Bakterilerin birçok türünde, onları antibiyotiklere karşı daha dirençli ve dolayısıyla insanlar için daha ölümcül hale getiren genetik değişimler meydana gelmiştir. Bazıları, evrimin bakteriyel direnci nasıl artırdığını bilmenin bulaşıcı hastalıkların yayılmasını sınırlamakta önemli olduğunu iddia etmektedir. Ancak, "evrimin" bu konuyla ne ilgisi var? Rastgele mutasyonların ve kör seçilimin, bilim insanlarını bile hayrete düşüren ve onları bakterileri akıllı olarak tanımlamaya, onlara bilgi ve irade gibi vasıflar yüklemeye sevk eden bu mekanizmalarla ne alakası olabilir?
Örneğin, bakterilerin bilinen ilk antibiyotik olan "Penisilin"e karşı direnç gösterme yeteneğini ele alırsak, bunu son derece karmaşık ve hassas birçok yöntemle başarabildiklerini görürüz. Bunlardan biri, Beta-laktamaz enziminin üretilmesidir.
Bu enzim, rastgeleliğe yer bırakmayan hassas bir dizilimle sıralanmış yüzlerce amino asitten oluşur. Üretiminin son aşamalarında, üç boyutlu bir form kazanması için çok spesifik noktalarında modifikasyonlara uğrar. Bu enzim, antibiyotiğin en zayıf noktasını hedef alarak etkisini etkisiz hale getirmek gibi belirli bir görevi yerine getirir.
Tüm bunlarda rastgelelik ve tesadüf nerede? Bilimsel bir makale, 263 amino asitten oluşan bir Beta-laktamaz türünden bahsetmektedir. Bakterilerde, bu enzime tesadüfen ulaşmadan önce farklı uzunluklarda (50, 100, 200, 300) ve rastgele dizilimlerde başarısız denemeler yapıldığını gördünüz mü? Eğer mesele rastgeleliğe bırakılsaydı, bu hassas enzime ulaşılmadan önce karalar, denizler ve hava başarısız denemelerle dolup taşardı.
Araştırmacılar bu enzime direnen yeni bir antibiyotik ürettiklerinde, bakteriler başka bir Beta-laktamaz türü üretir; sonra üçüncüsünü, dördüncüsünü ve beşincisini... Öyle ki, bir iğne ucunda milyonlarcası toplanabilen mikroskobik canlılarla değil de, devasa araştırma ve geliştirme merkezlerine sahip bir varlıkla karşı karşıya olduğunuzu hissedersiniz. Bu, pek çok bakteriyel direnç mekanizmasından sadece biridir; peki bunun rastgelelikle ne ilgisi var?
Antibiyotik alanında çalışan pek çok önde gelen isim, "evrim teorisinin" bu alandaki keşiflerin içine dahil edilmesinden duydukları rahatsızlığı dile getirmişlerdir:
"İkinci Dünya Savaşı sırasındaki antibiyotik araştırmalarımın Darwinist evrimden bir yönlendirme almadığına şüphe yoktur; Alexander Fleming de penisilinin bakterileri engellediğini keşfettiğinde aynı durumdaydı."
Profesör Skell, 70'ten fazla seçkin bilim insanına şu soruyu sorduğunu söyler: Eğer Darwin teorisinin yanlış olduğunu düşünselerdi, çalışmalarını farklı şekilde mi yaparlardı? Hepsinin cevabı "Hayır" olmuştur.
Skell, Darwin teorisinin büyük biyolojik keşiflerde somut bir rehberlik sağlamadığını, aksine keşifler yapıldıktan sonra, tıpkı bir projenin kurdelesini kesmek için çağrılan bir devlet başkanı gibi, dikkat çekici bir "edebî parıltı" olarak sürece dahil edildiğini savunur.
Profesör Skell eleştirilerinde cesurdu ve Ulusal Bilimler Akademisi'ne yazdığı bir makalede, "tarihsel ve felsefi spekülatif fikirlerin deneysel bilim dünyasına gereksiz ve yanıltıcı bir şekilde dahil edilmesi" konusunda uyarıda bulundu. Elbette, bu açık bilimsel duruşu nedeniyle teorinin savunucularının ağır saldırılarına maruz kaldı.