← Makaleler sayfasına dön
Bu içerik otomatik olarak çevrilmiştir. Arapça orijinalini görüntüle

Bağlılıktan Sonra Kalplerimiz Neden Katılaşıyor?

23 Ağustos 2016
Bağlılıktan Sonra Kalplerimiz Neden Katılaşıyor?

Kaçımız kendi kendine şöyle diyor: Bağlandığım gün ruhum sevincini buldu, vahyin meşalesi fıtratın saf yağına dokundu ve kalbimi aydınlatan o nur oldu. Kur'an tilavetiyle dökülen ilk gözyaşı, ilk umre yolculuğu, Allah için kıyama kalktığım ilk gece... İçimde hep aradığım kendimi orada buldum! Bu şeyler benim için çok şey ifade ediyordu. Haritam 'ben' idim ve 'ben', gaflet yıllarının susuzluğundan sonra her gün hayat pınarından içiyor, kanmışlığı, huzuru ve özlemi hissediyordu... Sonra... 'Ben', İslam ümmetinin bir parçası olduğunu fark etti ve gözleri ümmetin trajedilerine açıldı! İşte burada duygu ve kalp hayatı zirveye ulaştı! Yeryüzündeki tüm kardeşlerimi hissetmeye başladım; esir ve işkence gören kardeşlerime karşı sevgi ve şefkatle, onuru çiğnenen kız kardeşlerime karşı gayretle ve evsiz kalan çocuklara karşı merhametle doldum. Haritam 'ümmet' oldu... Hedefim: Ümmeti kurtarmak... Susuzluğumu bundan başkası dindiremezdi! Acıya rağmen, o günlerde kalp hayatının, inceliğinin, yüksek azminin ve parlayan umudunun zirvesindeydim. Ancak, yavaş yavaş... Tehlikeli bir dönüşüm gerçekleşti! O büyük hedefe (ümmeti kurtarmak) giden yol haritasını bulamadım... Ya da belki buldum ama nefsim henüz o yolda yürümeye hazır değildi. Burada... Arada kaldım! Ne ümmeti kurtarabildim ne de bağlılığımın başında tattığım o huzur ve mutluluk halinde kalabildim! Dün benim için çok şey ifade eden şeyler artık hiçbir şey ifade etmiyordu! Çünkü benim gözümde o büyük hedefe (ümmeti kurtarmak) götürmüyordu... Peki, nefsimin yararına ve tezkiyesine hizmet etmiyor mu? Evet, ama haritam artık nefsim değil, haritam artık 'ümmet'. Sloganım şu oldu: (so what?)! 'Yani ne olmuş?', 'Bütün bunların faydası yok'... Çünkü dün beni neşelendiren her şey artık 'ümmeti kurtarmaya' hizmet etmiyordu. Kur'an ile ya da dinlediğim bir hikaye ile gözlerim neredeyse ağlayacak oluyor, neredeyse seviniyorum çünkü -nihayet- yeniden ağlayacağım!... Ama bir ses üzerime saldırıyor: 'Yani ne olmuş?!' Ağlasan bile... Filistin'i mi özgürleştireceksin! Ve gözyaşım hapsoluyor. Namazımda, huşu duymak için gücümü toplamak istiyorum... Huşu mu?! Peki huşu duyunca ne olacak? -Namazımı en mükemmel şekilde eda edeceğim! - Yani ümmete yardımda kusurlu davranmışken Allah senden kabul mü edecek? Gerçek görevinden kaçıyorsun ve kendeni namazda huşu duymanın senden istenen şey olduğuna ikna etmeye çalışıyorsun! Gazze'de bombardıman altındaki kardeşlerine huşunun ne faydası olacak?! - Ve teslim oluyorum, kendimi 'sahtekar' gibi hissediyorum ve huşu çabası kaybolup gidiyor. - Günlük hayatın sevinçlerinde bile... Kızım yanıma gülümseyerek geliyor, gözlerinde çocukluk parıltısı, zorlandığı bir dersten tam not aldığı için mutlu... Onu isteksizce teşvik ederken kendi kendime diyorum ki: so what?! Burma'daki Müslüman çocuklar öldürülüp işkence görürken bu notun ne faydası var?! Hatta başkalarının çabalarını küçümsemeye başladım! Bir davetçi etkileyici bir hikaye anlatıyor, insanlar yorumlarda etkileniyor, ben ise şöyle yorum yapıyorum: (Allah seni hayırla mükafatlandırsın ey şeyh, ama siz başka bir vadidesiniz, Müslümanlar başka bir vadide!... Suriye'de kadınlara tecavüz edilirken siz ahlakın güzelliklerinden mi bahsediyorsunuz?!)... Bir başkası, insanların Rablerine O'nun şeriatı için selim bir kalple kavuşmaları için bir şüpheyi gideriyor, ben ise: (Bütün bunların faydası yok! İslam'ın gücü ve hükmü olmadıkça şüpheler ortaya atılmaya devam edecek ve düşmanların kazmaları inşa ettiğimiz şeyi yıkacak)! Sanki farkında olmadan kendim bir yıkım kazmasına dönüştüm?! Kısacası, 'kendimi' kaybettim ve 'ümmeti' kurtaramadım! Peki çözüm ne? Kendime dönüp ümmetimi mi unutayım? Buna hakkım var mı? Bu, birçoğumuzun başına gelenlerin teşhisiydi... İçimizden duyduğumuz o iç sesin dışa vurumuydu. Teşhis, tedavinin yarısıdır. Diğer yarısını ise Allah'ın izniyle bir sonraki yazıda tamamlayacağız.