Değerli dostlar, esenlik üzerinize olsun. Geçtiğimiz bölümde, her birimizin vücudundaki genetik materyalin muazzam uzunluğunu görmüştük. Bugün ise daha da hayret verici olanı göreceğiz! Bu genetik materyalin nasıl yağa, ete ve kana dönüştüğünü inceleyeceğiz. Her şeyi kusursuzca yaratan Allah'ın sanatının bir başka kanıtı.
Konu kolay değil ve başlangıçta kuru bir bilimsel konu gibi görünebilir, ancak son derece önemlidir. Bu yüzden sonuna kadar sabretmenizi tavsiye ederim; Allah'ın izniyle faydası çok büyük olacaktır. Önce basit bir örnek açıklayacağız, sonra bunu kendi vücudumuza uygulayacağız.
Zihninizde bir kütüphane canlandırın; içindeki kitaplardaki bilgilerle büyük bir şehir inşa edeceğiz. Yani şehir tamamen bu kitaplarda şifrelenmiş durumda. Her kitap, bir yapı biriminin nasıl yapılacağına dair tarifler içeriyor: Tuğlalar, kemerler, sütunlar, köprüler, ahşap levhalar, mermer parçaları ve benzeri.
Bu kitapların dışarı çıkarılması yasaktır. Bu yüzden kütüphanede, görevleri kitapların kopyalarını yazmak ve bu kopyaları kütüphane dışındaki işçilere teslim etmek olan memurlar vardır. Dışarıdaki işçiler kopyaları okur ve onlara dayanarak yapı birimlerini üretirler. Sonra başka işçiler gelir, her parçayı yerine yerleştirir ve sonuçta büyük bir şehir ortaya çıkar.
Hemen yanda aynı kitapları içeren başka bir kütüphane vardır, ancak o kütüphanenin memurları bazıları ilk kütüphanedekiyle aynı, bazıları ise farklı olan kitapları kopyalarlar. Bu kopyalar dışarıdaki işçilere gider, onlar da yapı birimlerini üretirler. Sonra işçiler gelip birimleri yerlerine koyarlar ve ilk şehre bazı yönlerden benzeyen, bazı yönlerden ise farklı olan başka bir şehir ortaya çıkar. Yan yana duran çok sayıda şehir, büyük bir dünyayı oluşturur.
Gelin bu örneği kendimize uygulayalım. Vücudunuz bu dünyadır ve yan yana duran şehirler, vücudunuzun birbirinden farklı hücreleridir. Kemik hücreleri, kas hücreleri, insülin gibi hormonlar salgılayan hücreler ve benzerleri. Tüm bu hücreler aynı kütüphaneye sahiptir, yani içlerinde aynı kitaplar bulunur.
Kütüphane hücrenin çekirdeğidir ve kitapların tamamı genetik materyali oluşturur. Genetik materyal, nükleotit adı verilen küçük yapı birimlerinden oluşur. A, T, G ve C harfleriyle simgelenen dört farklı nükleotit vardır. Yani sanki kütüphanedeki kitapların dili dört harften oluşmaktadır.
Bu nükleotitler farklı şekillerde dizilirler ve bu dizilim sonucunda, kütüphanedeki kitapların birbirinden ayrılması gibi, birbirinden ayrılmış genler oluşur. Dolayısıyla her gen, belirli bir düzende dizilmiş çok sayıda nükleotitten ibarettir. İnsanda yaklaşık 20 bin gen vardır ve her gen belirli bir proteine tercüme edilir. Tıpkı bir kitabın tuğla veya kemer gibi belirli bir yapı birimine tercüme edilmesi gibi.
Örneğin: Kan şekerini düzenleyen insülin hormonu için bir gen tercüme edilir. Kemik ve cildi inşa eden kolajen için bir gen tercüme edilir ve bunların hepsi proteindir.
Peki, gen proteine nasıl tercüme edilir? Gen daha çok okunabilir harflere benzer, protein ise bir grup amino asitten inşa edilmiş gerçek bir parçacıktır. Yani birbirine bağlı bir grup amino asit proteini oluşturur. Harfleri okuyan, şifrelerini çözen ve buna dayanarak proteini üreten bu akıllıca görünen süreç nedir?
Özellikle tercüme edilmek istenen gene "okuyucular" gelir. Bu okuyucular bir araya gelmiş parçacıklar grubudur. Gelirler, genetik materyalin (DNA) iki zincirini birbirinden ayırırlar, birini okurlar ve ona uygun bir RNA şeridi üretirler. Çekiçlere benzeyen bu parçacıklar, hücre çekirdeğinde bulunan farklı nükleotitlerdir; okuyucular bunları gene göre dizerler. Yani geni, kopya şeridini oluşturmak için bir kalıp olarak kullanırlar.
Basitleştirmek gerekirse: RNA şeridinin genin bir kopyası olduğunu söyleyebiliriz; tıpkı örneğimizdeki kütüphane memurunun kitabın bir kopyasını yazması gibi. Tüm bu işlemler hücre çekirdeğinin içinde, yani kütüphanenin içinde gerçekleşir.
Bundan sonra kopya çekirdeğin dışına çıkar ve hücre durumunda ribozom adı verilen bir işçi gelerek kopyayı okur ve ona dayanarak bir yapı birimi üretir. Burada kopyanın proteinlere dönüştürülme düğümü ortaya çıkar. Kopya nükleotitlerden, yani harflerden/sözlerden oluşur. Protein ise amino asitlerden, yani gerçek bir maddeden oluşur. Bu işçi -ribozom- nükleotit şeridini okuyarak nasıl bir protein inşa edebilir?
Taşıyıcılar (t-RNA) adı verilen parçacıklar vardır; bunlar kopyanın üzerine Lego gibi otururlar ve diğer uçlarında bir amino asit taşırlar. Her taşıyıcı diğerinden farklı bir amino asit taşır. Ribozom bu taşıyıcıları kopya şeridine göre dizer ve diğer uçtaki amino asitleri birbirine bağlar, böylece uzun bir amino asit zinciri oluşur. Sonra bu zincir ayrılır ve birçok değişikliğe uğrayarak sonuçta belirli bir proteini meydana getirir.
Bu nedenle, ortaya çıkan proteinin genetik materyalde şifrelenmiş olduğunu söyleriz. Yani onu üretmek için gerekli bilgiler genetik materyalde özel bir dille saklanmıştır ve bu şifreyi çözebilecek okuyuculara ihtiyaç duyar.
Protein, yani yapı birimi oluştuktan sonra, onu hücredeki uygun yerine götüren özel tanımlayıcılar tarafından yakalanır; tıpkı işçilerin yapı birimlerini şehirdeki uygun yerlere yerleştirmesi gibi. Örneğin: Bazı proteinler birleşerek demetler oluşturur, bu demetler hücre içindeki yol ağına benzer bir yapı meydana getirir. Diğer proteinler büyük kesecikler içinde depolanır ve motor proteinler denilen başka proteinler tarafından, söz konusu demetleri yol olarak kullanarak taşınırlar.
Her şey uygun yerini bulur: "Rabbimiz, her şeye yaratılışını veren, sonra da doğru yolu gösterendir." [Taha Suresi: 50]. Ve bunların tamamı kütüphanedeki kitaplarda, yani genetik materyalde şifrelenmiştir. Yol ağı, taşıyan ve taşınan proteinler, hatta çekirdek içindeki okuyucular ve ribozomlar... Şehri -yani hücreyi- inşa etmek için gereken her şey kütüphanede mevcuttur.
Peki, örneğin bir deri hücresini bir pankreas hücresinden farklı kılan nedir? Oysa her ikisi de aynı kütüphaneye ve kitaplara sahiptir! Çünkü deri hücrelerindeki kütüphane memuru, cilde yapısını veren kolajen kitabının -yani kolajen geninin- kopyasını çıkarırken; pankreas hücresindeki kütüphane memuru, pankreasın salgıladığı insülin geninin kopyasını çıkarır.
Vücudunuzda çok fazla çeşit hücre olduğu ve her birinin çok fazla detayı bulunduğu için, genetik materyal 3 milyar 500 milyondan fazla nükleotit çifti üzerinde şifrelenmiş devasa miktarda bilgi içerir. Yani 7 milyardan fazla nükleotit.
Yani, bir inşaat planı kağıdının bu şekilde nükleotit sembolleriyle tamamen dolu olduğunu hayal edersek, tek bir hücredeki genetik materyali yazmak için bu kağıtlardan yaklaşık 2 milyon 700 bin tanesine ihtiyacımız olurdu! Bir kağıt paketinde 500 sayfa vardır, dolayısıyla bu paketlerden 5423 tanesine ihtiyacımız olur. Bunları üst üste dizersek yaklaşık 300 metre yüksekliğe ulaşır. Yani bir gökdelen yüksekliğinde! İşte bu, tek bir hücredeki genetik materyaldir.
Kendine sor: Tüm bunları kim yoktan var etti? Ateizm sana şöyle cevap verir: "Hiçlik, yani yokluk!" Yokluk, nükleotidleri var etti ve onları düzenli genler şeklinde sıraladı. Yokluk, bu devasa bilgi yığınını bir araya getirdi ve onları küçücük bir çekirdeğin içine şifreleyerek yerleştirdi. Yine o yokluk; tam olarak hedeflenen gene yönelen ve ondan bir kopya çıkaran okuyucuları var etti. Sonra yokluk; o kopyayı çekirdekten çıkarıp hücre sıvısına taşıdı. Ardından yokluk; genetik şifreyi çözen ve dizilmiş harflere benzeyen yapıları, taşıyıcıların yardımıyla gerekli proteine dönüştüren ribozomları var etti. Sonra yokluk; üretilen proteini hücre içindeki uygun yerine sevk etti.
İşte o yokluk; taşınan proteini, taşıyıcı proteini ve üzerinde yürüdükleri yol ağını var etti. O yokluk, tüm bunları var etti, hem de tesadüfen! Sakın tüm bunların; her şeyi kusursuzca yapan, her şeyi bilen, her şeye gücü yeten, hikmet sahibi yüce bir Yaratıcıya ihtiyacı olduğunu düşünme. Aksine mesele sadece bir zaman meselesidir; yokluğun milyarlarca yıl boyunca rastgele denemeler yapmasıdır... Böylece her şeyi hiçten var eder ve bu harika, eşsiz sistem içinde düzenler.
Biliyor musunuz kardeşlerim... "Yakin Yolculuğu" bölümlerini hazırlarken ilerliyordum, ta ki "Yaratılıştaki Kusursuzluk Örnekleri" konusuna gelene kadar. Orada dondum kaldım, tereddüt ettim, dilim tutuldu ve anlatımımın mürekkebi kurudu. Çünkü doğrusu, Allah'ın azametini yaratışının herhangi bir köşesinde ne kadar derinden hissedersem, tüm bunların mutlaka bir Yaratıcısı olması gerektiği konusunda birini ikna etmeye çalışma fikrini o kadar yadırgıyorum. Ancak, Rabbinize karşı bir mazeret olsun ve belki sakınırlar diye bunu yapıyorum. Allah'ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.