalar, uyarılar, işaretler ve ibretler sunulur.
Tüm bunlardan sonra kim düşerse, kusur kendisindedir. Mutlak kemal Allah'ın isim ve sıfatlarındadır. Allah'ın isimlerinden biri de "el-Vedud"dur (çok seven ve sevilen). Allah, kendisine sadık ve ihlaslı olan bir kalbi, böyle sebepsiz ve günahsız yere tersine çevirmeyecek kadar vefalıdır. "O, çok bağışlayan ve çok sevendir" [Buruc, 14]. "Şüphesiz Rabbim çok merhametlidir, çok sevendir" [Hud, 90].
Allah aynı zamanda "eş-Şekur"dur (şükrün karşılığını fazlasıyla veren). Resulullah -Allah'ın salat ve selamı onun üzerine olsun- şöyle buyurmuştur: "Sizden biriniz Allah'ın rızasını kazandıracak bir söz söyler de o sözün ulaştığı yere kadar ulaşacağını tahmin bile edemez. Fakat Allah, o söz sebebiyle kendisine kavuşacağı güne kadar o kimseden razı olduğunu yazar" [Tirmizi, 2319]. Düşünün! Allah'ın rızasına uygun bir söz söylersiniz; örneğin haram işleyen bir grup gencin yanından geçerken Allah'ın dini için gayrete gelir ve içtenlikle basit bir nasihatte bulunursunuz. Aradan yıllar geçer, siz unutursunuz ama Şekur olan Allah unutmaz. Hatta ihlasla söylediğiniz o kelimeler hatırına, O'na kavuşacağınız güne kadar rızasını size yazmış olabilir.
Peki, insanlar arasında yayılmış yüzlerce dersi, makalesi, hutbesi ve konferansı olan bir davetçi hakkında ne düşünürsünüz? Tüm bunlarda ihlaslı, sadık ve Allah'tan sakınan biri olması ve sonra Allah'ın onun kalbini sebepsiz yere tersine çevirmesi mümkün müdür? Hayır, vallahi! "Alemlerin Rabbi hakkındaki zannınız nedir?" [Saffat, 87].
Kardeşlerim, yaşadım ve gördüm... İmtihanlarda sarsılıp düşen kim bildiysem, mutlaka genişlik zamanlarında gelecekteki tehlikeyi haber veren kötü davranışları ve geçmişi vardı. Yoksa vallahi, eğer sadık olsalardı, Allah onları zor zamanlarda sabit kılardı: "Allah, iman edenleri dünya hayatında da ahirette de sabit bir sözle (kelime-i tevhid ile) sağlamlaştırır. Zalimleri ise Allah saptırır" [İbrahim, 27].
Siz Allah'a mı inanıyorsunuz, yoksa bu kişilere mi? Ey zavallı kardeşim, "Allah onları kendisine davet ettikten sonra tersine çevirdi" diyen kişi; sen yoldan sapanlara hüsnüzan besledin ama Alemlerin Rabbi hakkında suizan besledin!
Vallahi ben kendi hayatımda, bunca kusuruma rağmen Rabbimden lütuf, kerem, rahmet, hilim ve mühlet gördüm. Derecesi benden çok daha yüksek olanlar için durum nasıldır? Allah onların kalplerini sebepsiz yere mi çevirecek? Hayır, vallahi! Buna asla inanmam! "Eğer şükreder ve iman ederseniz, Allah size niye azap etsin? Allah, şükrün karşılığını veren ve her şeyi bilendir" [Nisa, 147].
İşte buradan herkese sesleniyorum: "Eğer gelecekte benden bir sapma görülürse -Allah korusun- vallahi ben kendimde, kalbimdeki hastalıklarda ve kusurlarımda bu sapmayı hak edecek nedenler olduğunu biliyorumdur. Beni sapmaktan koruyan tek şey Rabbimin rahmetidir. Allah'ım, bize afiyet ver, sonumuzu hayreyle. Bizi bir an bile nefsimize veya amellerimize bırakma, ey merhametlilerin en merhametlisi."
Vaizlerin piri İbnü'l-Cevzi, insanların Rabbi hakkında suizanna düşmesine sebep olmanın tehlikesini kavramıştı. İnsanların "Allah, kendisine ihlasla davet eden birinin kalbini tersine çevirdi" diye düşünmelerinden sakınarak "Saydu'l-Hatır" adlı eserinde şu muazzam sözü söylemiştir: "Bir gün oturdum ve etrafımda on binden fazla insan gördüm. Aralarında kalbi yumuşamamış veya gözü yaşarmamış tek bir kişi bile yoktu."
Şaşırmayın kardeşim; bu zat öyle imtihanlardan geçti ki, seksen yaşına merdiven dayamışken beş yıl sürgünde hapsedildi. Yemeğini kendi hazırladı, çamaşırlarını kendi yıkadı. Sonra çıktı ve insanlara vaaz vermeye geri döndü. Biz onu sabredenlerden biliyoruz. Bu yüzden insanların ona yönelmesine ve sözlerinden etkilenmesine şaşırmayın.
Onun sözlerine geri dönelim... Şöyle demiştir: "Bir gün oturdum ve etrafımda on binden fazla insan gördüm; aralarında kalbi yumuşamamış veya gözü yaşarmamış tek bir kişi bile yoktu. Kendi kendime dedim ki: Ya onlar kurtulur da sen helak olursan halin ne olur?!" Yani ey İbnü'l-Cevzi, eğer bu insanlar senin sözlerinle faydalanıp cennete girerlerse, sonra da Allah'ın bildiği ama senin onlardan gizlediğin günahların yüzünden sen cehenneme düşersen halin ne olur? Şöyle devam etti: "İçimdeki derin bir sızıyla şöyle haykırdım: İlahım ve Efendim! Eğer yarın beni cezalandırmaya hükmedersen, onlara benim azap çektiğimi bildirme." Yani: Ya Rabbi, eğer günahlarım ve kalbimdeki hastalıklar sebebiyle azabı hak ediyorsam ve beni cezalandıracaksan, tek bir isteğim var: Mesela ömrümü kötü bir sonla bitirerek veya insanlara hakkımda kötü rüyalar göstererek benim cezalandırılacağımı onlara bildirme.
Neden böyle dedin ey İbnü'l-Cevzi? Şöyle cevap verdi: "Bana acıdığın için değil, Senin keremini ve yüceliğini korumak için onlara azabımı bildirme. Ta ki 'Allah, kendisine yol göstereni cezalandırdı' demesinler." Yani insanlar: "İbnü'l-Cevzi bize Allah'ın yolunu gösterdi, sonra Allah onu cezalandırdı" demesinler. İbnü'l-Cevzi, Allah'ın onlardan gizlediği ve sadece Kendisinin bildiği günahlar ve kusurlar yüzünden, insanların Rableri hakkında kötü düşünmelerine sebep olmaktan korktu.
Sonuç olarak kardeşim:
İslam'ın temel esasları bellidir. Helal bellidir, haram da bellidir. Bil ki bu ümmetin içinde çok sayıda hayırlı alim ve davetçi vardır, ancak onlar her zaman ön planda parlatılmazlar. Senin ve benim görevim onları arayıp bulmak ve onlardan istifade etmektir. Allah'tan sapanlara hidayet vermesini ve bizi huzuruna varıncaya dek hak üzere sabit kılmasını niyaz ederiz.
Takipçilerimden birinden şöyle bir soru geldi: (Gazze'de yaşanan zulüm karşısında Rabbimiz nerede? Müminlerle birlikte savaşan melekler, ayakları sabit kılan o yardım ve zafer nerede? Sonunda Yahudilerin haklı, Müslümanların ise zalim olması mümkün mü? Allah aşkına bana ikna edici bir cevap ver, çünkü maalesef her şeye olan inancım ve kanaatlerim sarsıldı. Allah senden razı olsun).
Kardeşlerim, bu mesajın birçok insanı temsil ettiğini düşünüyorum ve bu durum İslam'ımızı henüz anlamadığımızı gösteriyor! Bu konuda cevaplamamız gereken üç nokta var:
Birincisi: "Yaşanan zulüm karşısında Allah nerede?" diye sorduğunda sana şunu sorarım: Allah Teala bir söz verip de o sözden döndü mü? Sana bu dünyanın bir ceza ve mükafat yurdu olduğunu, dolayısıyla mazlumun hakkının zalimden mutlaka burada alınacağını mı söyledi? Buruc Suresi'ni okumadın mı? İnsanlar iman ettiler, kafirler ise onlar için hendekler kazıp onları diri diri yakarak öldürdüler. Buna rağmen Allah Teala o müminler hakkında şöyle buyurdu: {İman edip salih ameller işleyenler için, altından nehirler akan cennetler vardır. İşte büyük kurtuluş budur} [Buruc: 11].
{Büyük kurtuluş}.. İtaat üzere ölenler kazançlıdır, hem de büyük bir kazançla.. Düşmanları onları dinlerinden döndürmek istedi ama başaramadı; onları öldürmekten başka bir şey yapamadı. Öldürüldüler ama düşmanın iradesini kırarak ve tuzağını boşa çıkararak ona karşı zafer kazandıktan sonra öldüler.
Eğer bu gerçekleri kavrayamadıysan, hata İslam'da değil senin İslam anlayışındadır. İslam'a dön ve onu anla. İzzet sahibi Rabbin hakkında, sanki söz vermiş de dönmüş gibi -haşa- konuşma. Aksine O, Şanlı olan, şöyle buyurandır: {Sakın, Allah’ı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma! Allah, onları ancak gözlerin dehşetle dışarı fırlayacağı bir güne erteliyor} [İbrahim: 42].
Eğer tüm bunlar seni ikna etmiyorsa, bu senin sorunundur; bu dünyanın bir imtihan yurdu olduğunu, mükafat yurdu olmadığını kabul etmek istemiyorsun demektir. Müminin hayatında ahiret yurdunun merkeziliğini kabul etmek istemiyorsun. Müslüman olup da sanki zulüm hikayeleri bu dünyada bitiyormuş, sonra zalim de mazlum da toprak oluyormuş, diriliş ve hesap yokmuş gibi konuşman çok garip! Hesaplarında ahiret yurdu nerede? Allah'ın: {Ecri ve mükafatınız size ancak kıyamet gününde tam olarak verilecektir} [Ali İmran: 185] sözü nerede? Allah imtihan etmeyeceğine dair söz mü verdi? Aksine imtihan edeceğine dair söz vererek şöyle buyurdu: {Andolsun ki mallarınız ve canlarınız konusunda imtihan edileceksiniz; sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve müşriklerden birçok üzücü söz işiteceksiniz. Eğer sabreder ve sakınırsanız, muhakkak ki bu, azimle sarılınacak işlerdendir} [Ali İmran: 186]. Allah Teala ayrıca şöyle buyurmuştur: {Durum böyledir. Eğer Allah dileseydi onlardan intikam alırdı; fakat sizi birbirinizle imtihan etmek için böyle yapar} [Muhammed: 4].
Gazze halkı ve dünyadaki benzeri mazlum Müslümanlar Allah'ın yardımıyla sabrederken, sen oturduğun yerden şüpheye mi düşüyorsun? Onlar acı çekiyor ve buna rağmen Allah'ın onları sabit kılan rahmetini görüyoruz; sen ise sadece izliyorsun, onlar gibi acı çekmiyorsun ama buna rağmen imanın sarsılıyor!
Peki, imanından koptun diyelim, bunun kardeşlerine ne faydası oldu? Hiçbir şey... Aksine ümmetinin sırtında yeni bir dert ve yeni bir hançer olursun... Oysa ümmetini ıslah edecek, davetle ve izzet ruhunu canlandırarak yaralarını saracak bir projeyle meşgul olsaydın, onlara ve mazlumlara -bir süre sonra da olsa- yardım etmiş olurdun.
Allah'a hamdolsun, beni Gazze'den takip eden kardeşler var, Gazze'den düzenlediğimiz Kur'an yarışmalarına katılan çocuklar var. Ben, Allah'ın izniyle O'ndan razı olarak O'na kavuşana kadar sabit kalmaları için dinlerini onlara sevdirmeye çalışarak Allah'a yakınlaşmaya çalışıyorum. O'ndan, onlara yardım etmemiz ve onlardan ve İslam ümmetinden bu belayı kaldırmamız için bize yardım etmesini niyaz ediyorum.
Ey Gazze'deki kardeşleri için dertlenen kişi! Dinini anlamadığın ve dünyanın bir mükafat değil imtihan yurdu olduğu gerçeğine teslim olmadığın için Alemlerin Rabbi'ne itiraz etmekle değil, onlara ve mazlumlara faydalı olmakla meşgul ol.
İkincisi: Zafer nerede? Gazze'deki Müslümanlara neden yardım edilmiyor? Kime karşı zafer? Siyonistlere karşı mı? Siyonistler, Müslüman düşmanlarının temsilci vekillerinden başka bir şey değildir. Müslümanlar ile düşmanları arasındaki her çatışma, küfür güçlerinin tamamıyla olan bir çatışmadır. Bu güçler kendi aralarında bölünmüş ve farklı olsalar da, doğrudan veya dolaylı olarak Müslümanlarla savaşmak için birleşirler. Böyle bir savaşta ne Gazze ne de bir başkası İslam ümmetinin yerine tek başına vekalet edemez.
Peki, Gazze halkı Müslümanların ilgisizliğinin bedelini mi ödüyor? {Hiçbir günahkar başkasının günahını yüklenmez} [Fatır: 18] ayeti nerede? Şunu söyleriz: Gazze halkından iman üzere ölenleri Allah seçmiştir: {Biz bu günleri insanlar arasında döndürür dururuz. Bu, Allah’ın iman edenleri ayırt etmesi ve sizden şehitler edinmesi içindir. Allah zalimleri sevmez} [Ali İmran: 140]. Allah yolunda öldürülen mümin, ecrini eksiksiz ve tam olarak alır; hatta Allah ona ikramda bulunur ve lütufta bulunur.
Ancak ümmetin geri kalanı, zaferle ödüllendirilmek için gerekli niteliklere henüz sahip değildir. Ümmet, zaferi hak etmek için henüz bir iman ve küfür savaşı içinde olduğu gerçeğiyle yüzleşmemiştir. Zaferin sebepleri vardır ve biz Müslümanlar olarak bu sebeplerin hakkını henüz vermedik. Müslümanlar, işin kendi ellerinde olmadığını, başlarındaki yöneticilerin Allah'tan korkmadığını bahane etseler de, bu yöneticiler ancak kulların günahları sebebiyle başa gelmişlerdir: {Eğer sabreder ve sakınırsanız, onların hilesi size hiçbir zarar vermez. Şüphesiz Allah, onların yaptıklarını kuşatmıştır} [Ali İmran: 120].
Kim iman üzere öldürülürse ve kim bu amaca hiçbir şey karıştırmadan Allah'ın kelamı en yüce olsun diye Allah yolunda savaşırsa... O, Allah tarafından şehitlerin ecriyle müjdelenmiştir. Ümmet ise henüz zafer için ehil hale gelmemiştir. Hatta "Allah'ın yardımı nerede?" diyenlerin birçoğunu, bizzat İslam düşmanlarına yardım ederken, zalimlere destek olurken ve mal-mülk hırsıyla onlara dalkavukluk yaparken görürsünüz. Çocuklarının eğitimini ihmal eder, onlar da akidesiz, izzetsiz ve onursuz yetişerek İslam düşmanlarının elinde birer araç olurlar; işini iyi yapmaz, Müslümanların fakirliğini ve cahilliğini artırır.
Sonra da kalkıp: "Allah'ın yardımı nerede?!" der. Vallahi hayret verici! Memleketin hastalıklarından ne kadar çok yakındın, oysa sen o hastalıklardan birisin. Uğursuzluk onun illetidir, peki sen belirtilerini hiç araştırdın mı? Ey elinde kazmayla onu yıkıntıları üzerinde yerle bir eden! Otur, sen onu ayağa kaldırmaya çalışan kişi değilsin. Ve gözlerinle bak, kurtların havuzlarda nasıl susuzluk giderdiğine.
Şöyle diyebilirsin: "Peki, kusurlarımız ne olursa olsun, biz Siyonistlerden daha mı kötü durumdayız ki bize galip geliyorlar?". Sana bir soru soracağım: Uhud Savaşı'nda zafer kaybedildiğinde ve müşrikler Peygamber Efendimiz (Allah'ın selamı onun üzerine olsun) ve ashabının ordusuna zarar verebildiğinde, bu müşriklerin Allah Resulü ve ashabından daha iyi olduğu anlamına mı geliyordu? Allah'a sığınırım.
Peki, Allah onlara neden yardım etmedi? Çünkü zaferin sebepleri vardır ve bazı sahabiler Peygamber Efendimizin (Allah'ın selamı onun üzerine olsun) emrine muhalefet etmişlerdi.
Eskiden müziğe çok düşkündüm, sonra deliller ışığında haram olduğuna ikna oldum ve ona olan sevgime rağmen müziği bıraktım.
Allah, beni ondan daha hayırlı olan bir şeyle meşgul etmeyi diledi: Peygamber'in (Allah'ın selamı ve bereketi onun üzerine olsun) ahlakını, tevazusunu, ashabına yakınlığını, ailesine karşı güzel muamelesini ve çocuklarla şakalaşmasını anlatan hadisleri araştırarak Siyer-i Nebi çalışmak. Tüm bunlar büyük bir doğallıkla ve yapmacıklıktan uzak bir şekilde gerçekleşiyordu.
Bir gün bu konuda bir hutbe hazırlarken ve siyerin hazinelerini çıkarmak için bilgisayar klavyesine dokunurken, bir zamanlar bir müzik aletine benzer şekilde dokunuşlarımı hatırladım.
Fakat ne büyük bir fark! Müzik günlerimde çalarken zevk alırdım ama bitirir bitirmez ruhsal bir boşluk ve anlamsızlık hissederdim. Ancak davet dünyasına girip İzzet Sahibi Rab, O'nun kitabı ve Peygamberi (Allah'ın selamı ve bereketi onun üzerine olsun) hakkında konuşmaya başlayınca, ruhsal lezzet sürekli arttı ve kalbim gün boyu faydalı olanla doldu. Artık o "tuşlara dokunuşlar" benliğimde bir huzur ve Allah Teala ile bir bağ inşa ediyordu.
Müfessir Zemahşeri -başkalarına da nispet edilir- bu duyguyu şu dizelerle ifade etmiştir:
İlimleri düzeltmek için uykusuz kalmam, bana güzel bir kadınla buluşmaktan ve kucaklaşmaktan daha lezzetlidir. Zor bir meseleyi çözmenin verdiği sevinçle sarsılmam, içki sunan birinin şarabından daha iştah açıcı ve tatlıdır. Kalemlerimin kağıt üzerindeki gıcırtısı, def ve aşıkların sesinden daha tatlıdır. Benim kağıtlarımdaki tozları atmak için vuruşlarım, bir genç kızın defi üzerindeki vuruşlarından daha lezzetlidir. Ey boş hayallerle benim mertebeme ulaşmaya çalışan! Meşgul olanla yükselen arasındaki fark ne kadar büyüktür. Ben gece boyu uykusuz kalırken, sen uyuyarak sabahlayıp sonra da bana yetişmeyi mi umuyorsun?
Güzelliği takdir etme konusunda daha az yetenekli değiliz, duygu fakiri de değiliz. Duygularına esir olanların sahip olduğundan daha fazla hassas bir kalbe sahibiz. Ancak bizim kalplerimizde onların bulduğundan daha büyük bir hazine, aradıklarından daha yüce bir lezzet vardır. Bu; Allah sevgisi, O'nunla dostluk, O'na kavuşma arzusu ve O'nun rızası için terk ettiklerimiz karşılığında O'nun bizden razı olmuş yüzünü görme isteğidir.
Bize helal olmayan bir güzelliği seyretme lezzetinin, bu asıl lezzetimizle yarışmasına izin vermedik. Bildik ki Allah Teala, bir kalpte Kendisiyle olan dostluğun haramlarla olan dostlukla birleşmesini kıskanır. Bu yüzden bir seçim yapmak gerekiyordu. Biz, daha hayırlı olanı daha aşağı olanla değiştirecek değildik. Kaçırdığımız haram bir bakışa veya içine dalmadığımız bir günah anına üzülecek de değildik. Bunlar, En Büyük Sevgili olan Allah Teala'nın rızası baki kalsın diye sunduğumuz kurbanlardır: "Onlardan bazı kesimlere, kendilerini sınamak için verdiğimiz dünya hayatının süsüne gözünü dikme. Rabbinin rızkı hem daha hayırlı hem de daha süreklidir." (Taha Suresi, 131. Ayet).
Rızasını umduğu bir zengine doğru, Amelleriyle gösteriş yaptığı insanlara doğru, Kalbinin bağlandığı helal olmayan kadınlara doğru, Dalkavukluk yaptığı bir otorite sahibine doğru...
Hatta namazdayken bile kalbinin yönü başka yerdedir. Allah'ın şu şekilde vasfettiği kimselerden olmaktan korkmadı: "Anlamayan bir topluluk oldukları için Allah onların kalplerini çevirmiştir." (Tevbe Suresi, 127. Ayet).
Tüm hayatı boyunca yüzünü, şu an huzurunda durduğu Allah Teala yerine yanlış yöne çevirdiğini anladığı kıyamet gününde hali nice olur?: "Sonra gerçek Mevlaları olan Allah'a döndürülürler." (En'am Suresi, 62. Ayet). "Rablerinin huzurunda durdurulduklarını bir görsen! Allah: 'Bu gerçek değil miymiş?' der." (En'am Suresi, 30. Ayet).
İşte o an, İbrahim (üzerine selam olsun) gibi şöyle demiş olmayı diler: "Ben, hanif olarak yüzümü gökleri ve yeri yoktan var edene çevirdim." (En'am Suresi, 79. Ayet).
Bu yüzden Allah Teala'nın şu sözüne şaşırma: "Melekler, o kafirlerin canlarını alırken yüzlerine ve arkalarına vurarak şöyle dediklerini bir görsen!" (Enfal Suresi, 50. Ayet). Çünkü onlar bu yüzlerini hak etmeyenlere çevirdiler ve Allah'ın dinine ve hidayetine arkalarını döndüler. Bu yüzden o yüzlerin ve arkaların darbe alması haktır! "Öyleyse hanif olarak yüzünü dine çevir." (Rum Suresi, 30. Ayet).
Mümin Allah'tan başkasından korkmaz. Bu, zalimlerin baskısından, savaş halindeki düşmanlardan veya yırtıcı hayvanlardan korkmadığı anlamına mı gelir? Hayır, bunların hepsi fıtri ve doğal korkulardır, imana aykırı değildir. Bu durum peygamberlerin (üzerlerine selam olsun) başına bile gelmiştir. Musa (Allah'ın selamı ve bereketi onun üzerine olsun) hakkında şöyle buyurulur: "Böylece oradan korku içinde, etrafı gözetleyerek çıktı." (Kasas Suresi, 21. Ayet). "Musa dedi ki: Rabbim! Ben onlardan birini öldürdüm, beni öldürmelerinden korkuyorum." (Kasas Suresi, 33. Ayet).
Korkun ancak iki durumda imanla çelişir:
Bu yasaklanmıştır, Allah Teala şöyle buyurur: "İşte o şeytan, ancak kendi dostlarını korkutur. Eğer müminler iseniz onlardan korkmayın, benden korkun." (Al-i İmran Suresi, 175. Ayet). Yani ey müminler, şeytan sizi kendi dostlarıyla korkutur. Bu, kulak asmamanız gereken bir şeytan vesvesesinden başka bir şey değildir.
Hiç kimsenin korkusu, gücün ve imkanın yettiği ölçüde iyiliği emretmene, kötülükten sakındırmana ve Rabbinin mesajlarını tebliğ etmene engel olmasın: "Onlar Allah'ın mesajlarını tebliğ ederler, O'ndan korkarlar ve Allah'tan başka kimseden korkmazlar. Hesap görücü olarak Allah yeter." (Ahzab Suresi, 39. Ayet).
İhtilaf zamanında hakka ulaşmak istiyorsan... Kendine, dinine ve tarihine galip olan uluslararası sistemin gözleriyle bakmaktan özgürleş... Acı gerçekliğin baskısının üzerine çık...
Kullarının üzerinde mutlak güç sahibi olan, göklerin ve yerin anahtarları elinde bulunan, insanları imtihan etmek için yaratan ve O'nun izni olmadan hiçbir şeyin gerçekleşmediği bir Rabbin olduğuna kesin olarak inan. Sonunda herkesin dönüşü O'nadır ve hesaplarını O görecektir...
Ve O'nun dininin, psikolojik yenilgi dürtüsüyle metinler etrafında dolanmaya gerek duymaksızın mutlak hakikat olduğuna inan...
Bu, Allah'ın izniyle İslam'ın izzetinin damarlarında dolaşmasını sağlayacaktır. Allah'ın ve Resulü'nün sözlerini, kalbinde hiçbir sıkıntı duymadan teslimiyet ve sevgiyle karşılamanı sağlar. Böylece hayret ve ihtilaf denizinde Allah'ın senden ne istediğini bulursun. "Kim Allah'a sımsıkı sarılırsa, şüphesiz o doğru yola iletilmiştir." (Al-i İmran Suresi, 101. Ayet).
Gerçekliğin dayatmalarıyla uyuşmayan duygu ve ölçülerle yaşayanlara bazıları "gerçeklikten kopuk" derler. Ben şahsen bu kopuşu, Allah'ın üzerimdeki ve bu nimete nail olan her Müslümanın üzerindeki en büyük lütuflarından biri olarak görüyorum!
Gerçekliğe bakıyorsunuz: İstedikleri zaman özgürlüğünüzü kısıtlayabilecek, rızık kapılarınızı takip edebilecek, size boyun eğdirmek için bu kapıları yüzünüze kapatmak isteyen insanlar var!... Sayıca ve güççe sizden üstünler... Etrafınızı öyle bir sarmışlar ki, aralarından size sızacak tek bir umut ışığı bile yokmuş gibi görünüyor!
İşte bu, acı gerçekliktir... Ve bu gerçekliğe göre, mutluluk size nereden gelecek? Rızık size nereden ulaşacak?
Fakat sonra dönüp hatırlarsınız ki bu "gerçeklik", aslında sadece "dünya hayatının dış görünüşüdür"; hiçbir değeri olmayan bir sahtelik, mümin olmayanı aldatan dış bir kabuktur... Sonra hakikate bağlanırsınız: "Allah insanlar için ne rahmet açarsa, onu tutacak yoktur" (Fatır Suresi, 2. Ayet) ve "O, kullarının üzerinde mutlak hakimiyet sahibidir" (En'am Suresi, 18. Ayet).
Onlar sizin için bir şey dileseler bile, Allah dilemedikçe onlar hiçbir şey dileyemezler... Sizi her yönden kuşatmış olsalar da Allah "onları arkalarından kuşatmıştır"... Sonra Peygamberimizin (Allah'ın selamı ve bereketi onun üzerine olsun) bizi üzerinde yetiştirdiği şu gerçeği hatırlarsınız: Eğer bütün insanlar size zarar vermek için bir araya gelseler, Allah'ın sizin için yazdığından başka bir zarar veremezler.
Dönüp hatırlarsınız ki Allah dilerse, siz zindanın en dibindeyken kalbinize mutluluk verir; dilerse de siz görkemli bir saraydayken ve tüm refah imkanları etrafınızdayken sizi depresyon ve motivasyon eksikliğiyle imtihan eder!
Hatırlarsınız ki Allah Teala dilerse, eşinizi ve çocuklarınızı bir anda hidayete erdirir, onları sizin için göz aydınlığı, hayırlı evlatlar, ahlak ve din sahibi kılar... Tüm dünya bir araya gelse bunu sizin için sağlayamaz ve Rabbiniz (O yücedir ve azizdir) dilediğinde de buna engel olamaz...
Eğer dilerse eşinizi, çocuklarınızı ve mallarınızı sizin için bir azap ve hayatınızı karartan bir unsur yapar; tüm dünya bir araya gelse bunu üzerinizden kaldıramaz...
İşte o zaman duygularınız ve duruşunuz dünyanın sahteliğiyle değil, bu büyük hakikatlerle yönetilir hale gelir. O vakit soru şuna dönüşür: "Öyleyse bana keder nereden gelecek?" ve "Nasıl olur da rızıklandırılmam?!"
Sahte bir gerçeklikten kopup sarsılmaz hakikatlere bağlanmak ne güzel bir kopuştur! Bu, sebeplere sarılmayı terk etme çağrısı değil; ruhunuzun yüksekte kalması, kırılmaması ve nefsinizin Allah'tan başkasından korkmayan, O'ndan başkasından ummayan bir huzura ermesi çağrısıdır. Allah'ım, bu kopuş nimetini üzerimizde daim eyle ve bizi şükredenlerden eyle.
İnsanın kalbine bazen bir tür şirk sızar; Rabbine (O noksan sıfatlardan münezzehtir) fayda umduğu veya zararından korktuğu şeyleri ortak koşar, ya da bu şeylerin evrende Allah ile birlikte bir tasarrufu olduğunu, O'nun mutlak gücü ve egemenliği dışında kaldığını sanır.
Bugünlerde pek çok Müslümanın kalbine şu düşünce sızmış durumda: "Düşmanlarımızın uçakları olduğu sürece galip gelemeyiz! Çünkü onlar her savaşı bitirme ve her zaferi yok etme gücüne sahiptir!"
Dikkat edin!: Eğer bu düşünce Müslümanları, tam bir tevekkül ve kesin bir inançla birlikte zaferin maddi sebeplerine sarılmaya itiyorsa, sebeplere sarılmak istenen, hatta vacip olan bir şeydir; bunlar olmadan zafer bekleyemeyiz.
Ancak ben burada psikolojik bir "teslimiyetten" ve Allah Teala'nın kudretinden şüphe etmekten bahsediyorum...
Burada kendinize Allah Teala'nın şu sözünü hatırlatın: "Göklerde ve yerde Allah'ı aciz bırakacak hiçbir şey yoktur" (Fatır Suresi, 44. Ayet) ve "Siz ne yeryüzünde ne de gökte (Allah'ı) aciz bırakamazsınız" (Ankebut Suresi, 22. Ayet).
Allah bir şeyi murat ettiğinde, onun sebeplerini lütfuyla hazırlar. İnsan ummadığı yerden rızıklandırıldığı gibi, biz sebeplere sarıldığımızda O, düşmanımızı ummadığımız yerden bozguna uğratır ve bize yardım eder: "Siz onların çıkacaklarını sanmamıştınız. Onlar da kalelerinin kendilerini Allah'tan koruyacağını sanmışlardı. Ama Allah onlara ummadıkları yerden geliverdi ve kalplerine korku saldı; öyle ki evlerini hem kendi elleriyle hem de müminlerin elleriyle yıkıyorlardı. Ey basiret sahipleri, ibret alın!" (Haşr Suresi, 2. Ayet).
"Onlardan öncekiler de tuzak kurmuşlardı; sonunda Allah onların binalarını temellerinden sarstı, tavanları tepelerine çöktü ve azap onlara hiç fark etmedikleri bir yerden geldi." (Nahl Suresi, 26. Ayet).
Rivayet edilir ki Ömer Muhtar'a: "İtalya'nın uçakları var, bizim ise yok" denildiğinde o şöyle sormuştur: "Arş'ın üstünde mi uçuyorlar yoksa altında mı?" "Altında!" dediklerinde ise: "Arş'ın üstündeki bizimle beraberdir, altındakiler bizi korkutamaz" demiştir.
Doğrudur, Muhtar sonunda şehit edildi; ancak bu akideye sahip olan biri için öldürülmek, Allah'ın izniyle bir "kazanç" olan şehadettir. Nitekim İtalya, onun ve kardeşlerinin cihadı sayesinde geri çekilmiştir. Cihadları o an aziz bir İslam devletinin kurulmasına yol açmamış olabilir, evet... Allah bunu bir hikmet gereği ertelemiştir; fakat onlar gitmeden önce İslam binasına bir tuğla koymuşlardır ve bu bina mutlaka tamamlanacaktır.
Sonuç olarak; Allah Teala bizi bir görevle sorumlu tuttu ve buna karşılık bize bir garanti verdi. Öyleyse garantiyle değil, görevle meşgul olalım: "Eğer siz Allah'ın dinine yardım ederseniz, O da size yardım eder" (Muhammed Suresi, 7. Ayet). Arş'ın üzerindeki Zat'tan, uçakların gözünüzde büyüdüğü anlar için af dileyin; zira uçaklar ne kadar yükselirse yükselsin, daima Arş'ın altında uçarlar.
Allah Teala'nın "Allah hiçbir kimseye gücünün yeteceğinden başkasını yüklemez" (Bakara Suresi, 286. Ayet) sözünün önemli bir anlamı vardır. Bu kerim ayet, bazıları tarafından Allah'ın emri konusunda gevşeklik göstermeyi meşrulaştırmak için delil olarak kullanılır.
Oysa bu ayetin anlamlarından biri şudur: Ey Müslüman! Allah Teala sana bir şeyi emretmişse, onu yapmaya gücünün yettiğini bildiği için emretmiştir. Bu yüzden "gücüm yetmiyor" diye mazeret üretme: "Yaratan bilmez mi? O, en ince işleri görüp bilendir, her şeyden haberdardır" (Mülk Suresi, 14. Ayet). Ey genç! Allah sana iffetini korumayı ve ilişkilerinde ölçülü olmayı emrettiyse, O'ndan yardım dilediğin takdirde bunu yapabileceğini bildiği için emretmiştir. Bunu sana emrederken, ileride hangi fitnelerin olacağını bilerek emretmiştir.
Ey henüz evlenememiş genç kız! Allah sana davranışlarını kontrol etmeyi ve iffetli kalmayı emrettiyse, bunun senin gücün dahilinde olduğunu bildiği için emretmiştir. Bazı yükümlülüklerde meşakkat vardır ancak: "Kim sabretmeye çalışırsa, Allah ona sabır verir" (Sahih-i Buhari, 1469) ve ona hidayet edip halini ıslah eder.
Öyleyse, yapabileceğimiz yükümlülüklerden kaçmak için kendimize mazeretler üretmemeliyiz; çünkü biliyoruz ki: "Allah hiçbir kimseye gücünün yeteceğinden başkasını yüklemez" (Bakara Suresi, 286. Ayet).
Sen imanınla değerlisin... Ellerine kelepçe vursalar, gözlerini bağlasalar bile onların sana bu gerçeği unutturmasına izin verme. Sana ne kadar hakaret ederlerse etsinler, seninle alay edip bedenine zarar verseler de sakın pes etme.
Sakın bunun kendine ve onlara olan bakışını etkilemesine izin verme! Allah’ın himayesindeyken nasıl aşağılanmış hissedebilirsin ki?! "Oysa izzet (asıl üstünlük ve şeref), Allah’ın, Resulü’nün ve müminlerindir" [Münafikun: 8]. Allah’ın rezil ettiği kimselere nasıl değer verebilirsin?! "Allah kimi alçaltırsa, artık ona değer verecek kimse yoktur" [Hac: 18]. Karşılığı cennet olan bir bedeli nasıl pahalı bulabilirsin?!
Onların ölçüleri, Allah katında bir sivrisineğin kanadı kadar değeri olmayan şu dünyanın sahteliği gibi sahtedir. Kıyamet günü herkes gerçek mizanı görecektir: "Biz, kıyamet günü için adalet terazileri kurarız" [Enbiya: 47]. Eğer bu mizanı dünyada da imanın nuruyla görmeyeceksen, imanının ne faydası kalır?!
Sevgili bir kardeşin ne güzel söylediği gibi: Kalbinde "Allah'tan başka ilah yoktur" gerçeğini gerçekleştir ve onun oraya iyice yerleştiğinden emin ol, sonra etrafına bak.. İşte o zaman her şeyi gerçek boyutuyla göreceksin!
"Ondan sonra da salih bir topluluk olursunuz" [Yusuf: 9]. Bunu Yusuf (selam üzerine olsun) peygamberin kardeşleri, zulmetmeye yeltendikleri sırada söylemişlerdi.
Hallerinin dili şunu diyordu: "Biz salih olmayı seviyoruz. Fakat babamızın kardeşimize olan özel sevgisi bu haldeyken, kardeşimiz hakkında Allah’ın emrine uymaya ve şeriatına bağlı kalmaya güç yetiremeyiz. Öyleyse bir kereliğine zulmedelim ki istediğimiz gerçekleşsin, sonra içimiz rahatlasın ve bu zulmün kötü izlerini silecek salih amellere yönelelim."
Bu, zulüm işlemeye niyetlenen bazılarımızın da mantığıdır! Bu zulüm, mesela hayalindeki idari makama gelmek için bir iş arkadaşının sırtına basıp onu çekiştirmek olabilir.. Bu zulüm, "piyasada kendini kanıtlamak" için yapılan bir hile veya dürüst olmayan ticari bir rekabet olabilir.. Sınavlarda "başarılı" olup diploma almak için yapılan bir kopya olabilir..
Hatta kendi grubunun gücünü artırmak ve alanını genişletmek, sonra da tüm bunları İslam’a hizmet için kullanmak adına bir çalışma alanındaki Müslümanlara yapılan bir zulüm de olabilir!.. Tüm bunların hal dili şudur: "Salih olmayı seviyorum ve zulümden nefret ediyorum, ancak şu anki durumda içim huzur bulmayacak. Eğer hayal ettiğim konuma ulaşırsam ruhum dinlenecek, enerjim açığa çıkacak ve gönlüm ferahlayacak; ondan sonra bu zulmü unutturacak hayırlı işler yaparım ve bu da kapanmış bir sayfa olur... Kusura bakma ya Rabbi... Sadece bu seferlik!"
Bu, seni zulme karşı uyaran kınayıcı nefsin sesini bastırmak için kötülüğü emreden nefsin bir tuzağıdır. İçindeki hayır davetçisini bastırmaya ve onu küçültmeye alışan kimsenin içindeki o ses gerçekten küçülebilir ve bunun karşılığında zulmü meşrulaştırma yeteneği devleşir... Peki, ondan sonra nasıl salihlerden olabilir?!
Bazen Allah’ın dinine hizmet ederken, mahallemizde, iş yerimizde veya ülkemizde başkasının yapmadığı yüce bir görevi yerine getirdiğimiz hissine kapılabiliriz. Bu yüzden günahlarımızla sapmayacağımızı, görevimizi yapmaktan alıkonulmayacağımızı ve bu görev tamamlanmadan ölmeyeceğimizi zannederiz; çünkü tüm bunlar başkalarını bizim hayrımızdan mahrum bırakacaktır.
Yani insanların bize ihtiyacı olduğunu, hatta İslam’ın da bize ihtiyacı olduğunu hissederiz. Bu duygu, bizi dünyaya meyletmekten alıkoyup insanlık için faydalı olan davet görevimizi üstlenmeye ittiği sürece olumlu ve övgüye değerdir... Bizi içine çekilmek istenen fitnelerden uzak tuttuğu sürece faydalıdır. Şairin dediği gibi: "Sen öyle büyük bir iş için hazırlandın ki bir farkına varsan... Kendini başıboş sürülerle otlamaktan koru!"
Ancak bu duygu bazen tehlikeli hale gelir! Eğer bizi Allah’ın emrini ihmal etmeye ve günahlarımızı küçümsemeye iterse tehlikelidir; Allah’ın kalbimizi kaydırarak veya yürüttüğümüz hayır kapısını kapatarak bizi cezalandırmayacağından emin bir haldeysek bu bir aldanıştır. [Metinde bir kopukluk var] İhmal etme cüreti...
Bu "bağımlı" kişi, şu ayetten nasibini almıştır: "Şeytan onları istila etmiş, onlara Allah’ı anmayı unutturmuştur" [Mücadele: 19]. Bu öyle bir istiladır ki şeytan, kulun üzerinde hiçbir şey karşılığında, hatta dünyanın değersiz bir menfaati karşılığında bile olmayan bir hakimiyet kurar! Kulu bu zavallı istila içinde tutan şey ise: "Onlara Allah’ı anmayı unutturmuştur" kısmıdır. Sanki kul, kendisini içinde bulunduğu durumdan kurtarması için yardım isteyebileceği bir Rabbi olduğunu unutmuştur.
Ey kederli bağımlı! Görmüyor musun ki şeytan sana ancak dört yönden gelebilir: "Öyleyse beni azdırdığın için, andolsun ki ben de onları saptırmak için senin dosdoğru yolunun üzerinde oturacağım. Sonra onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım. Sen de onların çoğunu şükredenlerden bulmayacaksın" [Araf: 16-17].
Fakat senin üstünden gelip de Allah’ın rahmetiyle arana girmeye gücü yetmez. Öyleyse başını kaldırıp "Ya Rabbi" demez misin?! Çünkü: "Allah insanlar için ne rahmet açarsa, artık onu tutacak kimse yoktur" [Fatır: 2].
Hayatımızdaki fitnelerle mücadele ederken bazen bazılarına karşı yumuşar, taviz verir ve kendi kendimize şöyle deriz: "Buraya kadar.. Bu konuda eksiğim, günahkarım ama daha büyük bir fitneye düşmem." Daha büyük fitne ile büyük günahları veya şirke götüren amelleri kastederiz... Bu kırmızı çizgileri aşmadığımız sürece güvende olduğumuzu sanırız.
Tüm bunlarda, bu fitnelerin daha büyük sınavlara hazırlayan birer test olduğunu unutuyoruz. Bu küçük sınavlarda başarısız olanlar, kalplerinde siyah lekeler biriktirirler. Bu lekeler, büyük fitnelerin çirkinliğini kişinin algısında kademeli olarak azaltır, imanını zayıflatır ve artık bu fitnelerin parıltısı karşısında dik duramaz hale gelir.
Peygamberimiz (Allah'ın salat ve selamı onun üzerine olsun) şöyle buyurmuştur: "Kul bir günah işlediği zaman kalbinde siyah bir nokta oluşur. Eğer tövbe eder, vazgeçer ve bağışlanma dilerse kalbi parlatılır. Eğer günahı artırırsa o nokta da artırılır ve sonunda tüm kalbini kaplar. İşte Allah’ın: 'Hayır! Aksine kazandıkları şeyler kalplerini paslandırmıştır' [Mutaffifin: 14] ayetinde bahsettiği pas budur."
Bir fitneye koşan herkesin kendine şunu sorması gerekir: Daha önceki hangi sınavlarda başarısız oldu da, bu büyük sınavda aklı başından gitti?
Kadın fitnesi, mal fitnesi, makam fitnesi, şöhret fitnesi ile karşılaştığında ve nefsin seni bir miktar taviz vermeye ikna etmeye çalıştığında; sakın kendini kandırıp "Bunda yumuşayacağım ama daha büyüğüne karşı direneceğim" deme.. Çünkü o an kalbine siyah noktalar vurulmaktadır; ta ki imanın heybeti gidene, büyük fitnelerin parıltısı karşısında aklın şaşana ve sen farkında bile olmadan onlara doğru koşana kadar.
Ey dini pahasına insanlara yaranmaya çalışan kişi.. Ey en büyük derdi, başkaları haksız olsa bile seni bağnazlıkla suçlamaması olan kişi.. Bil ki hayatta, Rabbinin sevgisini, O’nun yüceliğini hissetmekten, O’nun için öfkelenmekten ve O’nun dini için kıskançlık duymaktan daha güzel ve daha yüce bir duygu yoktur.. Böylece sen, yaratılış gayenle uyum içinde olursun.. Bu gayeyi gerçekleştirdiğin ölçüde kendi değerini ve özsaygını hissedersin.. "İnsanlar ne der" kaygısı uğruna kendini bu makamdan mahrum etme!
Sen Rabbine döneceksin, O’nun huzuruna tek başına, çıplak ve yardımcısız geleceksin.. Ve o insanların hiçbiri sana fayda sağlamayacak.. "O gün ne mal fayda verir ne de evlatlar. Ancak Allah’a selim (tertemiz) bir kalp ile gelenler müstesna" [Şuara: 88-89].
İnsanların rızasını Allah’ın rızasının önüne koymaktan arınmış selim bir kalp.. Allah için öfkelenen, Allah’ı yücelten, Allah’ı seven diri bir kalp. "Eğer mümin iseler, hoşnut etmelerine en layık olanlar Allah ve Resulü’dür" [Tevbe: 62].
Hepimiz Şeytan'ın haramları süslediğini biliriz; ancak aynı derecede hatırlamadığımız şey, onun ibadetleri ve helal olan şeyleri de bize çirkin gösterdiğidir. Bu durum, Kur'an'ın Şeytan'ın şu sözünden naklettiği genel ifadeden anlaşılabilir: "Andolsun ki, onları saptırmak için senin dosdoğru yolunun üzerinde pusuda bekleyeceğim" [A'raf: 16]. Ayrıca Peygamber'in (Allah'ın salat ve selamı onun üzerine olsun) şu hadisinden de anlaşılır: "Şeytan, insanoğlunun yollarında pusuda bekledi." Peygamber daha sonra İslam yolunu ve ibadet yollarını zikretmiştir.
Bunu akılda tutmak, bazı rahatsız edici durumları anlamaya yardımcı olur. Örneğin, nişanlı olan veya evlilik arifesinde olan gençlerin, karşı tarafa olan ilgilerini kaybettiklerine dair şikayetleri çoktur. Bunun psikolojik bir açıklaması olabilir, ancak aynı zamanda şu gerçeği de hatırlamak gerekir: Gence haram ilişkileri süslü gösteren Şeytan, aynı zamanda ona helal ve tertemiz olan ilişkiyi de çirkin gösterir.
Bir adam, eşi belli bir güzelliğe sahip olmasına rağmen ondan soğuyabilir; oysa Şeytan, örneğin iş ortamında kendisine helal olmayan bir kadınla olan münasebetindeki sınırları aşmayı ona süslü gösterir. Unutmamalıyız ki ibadetler ve helal olanlar aslında güzeldir; nitekim Yüce Allah onları "temiz şeyler" olarak nitelendirmiştir: "Onlara temiz şeyleri helal kılar" [A'raf: 157]. Eğer onları itici görüyorsak, bunun sebeplerinden biri Şeytan'ın onları çirkin göstermesidir. Öte yandan günahlar ve haramlar -helal olmayan ilişkiler gibi- özünde çirkindir: "Onlara pis şeyleri haram kılar" [A'raf: 157]. Eğer onları güzel görüyorsak, bu Şeytan'dandır.
Bunun farkında olmak, duygularımızı gerçeklere göre şekillendirmemize ve üzerimizdeki Şeytan tozunu silkelememize yardımcı olur.
Peçenin hükmü konusundaki tartışmalardan bağımsız olarak ve peçe dışındaki doğru şer'i hicaba bağlı kalan kız kardeşlerimizin değerini asla küçümsemeden, kendimi şunu söylemekten alıkoyamıyorum: Selam olsun sana ey peçeli hanımefendi... Özellikle de amelleri dış görünüşüyle uyumlu olan, davranışlarında, kalp temizliğinde ve güzel ahlakında Allah'a itaat eden peçeliye selam olsun.
Selam olsun sana ey haya ve masumiyetin sembolü! Gaflet zamanında başlı başına bir davet olan dış görünüşünle insanlara Allah'ı hatırlatan sana selam olsun. Yozlaşmış medyanın peçeyi karalamaya çalıştığını gördüğün halde tüm bunlara sabreden sana selam olsun...
Kötü niyetli din adamlarının peçeden vazgeçirmeye çalıştığını, sana gösterdikleri sertliği en açık saçık olanlara bile göstermediklerini gördüğün halde onlardan yüz çevirip sabreden sana selam olsun...
Çevrendeki genç kızların süslenmeye, tesettürü delmeye ve dikkat çekmeye çalıştığını gördüğün halde o masum güzelliğini gizleyip sabreden sana selam olsun...
Üniversitede veya toplumda yürürken pek çok arkadaşının senden uzaklaştığını gördüğün halde, hal dilinle "Allah dost olarak yeter" diyerek sabreden sana selam olsun...
Şu devletin veya bu kurumun peçeyi yasakladığını, öte yandan açılıp saçılmayı teşvik ettiğini duyduğun halde yine de sabreden sana selam olsun...
Bu şiddetli saldırı karşısında bedeninle zayıf ama imanınla yüce bir dağ gibi dimdik duran sana selam olsun...
Selam olsun sana hanımefendi... Bil ki benim gibiler sabrı, gücü, sebatı ve Allah ile teselli bulmayı senden öğreniyor. Sen dış görünüşünle, benim gibilerin kaleminin ve dilinin ulaştıramayacağı mesajları ulaştırdın.
Benden ve senin hakkındaki bu duyguları, Allah rızası için duyulan bu saygı ve sevgiyi paylaştığını düşündüğüm binlerce kardeşimden sana selam olsun... Zehirli kalemler, kışkırtıcı ekranlar ve yerilen kötü niyetli din adamları sana yüklense ve hep bir ağızdan sana ok fırlatsalar da, biz hepimiz senin kardeşleriniz. Allah'tan, kadınlarımıza, kızlarımıza ve kardeşlerimize de sana lütfettiği bu hidayeti tamamlamasını dileriz. Selam olsun sana ey peçeli hanımefendi.
Bakışlarını harama salmanı meşrulaştırmak için: "Kardeşim ben de etten kemikten bir insanım, nefsim var... Fitne çok şiddetli, taşı bile yerinden oynatır... Sabredemiyorum! Fitneler gücümün üstünde!" dediğinde; Yüce Allah şunu buyururken bunu bilmiyor muydu: "Mümin erkeklere söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar ve iffetlerini korusunlar. Bu onlar için daha arındırıcıdır. Şüphesiz Allah, onların yaptıklarından hakkıyla haberdardır" [Nur: 30] ?! "Siz mi daha iyi bilirsiniz yoksa Allah mı?" [Bakara: 140]. Allah senin içgüdüsel yapını ve arzularının gücünü bilmiyor mu? "Yaratan bilmez mi? O, en ince işleri görüp bilendir, her şeyden haberdardır" [Mülk: 14].
Sevgili kardeşim... Bakışlarını harama salmanı bu tür ifadelerle mazeret gösterdiğinde sanki şöyle demiş oluyorsun: "Allah bana güç yetiremeyeceğim şeyi emretti!" Bu, Allah'ın hikmetine, adaletine ve merhametine uygun düşer mi? Bu mazeret, harama bakma günahından daha kötü değil midir? Çünkü Allah'ın hikmetine ve merhametine olan imana aykırıdır.
Genç bir peygamber olan Yusuf (ona selam olsun), fitnenin tüm sebepleri etrafında toplandığında şöyle demişti: "Rabbim! Zindan, bunların beni davet ettiği şeyden bana daha sevimlidir" [Yusuf: 33].
Nisa Suresi'nde, Allah Teala erkek ve kadın arasındaki ilişkinin bazı hükümlerini açıkladıktan sonra bakınız ne buyuruyor; ayetleri kelime kelime düşünün: "Allah size (bilmediklerinizi) açıklamak, sizi sizden öncekilerin yollarına iletmek ve tövbelerinizi kabul etmek istiyor. Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. Allah sizin tövbenizi kabul etmek ister; şehvetlerine uyanlar ise sizin büyük bir sapıklığa düşmenizi isterler. Allah sizden (yükünüzü) hafifletmek ister; çünkü insan zayıf yaratılmıştır" [Nisa: 26 - 28]. Demek ki O, senin zayıf olduğunu bildiği için sana kısıtlama gibi görünen bu hükümleri koymuştur. Oysa bunlar gerçekte birer hafifletmedir; şehvetin zincirlerinden ve Şeytan'ın kışkırtmalarından kurtuluştur. Allah bunları sana ilmiyle, hikmetiyle ve merhametiyle meşru kılmıştır.
Psikolojini bozan haberlerin, fotoğrafların ve videoların bir sınırı yok... Dünya medyası, Müslümanlara yapılan eziyetlerin görüntülerini ve videolarını yayınlayarak keder ve hüznü pekiştiriyor; ancak kendi savaşlarındaki korkunç görüntülerin sunulmasına izin vermiyorlar.
Bu acı verici görüntülerin çoğu "sızıntı" değildir; aksine senin maneviyatını incitmek ve seni sürekli bir negatif hüzün içinde yaşatmak için yapılan sistemli bir çalışmadır. Senin kendi değerini, Müslüman kardeşlerinin değerini, size ait olan her şeyin değerini ve hatta sizi birleştiren İslam'ın değerini yok saymanı istiyorlar! Kendinden nefret etmeni, düşüncelerinin donmasını ve iradenin felç olmasını istiyorlar! Tüm bunları, seni daha kolay kontrol edebilmek için istiyorlar...
Tarih bize anlatır ki; Tatarlar İslam dünyasını istila etmeye başladıklarında Müslüman şehirleri olan Buhara ve Semerkant'ta öyle şeyler yaptılar ki, diğer Müslümanların kalplerine korku saldılar. Hatta Cengiz Han yirmi bin kişilik bir birlik gönderdi; bu birlik devasa Harezmşahlar Devleti'nin doğusundaki milyonlarca Müslüman arasında dolaşıp öldürüyor, yağmalıyor ve kimse onlara karşı koymaya cesaret edemiyordu! Sakın kırılma! Sakın ruhunu onların zincirleriyle bağlayıp sonra anahtarı onlara teslim etme!
Bu duyguları eyleme dönüştür; kendini ve seninle birlikte Müslümanları kamçılamaktan vazgeç! "Allah hiçbir kimseye gücünün yeteceğinden başkasını yüklemez" [Bakara: 286]. ...Öyleyse gücün neye yetiyorsa ona bak ve onu yap, hiçbir şeyi ihmal etme. O zaman Allah seni daha yüce işlerde istihdam edecektir: "Hidayete erenlere gelince, Allah onların hidayetini artırır ve onlara takvalarını verir" [Muhammed: 17].
Onlardan korkma, onlar sadece bir imtihandır: "Bu böyledir. Eğer Allah dileseydi onlardan intikam alırdı; fakat sizi birbirinizle denemek için böyle yapıyor" [Muhammed: 4]... Allah, ebedi nimetler içinde sonsuzluğu mükafat olarak vermek için hangimizin sabredeceğini görüyor: "Sizi birbiriniz için bir imtihan kıldık; bakalım sabredecek misiniz? Rabbin her şeyi hakkıyla görendir" [Furkan: 20]. Eğer biz O'nun dinine elimizden gelen her şeyle yardım edersek, O'nun bizi onlara karşı muzaffer kılması O'na güç gelmez. "Gevşemeyin, hüzünlenmeyin; eğer gerçekten iman etmişseniz en üstün olan sizsiniz" [Al-i İmran: 139].
Sanki İslam ve onun Peygamberi (Allah'ın selamı ve bereketi onun üzerine olsun) ile aralarında bir kan davası varmış gibi, gözü dönmüşçesine hareket edenleri görüyor musun? Onları, alimlere ve davetçilere karşı savaşırken; Müslümanların topraklarını her uğursuz sese, İslam düşmanı her kaleme ve her türlü boş eğlenceye açarken görüyor musun? Doğu'dan veya Batı'dan her türlü cahiliyeyi ithal ediyorlar. Kaynağı, şekli veya maliyeti önemli değil... Önemli olan, gençlerin fıtratını kirletmek, karakterlerini zayıflatmak, kimliklerini silmek ve onlara dinlerini unutturmak için kullanabilecekleri bir cahiliye olmasıdır...
İslam'a karşı savaşlarında günbegün, saat başı acele ediyorlar... Sanki şöyle diyorlar: "Ey Muhammed, senin dininin izlerini sileceğiz ve insanları ona inanmayan kafirler haline getireceğiz!" Bunları görüyor musun? Onların beldelerde (refah içinde) dönüp dolaşması seni aldatmasın... Eğer bir adam güneşin nurunu söndürmek için bulunduğu yerden ona üfleseydi, onun bir ahmak olduğunu anlardın. İşte bunlar da "Ağızlarıyla Allah'ın nurunu söndürmek istiyorlar" [Saf: 8]!
Onlar da hileleri de helak olup gidecek ve "Biz de onları birbiri ardınca gönderdik ve onları ibretli hikayeler yaptık. İman etmeyen kavim uzak olsun!" [Müminun: 44] başlıklı büyük kitabın sadece bir sayfası olacaklar... İşte kayıyorlar, tarihin çöplüğüne gitmek üzereler... Ve insanları da kendileriyle birlikte sürüklemek için ayaklarından çekiyorlar. Önemli olan senin sakınman ve seni çekmelerine izin vermemendir! Tırnaklarıyla seni yaralayabilir ve canını yakabilirler... Sabret, çünkü onlar helak olacaklardır, "Sonuç (zafer) takva sahiplerinindir"...
Sabret ve üzülme, "İman etmeyenlere de ki: Elinizden geleni yapın, biz de yapmaktayız. Bekleyin, biz de beklemekteyiz. Göklerin ve yerin gaybı Allah'a aittir. Bütün işler O'na döndürülür. Öyleyse O'na ibadet et ve O'na tevekkül et. Rabbin yaptıklarınızdan habersiz değildir" [Hud: 121-123].
Felaket bölgelerindeki Müslümanların acılarını gördüğümüzde, Allah Teala'nın belayı uzatmasındaki büyük hikmetlerden birini gözden kaçırabiliriz. O hikmet şudur: Allah, kullarını öyle imtihan eder ki, onlardan Yaratıcılarına karşı boyun eğme ve kırıklık köleliğini ortaya çıkarır. Onlara zayıflıklarını ve çaresizliklerini hissettirir; onları terbiye eder, eğitir ve kalplerini yumuşatır. Tüm bunlar onlara zafer vermeden önce gerçekleşir. Böylece sıkıntıdan zafere; güçlü ama merhametli, izzetli ama mütevazı, hak konusunda sert ama yumuşak huylu olarak çıkarlar. Kendi nefislerine aldanmazlar, Allah'ın üzerlerindeki nimetini unutmazlar, zafer sarhoşluğu içinde insanlara zulmetmez ve yeryüzünde zorbalık yapmazlar.
Allah, Ahzab Gazvesi'nde müminlerin kalplerini sarstı ve bu, nimetin bir parçasıydı. Allah Teala şöyle buyurdu: "Ey iman edenler! Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın; hani size ordular gelmişti de biz onlara karşı bir rüzgar ve sizin görmediğiniz ordular göndermiştik. Allah yaptıklarınızı görmektedir. Hani onlar size hem üstünüzden hem alt tarafınızdan gelmişlerdi; hani gözler kaymış, yürekler ağızlara gelmişti ve siz Allah hakkında çeşitli zannlarda bulunuyordunuz. İşte orada müminler imtihan edilmiş ve şiddetli bir sarsıntı ile sarsılmışlardı" [Ahzab: 9-11].
Bu sarsıntı oranında müminlerde bir kırıklık ve Rablerine sığınma oluştu. Bu kırıklık ve sığınma oranında da kurtuluş ve izzet geldi: "Allah, o kafirleri hiçbir hayra ulaşamadan öfkeleriyle geri çevirdi. Savaşta Allah müminlere yetti. Allah güçlüdür, mutlak galiptir" [Ahzab: 25].
Aynı şekilde Bedir günü sayıca ve hazırlıkça az idiler. Muhacirler baskı ve işkence görmüş, evlerini ve ailelerini bırakıp Medine'ye sığınmak zorunda kalmışlardı. Bu halleriyle (insanların gözünde) güçsüz ve boynu bükük idiler, her ne kadar ruhlarında izzetli olsalar da. Allah bu zayıflıktan sonra onlara zafer verdi: "Andolsun, siz güçsüz (ve sayıca az) olduğunuz halde Allah size Bedir'de yardım etmişti. O halde Allah'tan sakının ki şükretmiş olasınız" [Al-i İmran: 123].
Buna karşılık Huneyn günü Müslümanlar sayıca çokluklarına aldandılar ve sayı ile teçhizatın sarhoşluğuna kapıldılar, fakat bu onlara hiçbir fayda sağlamadı: "Huneyn gününde de hani çokluğunuz sizi böbürlendirmişti ama size hiçbir fayda sağlamamıştı" [Tevbe: 25]. Başlangıçta kayba uğradılar, ta ki Peygamber'in (Allah'ın selamı ve bereketi onun üzerine olsun) etrafında, Allah'ın kendilerini kendi güç ve kuvvetlerine bırakmasının acısını tadan az sayıda kişi toplanana kadar. Kendi güçlerinden vazgeçip Allah'tan başka izzet veren olmadığını anladılar ve Allah az olmalarına rağmen onlara zafer verdi.
Demek ki Müslümanlar üzerindeki belanın uzamasının hikmetlerinden biri de budur: Allah'a boyun eğip boyun bükmeleri. Öyle ki, Allah onlara izzet verip zafer nasip ettiğinde ve yaralarını sardığında, eski zayıf hallerini hatırlasınlar; Allah'ın lütfunu unutup helak olmasınlar, zorbalık ve taşkınlık yapmasınlar. Aksine lütfu Allah Teala'ya nispet etsinler ve galip geldikleri halklara karşı Allah'tan korksunlar.
Peki, beklenen bu zafer anı gelmeden ölenler ne olacak? Onlar sebat ettiklerinde, istikamet üzere olduklarında, Yaratıcılarına boyun eğdiklerinde ve Allah'a olan halis kulluklarını gösterdiklerinde üzerlerine düşeni yapmış ve kendilerinden sonrakilerin henüz ulaşamadığına ulaşmış olurlar. Görmez misin ki Allah Teala aynı Ahzab kıssasında şöyle buyurmuştur: "Müminlerden öyle adamlar vardır ki, Allah'a verdikleri söze sadık kaldılar. Onlardan kimi adağını yerine getirdi (şehit oldu), kimi de beklemektedir. Onlar hiçbir şeyi değiştirmediler" [Ahzab: 23]. Zafer anına yetişemeyen ama sebat üzere ölen bu kişiler, amelleri Allah'ın rızasıyla mühürlenmiş olarak göçüp gitmişlerdir. Onlar, zafer anına yetişen ama sonunun ne olacağını bilmeyenlerin beklediği o onura çoktan kavuşmuşlardır. Allah'tan Müslümanlara izzet vermesini, kırgınlık ve zayıflıklarından sonra yaralarını sarmasını ve ölenlerine rahmet etmesini dileriz.
Kendini alıştırdığın en kötü şeylerden biri, "hak üzere" olduğun konusundaki huzurunu, seni onaylayanların çokluğundan almandır. Bugün seni onaylayanların çoğu, eğer haklı olduğu konuda ona katılmazsan, yarın sana düşman olur; her iki durumda da sen haklı olsan bile. Nefsini alıştıracağın en güzel şey ise, "hak üzere" olduğun konusundaki huzurunu ancak Allah'ın seni ona hidayet etmesi için O'na sığınmaktan ve tarafsız bir şekilde hakkı aramaktan almandır. Sonra da onu insanlara hikmet ve güzel öğütle sunmaya çalışıp, onların sana katılıp katılmamasına bakmamandır. Eğer böyle yaparsan, hakkın verdiği huzur sana, seni onaylayanların övgü sarhoşluğundan daha lezzetli gelecektir. Bundan sonra seni onaylayanların az olması, davetinin bereketine zarar vermez.
Tarihteki etkili şahsiyetler, günahlarının Allah'ın kendilerini dinin zaferi için kullanmasına engel olmasından korkarlardı. Onlar, sanki Allah'ın dinine hizmet ederek O'na minnet ediyorlarmış gibi yaptıklarıyla gurura ve kibre kapılanlar gibi değillerdi! Nureddin Mahmud Zengi, Harim tepesinde Allah'tan yardım dileyerek secdeye kapandı ve şöyle dedi: "Allah'ım, dinine yardım et, Mahmud'a (kendisini kastediyor) değil. Köpek Mahmud kimdir ki zafer kazansın!" (Er-Ravdateyn kitabı). Allah ona zafer verdi ve onun eliyle birçok yerde Haçlıların şerrini bastırdı.
Doktor Abdurrahman Sumait (Allah ona rahmet etsin), davet yolculuklarından birinde Allah'a şöyle dua ettiğini anlatır: "Ya Rabbi, benim işlediğim hatalar yüzünden bu dini yüzüstü bırakma." Sonuç büyük bir fetih oldu ve davet ettiği kişiler Müslüman oldu. Allah Teala dinini asla yüzüstü bırakmaz. Ancak burada hepimizin ihtiyacı olan çok asil bir mana vardır: Günahlarımızın, Allah'ın bizi dinine hizmette kullanmasından mahrum kalmamıza sebep olmasından korkmak...
Allah'ın dinine hizmet etmek kimseye yapılan bir minnet değil, aksine günahların sebebiyle Allah'ın seni ondan mahrum bırakmasından korktuğun bir şereftir. Al-i İmran suresindeki şu ayeti benimle birlikte düşün: "Nice peygamberler vardı ki, beraberinde birçok Allah dostu (Rabbaniyyun) savaşmıştır. Allah yolunda başlarına gelenlerden dolayı gevşemediler, zayıflık göstermediler ve boyun eğmediler. Allah sabredenleri sever" [Al-i İmran: 146]. Bu yüce sıfatlara bak! Peygamberlere iman etmişler, onlarla birlikte savaşmışlar, gevşemeden, zayıflık göstermeden ve boyun eğmeden sabretmişler... Buna rağmen: "Onların sözleri ancak şuydu: Rabbimiz, bizim günahlarımızı ve işimizdeki aşırılıklarımızı bağışla, ayaklarımızı sabit kıl ve kafirler topluluğuna karşı bize yardım et" [Al-i İmran: 147]. Allah'a karşı bir boyun büküş, bir tevazu ve günahlarının bağışlanması talebi... Hallerinin diliyle şöyle diyorlar: "Ey Rabbimiz, günahlarımız yüzünden bizi dinine hizmet etme şerefinden mahrum bırakma." Peki sonuç ne oldu? "Allah da onlara hem dünya sevabını hem de ahiret sevabının en güzelini verdi. Allah iyilik yapanları sever" [Al-i İmran: 148].
Ey gençler, ey genç kızlar, lütfen saflığınızı koruyun! "Daha sonra tövbe ederim, Allah nasıl olsa kabul eder" sözüne sakın aldanmayın! Tövbe etmeye muvaffak olsanız ve tövbe etseniz bile, günahın silinmeyebilecek bir acılığı vardır. Tövbe, sizi ahiret azabından kurtarsa bile, dünyadaki acı izleri ruhunuzdan veya günahınızla incittiğiniz çevrenizdeki insanlardan silmesi şart değildir. Bunu bazılarının durumunu bildiğim için söylüyorum... İffetli eşi, sapkınlar arasında yaygın olan cinsel hastalıklardan birine yakalanıyor ve bu durum her ikisi için de büyük bir şok oluyor! Sebebi ise: Geçmişte işlenen, tövbe edilmiş ama izleri kalmış düşük arzular! Hastalık belirtileri erkekte görülmemiş olabilir ama virüsler vücudunda kalmış ve çocuklarının annesine bulaşmıştır; belirtiler kadında yıllar sonra ortaya çıkarken erkekte hiç çıkmayabilir. Eğer bir vicdanı varsa, o zavallı kadının bitkin vücudunda hastalığın acısını çekmesini, ondan daha ağır olan psikolojik ve sosyal etkileri ve hiçbir suçu olmadığı halde üzerine yapışan lekeyi gördüğünde nasıl bir pişmanlık yaşayacaktır? Aynı durum, hastalığı kocasına bulaştıran bir kadın için de geçerlidir. Tüm bunlar, "Daha sonra tövbe ederim, Allah kabul eder" diyerek günahı bu şekilde hafife alan birinin gerçekten samimi bir tövbeye muvaffak olacağını varsaydığımızda geçerlidir! Şunu da hatırlatmak gerekir ki, mümini dünyada başına gelebileceklerden bağımsız olarak asıl caydıran şey ahiret azabıdır. Bu yüzden lütfen ey gençler: Saflığınızı koruyun!
Müslümanların en hayret verici sınıflarından biri de, "Zalimler inşa ettiğimi yıkacaklar, o halde neden inşa edeyim ki?", "Beni rahat bırakmayacaklar", "Denemeye gerek yok" gibi bahanelerle kendini bir şeyler yapmaktan alıkoyanlardır. Bu kişi, kendi eliyle kendisini düşmanlarına köle eder ve onları zincir masrafından kurtarır! Eğer ıslah ediciler senin gibi düşünseydi ey zavallı, yeryüzünde İslam’dan eser kalmazdı. "Fakat sen hastalığı hayal ettin, zayıflık bedeni hasta etti. Güçsüz düştüğünü sandın, böylece kemiklerine halsizlik sızdı. İnsan, kefene baktığı sürece ölümden korkar."
Çalış ve bil ki tüm kullar Allah'ın kudretine boyun eğmiştir. O, senin davanı, amelini ve inşanı korumaya ve zalimlerin tuzağını defetmeye kadirdir.
En etkileyici anlardan biri, günah ve fuhşiyat içinde kaybolmuş asilerin uyanış anlarıdır. Bu uyanış, Allah Teala’ya ve Resulü’ne (Allah’ın selamı ve bereketi onun üzerine olsun) olan sevgi ve tazimlerine dokunulduğunda gerçekleşir. Şeyh Ebu’l-Hasan en-Nedvi (Allah ona rahmet etsin), "Medine Yolu" adlı kitabında Hintli şair Ahter eş-Şirani’den bahseder. Ahter, aşırı derecede içki müptelası biriydi. Ahter, kendisi gibi içki müptelalarıyla ve halkın dilini öğrenmiş görünen bazı Arap komünist gençlerle oturup kalkardı. İçki Ahter’in başına vurduğunda, etrafındakiler ona "Filanca hakkında ne dersin?" derler, o da müstehcen ve edepsiz şiirler söyler, herkes gülerdi. Bir defasında, meclisteki Arap komünistlerden biri cüret ederek Ahter’e: "Muhammed hakkında ne dersin?" dedi. Bu pislik cümlesini bitirir bitirmez Ahter cam kadehi kaptığı gibi adamın kafasına vurdu ve şöyle dedi: "Ey edepsiz! Sen bu küstah soruyu, günahkar ve bedbahtlığını itiraf eden bir adama mı soruyorsun? Bir fasıktan ne duymayı bekliyorsun?" Vücudu titriyor, hıçkırıklara boğuluyordu. O küstah gence şiddet ve öfkeyle yönelerek: "Ey habis, bu tertemiz ve kutsal ismi anmaya nefsin nasıl elverdi? Ey edepsiz, ey hayâsız, buna nasıl cüret ettin? Konuşacak çok alanın vardı, neden bu kutsal sınıra girdin? Bu küstah sorun için Allah’a tövbe et, ben sizin içinizdeki kötülüğü iyi bilirim!" dedi.
Sonra onun meclisten çıkarılmasını emretti, kendisi de kalktı ve bütün geceyi ağlayarak geçirdi. Şöyle diyordu: "Bu ateist gençler bu derece küstahlık ve cüretkarlığa mı ulaştılar! Bizim gurur duyduğumuz ve uğruna yaşadığımız son şey olan sevgiyi, bağlılığı, ihlası ve vefayı elimizden almak istiyorlar! Ben günahkar bir adamım, bunda şüphe yok, günahımı itiraf ediyorum; ama bunlar İslam bağını boynumuzdan ve kalbimizden söküp atmamızı, iman dairesinden çıkmamızı istiyorlar. Hayır, Allah’a yemin olsun ki buna razı olmayız!" İnsan ne kadar günah işlerse işlesin, kalbinde Allah’ın, kitabının ve Resulü’nün yüceliğinin kalması ne güzeldir.
Kardeşim, gençliğimizin baharını, ateşli heyecanımızı, berrak zihnimizi ve fiziksel gücümüzün zirvesini... Eğer tüm bunları fitnelerle boğuşarak, onların çukurlarına düşüp kalkarak harcıyorsak... Eğer vaktimizi gözü haramdan sakınmakta tereddüt ederek, sabah namazını vaktinde kılmakta, Kur’an’ı tefekkür etmekte, doğru tesettüre bürünmekte, karşı cinsle ilişkilerin sınırlarında, şarkılar, diziler ve filmler arasında bocalayarak geçiriyorsak... Hala bu konuların etrafında dönüp duruyorsak... Peki, ne zaman Allah’a yakınlık ve dinine hizmet semalarında kanat çırpacağız? Ümmetimizin meselelerini ne zaman konuşacağız ve üzerindeki zillet tozunu ne zaman silkeleyeceğiz? Biz de boğuluyorsak, boğulan bu ümmete kim el uzatacak? Ne zaman işimizi sağlam tuttuğumuzu, nefsimizi terbiye ettiğimizi ve imanın kalbimizi kuşattığını hissedip, gafilleri Allah’ın bize bahşettiği yeryüzündeki ruhani cennete davet etmek için yola çıkacağız? Küçük gençlerin sokaklarda kötülükleri öğrenmesi yerine, onlara camilerin yolunu göstermenin sevincini ne zaman yaşayacağız? Kültürümüzü besleyen metodik okumalarla ümmetimizin diriliş yolunu ne zaman arayacak ve çevremizle bu temelde ne zaman etkileşime gireceğiz? Allah’ın haklarında "Güçleri yetse, sizi dininizden döndürünceye kadar sizinle savaşmaya devam ederler" (Bakara: 217) buyurduğu kimselerin toplumlarımıza kurduğu tuzakları ne zaman fark edip insanları uyaracağız? Başkalarının deney sahası olmak yerine, ne zaman etkili ve yön veren özneler olmaya başlayacağız? Hristiyan meslektaşlarımızı ve komşularımızı, kıyamet günü yakamıza yapışmadan önce ne zaman Allah’ın dinine davet edeceğiz?
İnsanlığa karşı sorumluluğumuzu ne zaman üstleneceğiz ve Allah’ın "Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz" (Âl-i İmrân: 110) buyurduğu bu ümmete mensup olmanın yükümlülüğünü ne zaman hissedeceğiz?
Allah’ın "Ey iman edenler, Allah’ın yardımcıları olun" (Saf: 14) emrine icabet etme vaktimiz gelmedi mi? Kardeşlerim; tereddüt yeter, tökezlemek yeter, kısır döngüde dönüp durmak yeter... Gelin kanat çırpalım, Allah’ın dinine hizmetin ufuklarına ve O’na bağlanmanın lezzetine doğru koşalım ki Allah Teala’nın şu sözünü derinden hissedelim: "Ölü iken dirilttiğimiz ve kendisine insanlar arasında yürüyebileceği bir ışık verdiğimiz kimse..." (En’âm: 122).