Allah'ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.
Değerli kardeşlerim, bu konuşma "Müslüman ve Tutarlı Tavırlar" başlıklı bölüme katılanlar içindir. Neden? Çünkü o bölüm, tartışma için ortak bir zemin oluşturdu. Orada, takipçilerimiz olarak sizinle üzerinde anlaştığımız ve herhangi bir itirazın gelmediği on bir temel kuraldan bahsetmiştik.
Bugünkü konuşmamızda bu kuralları, gazeteci Şirin Ebu Akile meselesine ve onun için Allah'tan rahmet dilenip dilenemeyeceği (terahhum) konusundaki tartışmalara uygulayacağız. Ancak bu soruları cevaplamadan önce; referansımızın Allah'ın kitabı ve Peygamberinin (Allah'ın selamı ve salatı onun üzerine olsun) sünneti olduğunu söyleyen biz Muhammed (Allah'ın selamı ve salatı onun üzerine olsun) ümmetine mensup kişiler arasında neden bu kadar şiddetli bir ihtilaf çıktığını analiz edelim.
Allah'ın her şeyi açıklayan, apaçık, nur, hidayet ve basiret olarak nitelendirdiği Kitap, anlayışta bu denli bir ihtilafa yol açabilir mi? Bir yanda Şirin'in cennete girmesi için dua etmenin caiz olduğunu söyleyenler, diğer yanda bunun Kur'an'ın açık hükümlerini yalanlamak olduğunu savunanlar var.
Acaba taziye konusunda sınırı aşanların tamamı gerçekten tevhidi küçümseyip Allah'ı yüceltmiyorlar mı? Yoksa farkında olmadıkları bir sorun mu var? Eğer bu sorunu çözmelerine yardımcı olursak, "Rabbimizin emrini işittik ve itaat ettik" deyip söz birliği ederler ve çabalar faydalı işlere yönelir mi?
Gerçek şu ki kardeşlerim; felaket gibi görünen sorunlar, hikmet ve sükunetle ele alındığında ve özellikle hakka karşı mütevazı olanlar için basiretlerin üzerindeki perdeler kalktığında çözülebilir.
İşgal güçlerinin Şirin'i katletme suçu, Müslümanların duygusal olarak çok gergin olduğu bir bağlamda gerçekleşti. Bu gerginlik, kontrolsüz tepkiler doğurdu. Rahmet dilemenin hükmü hakkında konuşmak, bağlamından koparılmış bir fotoğraf karesini incelemek gibidir. Bu yüzden, hayır, gelin neler olduğunu, birçok insanı etkisi altına alan o duygusal ve psikolojik patlamayı anlamaya çalışalım.
Soruyu "Rahmet dilemenin hükmü nedir?" yerine, "Şirin ve aramızda yaşayan gayrimüslimlere karşı Allah'ı bizden razı edecek tavır nedir?" şeklinde yeniden formüle edelim. "Yaratmak da emretmek de O'na aittir" buyuran Alemlerin Rabbinin sevdiği tavır hangisidir?
Bizler, içinde coşkulu duygular ve temiz bir fıtrat olan nefislerle yaratıldık; aynı zamanda bu duygulardan kaynaklanan tepkileri kontrol etmekle emrolunduk. Böylece sonuçta, Allah sevgimiz, O'nu ve hakkını yüceltmemiz ile bize iyilik eden ve davalarımıza ortak olanlara karşı insani duygularımızın uyum içinde olduğu şer'i bir duruşa ulaşalım. Bundan sonra rahmet dileme ve cennete girmesi için dua etme konusunu konuşuruz.
Konuya girişimiz bu şekilde olacak; çünkü meselenin bazı ayet ve hadislerin bilinmemesi veya öncelikle hükmün açıklanmasına ihtiyaç duyulması olmadığı, aksine itici güçlerin ve sebeplerin anlaşılması gerektiği açıktır. Aksi takdirde, nefis her türlü şer'i delili önceden aldığı tavra uygun şekilde yeniden yorumlamaya hazır olacaktır.
Şirin, Filistin davasının bir parçasıydı. Filistin, ümmetin mazlumiyetini ve zilletini temsil eder. Ümmetin vücudundan koparılmış ve yaratıkların en şerlilerinden bir gruba teslim edilmiş bir uzuvdur; onlar mukaddesatımızla oynuyor, evlatlarımızı tutukluyor, kontrol noktalarında kadınları soğukkanlılıkla öldürüyor, Gazze halkının üzerine bombalar yağdırıp onlarda yanıklar ve engeller bırakıyorlar. Ve tüm bunlar, bir milyardan fazla Müslümanın olduğu İslam dünyasının kalbinde yaşanıyor.
Biliyoruz ki onlar Allah'ın yarattığı en korkak topluluktur; ancak Müslüman ülkeleri yönetenlerin koruması, yardımı ve normalleşme adımları altında, ayrıca Ukrayna krizinde görüldüğü gibi bizi aşağılayan ve tüm bunlara ortak olan küresel sistemin gölgesinde rahatça hareket ediyorlar.
Bu kadar mazlumiyet, zillet ve öfke duygusuna, birçok alimin halkı yalnız bırakması da ekleniyor. Onların çoğu ya suskun, ya pasif bir karamsarlık içinde, ya ümmetin dertlerinden uzak ya da münafık birer dalkavuk durumunda. Samimi davetçiler ise dışlanmış, birçoğu zindanlardadır.
İşte bu bağlamda Şirin, hayatını kurşunlar arasında riske atarak, tehlikede olduğunu bilerek işgalcinin suçlarını aktarmaya geldi. Hem biz Müslümanları hem de kendi dininden olanları ilgilendiren bir davaya hizmet etti ve ismi yirmi yedi yıl boyunca bu davayla anıldı. Mücrim işgalci, Şirin'in başına bir kurşun sıkarak onu büyük bir aşağılama, meydan okuma ve canilikle katletti. Bu mazlumiyet, zillet, aşağılanma, yalnız bırakılmışlık ve öfke duygularının tamamı Şirin'e karşı bir empatiye dönüştü.
Elbette tüm bunlara ek olarak Müslümanlar, topraklarından çekilen ama arkasında müfredatta, medyada, eğitimde ve yasada laikliği dayatan uşaklar bırakan Batı'nın fikri işgali altında yaşıyorlar. Bunlar inançsal, fikri, duygusal ve psikolojik yıkım faktörleri haline geldi. Dolayısıyla duygusal olarak dolduğumuzda, bu coşkun duygu maruz kaldığımız zulme karşı koyacak faydalı bir eyleme dönüşmüyor; aksine içsel bir psikolojik çatışmaya ve kendi aramızda bizi daha çok bölen, zayıflatan ve alçaltan şiddetli bir savaşa dönüşüyor. Böylece düşmanlar bize daha çok hakim oluyor. Ateş, yiyecek bir şey bulamazsa kendi kendini yer.
Burada duygularımızı, inancımızla uyumlu olacak ve zulmün kaldırılmasına yardımcı olacak şekilde doğru yöne kanalize etmemiz gerekiyor.
İlk yönlendirme şudur: Bu hadise, bizim ve tüm insanlığın yeryüzünde Allah'ın şeriatını ikame etmeye ne kadar muhtaç olduğumuza dair yakinimizi artırmalıdır. Arkadaşlar, düşünün ki Şirin, Allah'ın şeriatını uygulayan bir devlette Müslümanların himayesinde (zimmetinde) olsaydı ne olurdu? İbn Hazm el-Endelüsi (Allah ona rahmet etsin), alimlerin şu icmasını nakleder: "Zimmet ehli olan biri varken, savaş ehli olanlar onu hedef alarak ülkemize gelse; Allah'ın ve Resulünün (Allah'ın selamı ve salatı onun üzerine olsun) himayesinde olan o kişiyi korumak için silahlanıp çıkmamız ve bu uğurda ölmemiz vaciptir. Onu teslim etmek, zimmet akdini ihmal etmektir."
Yani bizden istenen; orduları harekete geçirmek, savaşmak ve dinimizden olmayan ama bize sığınanları korumak için kendimizi tehlikeye atmaktır. Sosyal medyada iki kelime yazıp "süper kahraman" olmak, "rahmet dilenir mi dilenmez mi" tartışmasıyla insanlık kahramanlığı taslamak veya rahmet dilememe karşı çıkanlara kutsal elektronik savaşlar açmak değildir. Burada gerçek bir savaştan, gerçek bir fedakarlıktan, dinimizden olmayan biri için kan dökmekten, can vermekten, arkada yetimler ve dullar bırakmaktan bahsediyorum.
Peki, bizden biri İslam'ın savunulmasını vacip kıldığı kişileri savunurken öldürülürse ne olur? Şehit olur. Gerçek bir şehit; vatan şehidi, insanlık şehidi veya görev şehidi gibi isimlerle değil, Allah katında şehit olur. Çünkü ben onu Allah'a itaat etmek için, Allah'ın ve Resulünün (Allah'ın selamı ve salatı onun üzerine olsun) zimmetini korumak için savundum. Bununla ilgili fetva metnini "Ukraynalılar İslami Bir Sistemde Olsaydı" bölümünde size aktarmıştım.
Hatta İslami bir sistem olmasa bile, bir Müslüman "Kim bir canı yaşatırsa bütün insanlığı yaşatmış gibi olur" ayeti gereği mücrim işgalciye karşı Şirin'i savunurken öldürülürse, o Allah yolundadır. Yani bir Müslüman Allah'a itaat ettiğinde, Şirin ve onun dininden olanlar için; sadece "ruhun şad olsun" yazıp sonra çayını içmeye devam edenlerden çok daha faydalı olur.
Bu yüzden değerli dostlar, sorumuz "Rahmet dilemenin hükmü nedir?" yerine, "Bu suç neden işlendi?" ve "Bir Müslüman olarak senin tavrın ne olmalı?" olmalıdır. Bu suçun tekrarlanmaması için bir Müslüman olarak görevin nedir? Öyle ki nefislerimiz, mücrimi bastırmak ve kanı korumak için Allah'ın kelimesini, tevhid kelimesini yüceltme azmiyle dolsun. Bu tikel hadiseye dalıp, insanlığa liderlik etmekten ve İslam'ın kelimesini yüceltmekten geri kaldığımız için her gün zulme ve ölüme maruz kalan binlerce kişinin olduğu o büyük resmi unutmamalıyız.
Şirin bir şeyler sundu ve fedakarlık yaptı, evet. Biz onun sunduklarını takdir ettiğimizde, bu onu kızlarımız için bir ikon veya rol model yaptığımız anlamına gelmez. Bizim, Şirin'den çok daha fazlasını sunan ve feda eden Müslüman kadın rol modellerimiz var. Onlar sadece olayı haberleştirmekle kalmadılar, bizzat olayın bir parçası oldular; hiçbir medya kuruluşundan maaş almadan, Allah'ın sözü en yüce olsun diye canlarını ortaya koydular. Bununla birlikte, ister vatanseverlik ister insaniyet namına yapmış olsun, hepimizin davası olan Müslümanların davasına hizmet eden Şirin ile empati kuruyoruz.
Mut'im bin Adiy müşrik olarak öldü ve şirk amelleri boşa çıkarır. Buna rağmen Peygamber (Allah'ın salat ve selamı onun üzerine olsun) ona karşı vefalı davranmıştır. Peygamber Bedir Savaşı'nı kazanıp eline esirler düştüğünde, Buhari'de geçtiği üzere şöyle buyurmuştur: "Eğer Mut'im bin Adiy hayatta olsaydı ve bu leşler (esirler) hakkında benimle konuşsaydı, onları onun hatırına serbest bırakırdım." Bakınız, yıllar geçmesine rağmen iyiliği unutmuyor! Yani "Eğer benden bu esirleri bırakmamı isteseydi, onun hatırına onları salıverirdim" diyor. Peygamber (Allah'ın salat ve selamı onun üzerine olsun) bize vefalı olmayı öğretiyor.
Tüm bunlarla birlikte unutmamalıyız ki medya, istediğini büyütür, istediğini marjinalleştirir ve ikonlar ile semboller yaratır. Bir bakarsınız tüm duygularımız bu ikonlara yönelmiş, böylece Allah'ın razı olduğu sınırları aşan mübalağalar ve taşkınlıklar meydana gelmiş. Şirin'in başına gelenlere üzülmüyorum değil, ancak aynı zamanda dünyanın dört bir yanında Müslüman kardeşlerinizin ve diğer mazlumların başına her gün benzer yüzlerce, binlerce olayın geldiğini hatırlayın.
Birisi bana diyebilir ki: "Peki, kızın Sara (Allah ona rahmet etsin) vefat ettiğinde insanlar onun hakkında konuştuğunda ve hala konuşmaya devam ederken neden bu sözleri söylemedin ve onlara 'mübalağadan sakının' demedin?" Aksine, Allah'a hamdolsun ki söyledim. Vefatından birkaç gün sonra "Kızım Müslümanların Kızlarından Daha Önemli Değildir" başlıklı bir makale yayınladım. Orada insanlara "Allah sizden razı olsun ama şunu unutmayın; her gün benim kızımın çektiğinden çok daha büyük acılarla ölen çocuklar var, onları hatırlayın" diyerek hatırlatmada bulundum.
"Ey iman edenler! Kendiniz, ana babanız ve en yakınlarınızın aleyhine de olsa, Allah için şahitlik yaparak adaleti titizlikle ayakta tutan kimseler olun." Evet, işgalcinin Şirin'i öldürme suçuna karşı yoğun bir duygu var; ancak bu duyguyu kontrol altında tutmak bir imtihandır. Bu çok önemli bir nokta kardeşlerim. Allah, müminleri denemek için bu tür olayları takdir eder; bakalım bu duygu, Allah'a isyan etmemize sebep olsa bile galip mi gelecek? Yoksa onu dizginleyip Allah sevgisini, O'nun yüceliğini ve itaatini mi üstün tutacağız, hatta bu duyguyu faydalı bir amele mi dönüştüreceğiz?
Bu girişten sonra, bu olayla empati kurarken nelerin caiz olup nelerin olmadığını inceleyelim. Tüm bunları yaparken niyetimiz, bu olayı ve duyulan sempatiyi, Allah'ın sözünü yüceltmek ve bu suçların tekrarlanmasını önlemek için dinimize daha sıkı sarılma vesilesine dönüştürmektir. Umuyorum ki son günlerde yaşananlar, tartışmalar ve ortaya çıkan akidevi ve fikri sorunlar -ki birçok kardeşimiz bunlara en güzel şekilde cevaplar ve açıklamalar getirdi, Allah onlardan razı olsun- tüm bunlar bir hayrın başlangıcıdır. Belki de bu durum için "Siz onu kendiniz için şer sanmayın, aksine o sizin için bir hayırdır" ayeti geçerlidir. Bu, Müslümanların kalbinde akideyi canlandırmak, Allah'ın tevhidini yüceltmek, gayrimüslimleri davet etmek, gidişatı düzeltmek ve zafer sebeplerine hazırlanmak için bir fırsattır.
Tekrar hatırlatıyorum: Bizi, ön yargılı olan ve delilleri bu ön yargısına göre anlamaya çalışan, hemen cevap vermeye hazır bir ruh haliyle dinlemeyin. Aksine, bırakın deliller sizin duruşunuzu şekillendirsin. Anlaştık mı değerli dostlar? Şimdi benimle şu duayı edin: "Cebrail, Mikail ve İsrafil'in Rabbi, göklerin ve yerin yaratıcısı, gizliyi ve açığı bilen Allah'ım! Kullarının ihtilaf ettikleri konularda aralarında sen hüküm verirsin. İhtilaf edilen hakikate izninle beni ulaştır. Şüphesiz sen dilediğini dosdoğru yola iletirsin."
Peki, Bismillah. Kur'an'ın en büyük gerçeği, Allah'ın birliği (tevhid) ve ahirette kurtuluşun ancak salih amelle birlikte bu tevhid ile mümkün olduğudur. Allah şirki bağışlamaz ve şirk amelleri boşa çıkarır.
Allah Teala şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışındaki günahları dilediği kimse için bağışlar."
Allah Teala şöyle buyurmuştur: "Andolsun, 'Allah, Meryem oğlu Mesih'tir' diyenler kafir olmuşlardır. Halbuki Mesih şöyle demişti: 'Ey İsrailoğulları! Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a kulluk edin. Kim Allah'a ortak koşarsa, şüphesiz Allah ona cenneti haram kılmış ve onun barınağı ateş olmuştur. Zalimlerin hiçbir yardımcısı yoktur.'"
"Hala Allah'a tövbe edip O'ndan bağışlanma dilemeyecekler mi? Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir."
Bu ayetlerin, ister "Allah Mesih'tir" diyen, ister "Allah üçün üçüncüsüdür" diyen olsun, tüm mezhepleriyle birlikte müşriklerin küfrünü nasıl açıkladığına ve bu müşriğe Allah'ın cenneti haram kıldığını, barınağının ateş olduğunu nasıl beyan ettiğine dikkat edin. Sonra bu müşrikleri bu şirkten tövbe etmeye ve bağışlanma dilemeye çağırıyor ve "Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir" buyuruyor. Öyleyse kime merhametlidir? Bu şirkten tövbe edene. Aksi takdirde ayetin anlamı -haşa- "Bu şirklerinden dolayı Allah'a tövbe etmeseler de Allah onlara karşı bağışlayıcı ve merhametlidir" olurdu ki o zaman tövbeye gerek kalmazdı. Kur'an bu tür çelişkili ifadelerden münezzehtir.
Yani siz cennet ve cehennemin anahtarlarına mı sahipsiniz? Düşünün ki Peygamber (Allah'ın salat ve selamı onun üzerine olsun) zamanında olsaydınız ve bu ayetler size okunsaydı, ona "Ey Allah'ın Resulü, sen cennet ve cehennemin anahtarlarına mı sahipsin?" mi diyecektiniz? Belki "Hayır, Allah'ın Resulü sadece Allah'ın ayetlerini okuyordu" dersiniz. İşte ben de aynı şeyi yapıyorum. Ben size Allah'ın ayetlerini hatırlattığımda, cennet ve cehennemin anahtarlarına sahip olduğumu mu iddia etmiş oluyorum?
Kur'an'ın en büyük gerçeği, Allah'ın hiç kimseden İslam'dan başka bir şeyi kabul etmeyeceğidir. İslam ise Allah'ı birlemek, O'na boyun eğmek ve peygamberlerine iman etmektir. Allah Teala şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz Allah katında din İslam'dır." Yine şöyle buyurmuştur: "Kim İslam'dan başka bir din ararsa, bilsin ki kendisinden asla kabul edilmeyecek ve o ahirette hüsrana uğrayanlardan olacaktır."
Bu ayetlerde bahsedilen İslam, tüm peygamberlerin (selam üzerlerine olsun) dinidir. Peygamberlerin hepsi muvahhid Müslümanlardır. Hangi peygamberin takipçisi olursa olsun, Allah'ı birleyen ve tüm peygamberlere iman eden herkes Müslümandır. Bu yüzden Peygamberimiz (Allah'ın salat ve selamı onun üzerine olsun) şöyle buyurmuştur: "Dünyada ve ahirette Meryem oğlu İsa'ya en yakın olan insan benim. Peygamberler, anneleri ayrı babaları bir kardeştirler ve dinleri birdir." Bu hadisi Buhari rivayet etmiştir. İsa (selam üzerine olsun) ise Allah'a ortak koşan ve Muhammed'i (Allah'ın salat ve selamı onun üzerine olsun) yalanlayanlardan uzaktır.
Peki, Allah'ın şöyle buyurduğu bir ayet var: "Şüphesiz iman edenler; Yahudiler, Hristiyanlar ve Sabiilerden her kim Allah'a ve ahiret gününe iman eder ve salih amel işlerse, onların Rableri katında mükafatları vardır. Onlar için korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır." Evet, bu bizi bugünkü konumuzun ele alınmasında ve genel olarak Kur'an ile olan ilişkimizde çok önemli bir kurala götürüyor.
Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Sana Kitab'ı indiren O'dur. Onun bir kısmı muhkem ayetlerdir ki onlar Kitab'ın anasıdır. Diğerleri ise müteşabihlerdir." Muhkem ayetler, yoruma yer bırakmayan açık ayetlerdir; müteşabih ayetler ise birden fazla anlam taşıyabilir. Yüce Allah şöyle buyurur: "Kalplerinde eğrilik olanlar, fitne çıkarmak ve onu kendi arzularına göre yorumlamak için müteşabih olanın peşine düşerler." Dolayısıyla, müteşabih bir ayeti alıp muhkem ayetlerin ışığında anlamak yerine kendi keyfine göre yorumlamak, kalbinde eğrilik, sapma ve hastalık olanların davranışıdır.
Bahsedilen ayetin bağlamına bakın ve müfessirlerin yaptığı gibi onu çok sayıdaki muhkem ayete arz edin. Göreceksiniz ki bu ayetin iki anlamından biri kastedilmektedir: Ya kendi zamanlarındaki peygamberlere iman eden, onlara uyan ve Muhammed -Allah'ın salat ve selamı onun üzerine olsun- gönderilmeden önce tevhid üzere ölen müminlerden bahsetmektedir; ya da Hristiyan, Yahudi veya Sabii iken sonra tevhide ve Peygamber Efendimize -Allah'ın salat ve selamı onun üzerine olsun- iman edip İslam'a girenlerden bahsetmektedir.
Ayetin bağlamı da bu anlamı desteklemektedir. Çünkü bir önceki ayet, İsrailoğulları hakkında Allah Teala'nın şu sözüyle bitmiştir: "Onların üzerine zillet ve meskenet damgası vuruldu ve Allah'ın gazabına uğradılar. Bu, Allah'ın ayetlerini inkar etmeleri ve peygamberleri haksız yere öldürmeleri sebebiyledir. Bu, isyan etmeleri ve sınırı aşmaları yüzündendir." Birisi çıkıp "Bu işledikleri suçlar ve günahlar nedeniyle onlar için tövbe kapısı kapalı mı?" diyebilir. Cevap olarak; eğer onlar ve başkaları iman edip salih ameller işlerlerse, tövbe kapısının onlara ve herkese açık olduğu bildirilmiştir.
Hatta bağlamına bakmasanız bile, Rabbimizin aynı ayette ne dediğine dikkat edin: "Kim Allah'a ve ahiret gününe iman eder ve salih amel işlerse." İşte iki şart budur: Allah'a ve ahiret gününe geçerli bir iman ve salih ameller. Peki, İslam'ın davetini reddeden Ehl-i Kitab'ın Allah'a olan imanı geçerli bir iman mıdır? Hayır, geçerli değildir.
Delil ise şudur; Yüce Allah şöyle buyurur: "Allah'ı ve peygamberlerini inkar edenler, Allah ile peygamberlerinin arasını ayırmak isteyenler, 'Bir kısmına inanırız, bir kısmını inkar ederiz' diyenler ve bu ikisi arasında bir yol tutmak isteyenler yok mu?" Yani Musa'ya inanıp İsa'yı ve Muhammed'i inkar edenler veya Musa ve İsa'ya inanıp Muhammed'e -Allah'ın salat ve selamı onun üzerine olsun- inanmayanlar gibi. Bunların durumu nedir ey Rabbimiz? "İşte onlar gerçek kafirlerin ta kendileridir. Biz kafirler için alçaltıcı bir azap hazırladık."
Dikkat edin: "İşte onlar gerçek kafirlerin ta kendileridir." Yani Allah'ın varlığına inanmaları veya bazı peygamberlere inanmaları onlara fayda vermemiştir. Onlar "yarı mümin" veya "dörtte üç mümin" değildir; aksine "onlar gerçek kafirlerin ta kendileridir." Allah devamında şöyle buyurur: "Allah'a ve peygamberlerine iman eden ve onlardan hiçbirini diğerinden ayırmayanlara gelince, işte onlara Allah mükafatlarını verecektir. Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir." Allah'ın birliğine ve tüm peygamberlerine gerçek bir imanla inananlara karşı bağışlayıcı ve merhametlidir.
Ayrıca delil getirdikleri ayet "salih amel" şartını koşmuştur. Şirk ile birlikte yapılan salih amel kabul edilmez. Delil getirdikleri ayet, bağlamı ve Kur'an ile Sünnet'in tüm muhkem delilleri göstermektedir ki; Peygamber Muhammed'e -Allah'ın salat ve selamı onun üzerine olsun- ve Kur'an'a iman etmedikçe hiçbir Yahudi veya Hristiyan mazeretli sayılmaz. Bu yüzden asırlar boyunca aklı başında hiçbir Müslüman, bu ayetin "hepsi aynıdır" anlamına geldiğini veya Yahudi ve Hristiyanların Allah'a ve ahiret gününe inanıp Muhammed'i ve Kur'an'ı inkar ederek cennetlik olabileceklerini söylememiştir. Öyle olsaydı İslam'a davet neden olsun? Neden "De ki: Ey insanlar! Şüphesiz ben, sizin hepinize Allah'ın gönderdiği elçisiyim" denilsin?
Bir kimse tüm bu delilleri bırakıp "Şüphesiz iman edenler, Yahudiler ve Hristiyanlar..." ayetini, Muhammed'e, Kur'an'a ve Allah'ın birliğine inanmanın gerekmediğine delil getiriyorsa, o kişi kalbinde eğrilik, hastalık ve sapma olanlardandır; kelimeleri yerlerinden saptırmaktadır. Tüm bunlardan sonra gelip "Allah şirki bağışlar ve müşriği cennete koyar" anlamında rahmet dilemenin caiz olduğunu söyleyen kişi şefkatli değil, aksine Allah'ı ve Resulü'nü yalanlayan biridir. Merhametli değil, Allah'ı ve Resulü'nü yalanlamaktadır.
Allah size "Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz" diyor, siz ise "Hayır ya Rabbi, onu bağışlaman için bir umut var" diyorsunuz. Allah, İsa'nın şu sözünü naklediyor: "Kim Allah'a ortak koşarsa, şüphesiz Allah ona cenneti haram kılmıştır ve onun barınağı ateştir." Siz ise "Hayır ya Rabbi, cennete girebilir ve barınağı ateş olmayabilir" diyorsunuz. Allah, sana ve senden önceki peygamberlere şöyle vahyedildi diyor: "Andolsun, eğer Allah'a ortak koşarsan amelin mutlaka boşa gider ve elbette hüsrana uğrayanlardan olursun." Siz ise "Hayır ya Rabbi, eğer insan iyiyse, başkalarına zarar vermiyorsa ve Filistin davasına hizmet ediyorsa şirkin ameli boşa çıkarması gerekmez" diyorsunuz. Ya da belki de birilerinin başarılarını peygamberlerden daha önemli görüyorsunuz ki, ortak koşsa bile Allah'ın onun amelini boşa çıkarmayacağını düşünüyorsunuz.
Bu arada "Eğer ortak koşarsan amelin mutlaka boşa gider" ayetinden sonra Allah ne buyurmuştur? "Hayır, yalnız Allah'a ibadet et ve şükredenlerden ol! Onlar Allah'ı hakkıyla takdir edemediler. Halbuki kıyamet günü yeryüzü tamamen O'nun avucundadır, gökler de O'nun sağ eliyle dürülmüştür. O, onların ortak koştuklarından uzaktır ve yücedir." Sübhanallah, şirke karşı uyarıdan hemen sonra "Allah'ı hakkıyla takdir edemediler" ifadesi nasıl da yerli yerinde gelmiştir. Bu dünyadaki her sorunun ve her şirkin temeli, Allah'ı hakkıyla takdir edememektir. Bugün bunca açık delilden sonra müşrikler için rahmet dileyenlerin sorunu da budur; Allah'ı hakkıyla takdir edemediler.
Peki, Yüce Allah'ın: "Rahmetim her şeyi kuşatmıştır" sözü nerede kalıyor? Bu da bir ayet değil mi? Hayır, bu sefer bu şekilde delil getiren kişi sadece müteşabih (manası kapalı) olanın peşinden gitmiyor; aksine çok daha kötüsünü yapıyor. O, sanki "Yazıklar olsun o namaz kılanlara" deyip susan ve "Allah'a emanet olun, ders bitti" diyen biri gibi davranıyor. Ya da Allah'ın "Ey iman edenler, namaza yaklaşmayın" sözünü söyleyip dersi bitiren ve "İnşallah bir dahaki sefere görüşürüz" diyen biri gibi.
Gelin ayetleri beraber okuyalım. Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Rahmetim her şeyi kuşatmıştır. Onu, sakınanlara, zekatı verenlere ve ayetlerimize inananlara yazacağım. Onlar ki, yanlarındaki Tevrat ve İncil'de yazılı buldukları o elçiye, o ümmi peygambere uyarlar. O peygamber onlara iyiliği emreder, onları kötülükten men eder, onlara temiz şeyleri helal, pis şeyleri haram kılar. Onların ağır yüklerini ve üzerlerindeki zincirleri indirir. Ona inananlar, ona saygı gösterip destek olanlar, ona yardım edenler ve onunla birlikte indirilen nura uyanlar; işte kurtuluşa erenler onlardır."
O ümmi peygambere uyanlar... Allah bu ayetlerin hemen ardından şöyle buyuruyor: "De ki: Ey insanlar! Şüphesiz ben, göklerin ve yerin hükümranlığı kendisine ait olan Allah'ın hepinize gönderdiği elçisiyim. O'ndan başka ilah yoktur, O diriltir ve öldürür. Öyleyse Allah'a ve O'nun ümmi peygamberi olan elçisine iman edin. O peygamber ki Allah'a ve O'nun sözlerine inanır. Ona uyun ki doğru yolu bulasınız."
Geçtiğimiz günlerde bazı hatipler ve ilahiyat doktorları, ayetin "Rahmetim her şeyi kuşatmıştır" kısmını tıpkı "Yazıklar olsun o namaz kılanlara" örneğindeki gibi cımbızlayarak delil getirdiler. Vallahi bu, ilme ve dine hıyanettir. Sakın yarın bir gün bunun "başka bir bakış açısı" veya "itibar edilecek bir görüş" haline gelmesine izin vermeyin. Hayır, vallahi bu insanları saptırmaktır ve Alemlerin Rabbi'nin kelamının manasını tahrif etmektir. Bu tahrif edilmiş görüşü, sırf hevanıza ve Allah'ı yüceltme bilincinden yoksun, ölçüsüz merhamet duygunuza uygun geldiği için benimsemeniz size asla fayda sağlamaz. "Sorumluluğu alimin boynuna atar, kendimi kurtarırım" diyemezsiniz. Çünkü bu durum, tam da Allah'ın şu sözüyle uyardığı şeydir: "Onlar, Allah'ı bırakıp hahamlarını ve rahiplerini rabler edindiler." Efendimiz Peygamber -Allah'ın salat ve selamı onun üzerine olsun- bu ayeti; o din adamlarının haramı helal, helali haram kıldıklarını ve insanların da onlara uyduğunu, halkın haham ve rahiplere ibadet etmesinin bu şekilde gerçekleştiğini açıklayarak tefsir etmiştir.
Allah, "Rahmetim her şeyi kuşatmıştır" buyuruyor. Peki, İblis de bir "şey" değil midir? Bu, Allah'ın rahmetinin İblis'i de kapsayacağı ve İblis'in de cennete gireceği anlamına mı geliyor? Şirin'in katilleri de "her şey" kapsamına giriyor mu ki Allah'ın rahmeti onları da kuşatsın? Onlar için rahmet dilemek caiz midir? Birkaç hafta önce dehşetini gördüğümüz Tedamon Mahallesi katliamını yapanlar da "her şey" dahilinde değil midir, yoksa Allah'ın rahmeti onları da mı kapsayacak?
Allah'ın rahmeti, dünyada kafiri de kapsayacak kadar geniştir. Müslim'in rivayet ettiği bir hadiste Peygamber Efendimiz -Allah'ın salat ve selamı onun üzerine olsun- şöyle buyurmuştur: "İşittiği eziyete karşı Allah'tan daha sabırlı kimse yoktur. O'na ortak koşarlar, O'na çocuk isnat ederler; O ise buna rağmen onları rızıklandırır, onlara afiyet verir ve onlara ihsanda bulunur." Şunu iyi bilin ki, Şirin'in Allah üzerinde hiçbir minneti yoktur. Sahip olduğu tüm nimetler Allah'tandır; Allah onu elli bir yıl boyunca rızıklandırmış, ona afiyet ve imkan vermiştir. Ancak ahirete gelince: "Şüphesiz bütün bunlar sadece dünya hayatının geçici menfaatidir. Ahiret ise Rabbinin katında sadece takva sahiplerine (Allah'tan sakınanlara) aittir."
Hepimizin kırmızı çizgileri vardır; bir kişi bu çizgileri aşarsa ölümünden sonra bizden rahmet dilemeyi hak etmez. Ancak fark şudur: Müminler bu kırmızı çizginin Allah'a ortak koşmak (şirk) olduğuna inanırlar. Bazılarının hali ise şöyledir: "Biri benim hakkıma girerse Allah ona rahmet etmesin, ama Rabbime küfredip benim davamı savunursa ona binlerce rahmet olsun." Hayır, Allah korusun! Allah'a küfretmekten kim bahsetti? Buhari'nin rivayet ettiği şu hadisi bilmiyor musunuz? Peygamberimiz (Allah'ın salat ve selamı onun üzerine olsun) şöyle buyurmuştur: "Allah Teala buyurdu ki: Âdemoğlu bana küfretti, oysa bu ona yakışmazdı. Beni yalanladı, oysa bu ona yakışmazdı. Bana küfretmesi, 'Benim bir oğlum var' demesidir." İsa'nın Allah'ın oğlu olduğunu iddia etmek, Allah'a bir küfürdür. Siz ise diyorsunuz ki: "Olsun, Allah'a küfretse bile Allah'ın cennetine girecek, çünkü bana veya başka bir insana zarar vermedi."
Eğer kesin delillerle, her türlü kemal sıfatına sahip yüce bir Rabbimiz olduğu kanıtlanmışsa, nasıl olur da her anında Rabbine muhtaç olan noksan bir insanın hakkını O'nun önüne koyarız? O insan ki yer, içer, tuvalete gider, hastalanır ve ölür. Nasıl olur da bu insanın hakkını, her yönden mükemmel olan alemlerin Rabbi Allah'ın (Sübhanehu ve Teala) hakkından daha üstün tutarız?
Kafir olarak ölen birine rahmet dilemek, hayatta olanlara karşı işlenmiş bir suçtur. Çünkü bu rahmet dileği, "Herkes için rahmet umulabiliyorsa Allah'a ve Resulü'ne inanmaya gerek yok" anlamına gelir. Ahiret ateştir, azaptır kardeşim. Sizin kalbiniz yok mu? Bizim kalbimiz ve merhametimiz sizinkinden daha fazladır; ancak bu merhametle birlikte alemlerin Rabbinin hakkına tazimimiz (saygımız) vardır. Biz merhamet ederiz çünkü "Merhamet edenlere Rahman merhamet eder, yeryüzündekilere merhamet edin ki gökteki de size merhamet etsin" buyuran Peygamberimize uyarız. Bu yüzden kafirlere, müşriklere ve ateistlere acır ve onları alemlerin Rabbinin dinine davet ederiz. Bu sebeple Müslüman olmayanları davet ettim ve ediyorum; derslerimin, serilerimin ve makalelerimin birçok dile çevrilmesi için kardeşlerimle yardımlaşıyorum. "Yakin Yolculuğu" gibi davet serileri hazırlıyoruz ki, dinden dönen birçok gencin bunları izledikten sonra Allah'ın lütfuyla İslam'a döndüğünü biliyorum.
Onları davet etmek yerine uyuyup, ölenlerine rahmet dileyerek onları aldatmıyor ve kandırmıyoruz. Sonra onlardan biri ölünce birdenbire şefkatimiz kabarıyor ve kurtuluşları için İslam'ın şart olmadığını söyleyerek onlara rahmet dilemeye başlıyoruz. Bu, Allah'ın hakkını hafife almak, O'nun ve Resulü'nün sözlerini yalanlamaktır. İslam, boş nezaketlerin değil, ciddi amellerin dinidir. Siz bu rahmet dileğinizle Müslümanların bile kafasını karıştırıyor, kendi çocuklarınızı bile saptırıyorsunuz. Çocuğunuza "Yavrum beş vakit namaz kıl, Ramazan orucunu tut, kızım tesettüre gir" diyorsunuz. Çocuk "Neden baba bu zahmete gireyim?" diye sorduğunda "Cennete girmek için evladım" diyorsunuz. Çocuk ise "Ama baba, falan kişi kafir olarak öldü ve sen ona rahmet diledin; o namaz kılmazdı, oruç tutmazdı, örtülü değildi, hatta Müslüman bile değildi ama yine de Allah ona rahmet edebilir dedin" derse ne cevap vereceksiniz? Çocuğunuza "Zina yapma, içki içme, faiz yeme, anne babana asi olma" dediğinizde "Neden?" diye sorarsa "Cehenneme girmemen için" diyeceksiniz. Çocuk "Peki baba, şirk tüm bu günahlardan daha kötü değil mi?" diyecek. Siz "Evet" diyeceksiniz. O da "Ama sen müşrik olarak ölen biri için rahmet diledin ve cehenneme girmemesini umdun. O zaman ben de bu günahları işlerim ve cehenneme girmemeyi umarım" diyecektir.
Arkadaşlar, İslam'ı inkar ederek ölen biri için cennet ummanın ne demek olduğunu hayal edebiliyor musunuz? Bu, dinin bağlarını koparmak, dini değersiz, ikincil ve hiçbir kıymeti olmayan bir hale getirmek demektir; kaderi belirlemeyen ve azaptan kurtarmayan bir din... Geçtiğimiz günlerde yaşanan kargaşadan sonra Mushaf'ı elinize alın ve Kur'an'dan herhangi iki sayfa okuyun. Eğer size "herkes için cennet" virüsü bulaşmışsa, ayetlerin nasıl manasızlaştığını göreceksiniz. Bu rahmet dileme savaşını sürdürenlerin bazılarının bunu cahillikten veya duygusallıktan yapmadığını, ölen kişinin akıbetini de umursamadıklarını anlayacaksınız. Onlar bu ölümü ticaret malzemesi yapıyor ve Müslümanların birlik ve güç kaynağı olan akidelerini (inançlarını) sulandırmak için bu olayı kullanıyorlar. Bunu duygu ve merhamet maskesi altında yapıyorlar. Sakın onların peşinden gitmeyin, sizi kandırmalarına ve sizinle alay etmelerine izin vermeyin.
Size "herkes için merhamet" virüsü bulaştığında, Allah'ın huzuruna durup namazda Fatiha suresini okurken: "Yalnız sana ibadet eder, yalnız senden yardım dileriz. Bizi dosdoğru yola ilet. Kendilerine nimet verdiklerinin yoluna; gazaba uğrayanların ve sapmışların yoluna değil" dersiniz. Biz ömrümüz boyunca gazaba uğrayanların Yahudiler, sapmışların ise Hristiyanlar olduğunu söyledik. Amin. Peki, eğer bütün yollar cennete çıkıyorsa Allah bizi neden dosdoğru yola iletsin? Neden onların yolundan başka bir yol isteyelim ki? Madem sonunda hepimiz için rahmet umuluyor... Bu virüsün ne demek olduğunu anlıyor musunuz? "Herkes için merhamet" virüsü.
Şirin'e rahmet dileme ve onu cennete sokma konusunu bu kadar kaba bir şekilde savunmakta, İslam'ı eritmek isteyen "Yeni İbrahimi Din" savunucularından daha fazla kimin çıkarı olabilir? Bu yüzden bu günlerde bu olaya duyulan sempatiyi kullanarak ahlaksızlıklarını yaymakta çok aktifler. Filistin davasının İslami kimliğini sulandırmakta işgalcilerden daha fazla kimin çıkarı olabilir? Şirin'in cenazesine kameralar önünde kasten ve kaba bir şekilde saldıran o işgalciler... Bu saldırı asla tesadüf veya hata olamaz. Özellikle Ramazan'da ve bayram namazında Mescid-i Aksa'da ve İslam dünyasında her mümini sevindiren, her kafir ve münafığı öfkelendiren o manzaraları gördükten sonra.
Biz sizden kalbinizdeki merhameti öldürmenizi istemiyoruz; aksine, terazinin düzelmesi için bu merhamete Allah'a tazimi ve O'nun tevhidini hakkıyla takdir etmeyi de eklemenizi istiyoruz. Yaratılanlara olan merhametinizi iş işten geçtikten sonra değil, uygun zamanda göstermenizi istiyoruz.
Peki, Şirin'in iyi amelleri ve Filistin davasına desteği ne olacak? "Ameller niyetlere göredir." Bir Müslüman bile salih amellerinde Allah'ın rızasını gözetmezse o ameli kabul edilmez. Bununla birlikte, Allah kafirin mükafatını bu dünyada peşin verir. Ahirete gelince; unutmayın ki hiçbirimiz, başarılarımız ne kadar büyük olursa olsun, cennete amellerimizle değil, Allah'ın rahmetiyle gireriz. Peygamberimiz (Allah'ın salat ve selamı onun üzerine olsun) bile böyledir. Bir insanın ahiret rahmetini hak etmesi için ise şartlar vardır ve bunların ilki Tevhid'dir (Allah'ı birlemektir).
Peki, ya Şirin Müslüman olduysa ve bunu kimseye söylemediyse? Doğru, bu mümkündür; ancak Müslüman olan babanızın da gizlice dinden çıkmış olması ve bunu kimseye söylememiş olması mümkün değil mi? O zaman o öldüğünde de namazını kılmamanız gerekir. Kardeşlerim, biz İslam ve küfür konusunda zahire (görünen hale) göre hükmederiz. Bu itirazın cevabını "Belki Tövbe Etmiştir?" başlıklı özel konuşmamda detaylıca açıklamıştım.
Şirin, Kudüslülerin kutsal İslam mekanlarını korumak uğruna canlarını, mallarını ve vakitlerini feda ederek nöbet tuttuklarını (ribat) görüyordu. Onların namazlarını, oruçlarını, nöbetlerini ve Kur'an okuyuşlarını gördü. Bu durum onu etkileyip Müslüman olmasını sağladı mı? Vallahi bunu çok isterdim, gerçekten çok isterdim; ancak buna rağmen biz zahire göre hükmetmekle mükellefiz.
Peki, azabın hafifletilmesi niyetiyle ona rahmet dilemeye ne dersiniz? Evet, soru şu: Allah, Ebu Talib için bağışlanma dilemesini yasakladığında, bu öneri Peygamber (Allah'ın salat ve selamı onun üzerine olsun) tarafından düşünülmemiş miydi? Özellikle de dua bir ibadettir ve ibadetler tevkifidir (vahye dayanır). Bir delil olması gerekir. Yoksa siz, Allah'ın kendisi hakkında: "Onlar bu söze (Kur'an'a) inanmıyorlar diye arkalarından üzülerek neredeyse kendini helak edeceksin" buyurduğu Peygamber'in (Allah'ın salat ve selamı onun üzerine olsun) merhametinden daha mı merhametlisiniz? Müşriklere olan merhametinden dolayı neredeyse kendini helak edecekti (Allah'ın salat ve selamı onun üzerine olsun). Eğer rahmet dilemek ile mağfiret dilemek arasında bir fark olsaydı, bu ayrımı yapmaya en layık olan kişi Peygamber (Allah'ın salat ve selamı onun üzerine olsun) olurdu; amcası ve annesi için ellerini kaldırıp rahmet dilerdi. Aynı şekilde tüm sahabe de şirk üzere ölen yakınları için bunu yapardı.
Doktor Eymen el-Belevi kardeşimizin dediği gibi: Azabın hafifletilmesi anlamında rahmet dileme önerisi, bilimsel bir keşif meselesi midir ki siz, Resulullah'ın, sahabenin ve on dört asır boyunca bu ümmetin keşfedemediği bir şeyi keşfettiğinizi sanıyorsunuz? İbn Kesir, "el-Bidaye ve'n-Nihaye" adlı eserinde Ebu Talib'in vefatı bölümünde şöyle der: "Eğer Allah bizi müşrikler için mağfiret dilemekten menetmeseydi, Ebu Talib için mağfiret diler ve ona rahmet okurduk." Dikkat edin: "Ona rahmet okurduk" diyor. Yani bunun onların aklına gelmediğini sanmayın. Allah'ın, Ebu Talib'in şirk üzere ölmesini takdir etmesindeki ve Peygamberine onun için mağfiret dilemeyi yasaklamasındaki hikmeti düşünün; ta ki kıyamet gününe kadar tüm yaratılanlar, müşriğin bağışlanmayacağını ve şirkin günahının büyüklüğünü bilsinler.
Dostlar, Kur'an ayetleri rahmeti azabın karşılığı olarak koyma konusunda çok açıktır. Yani iki sondan biri: Ya azap ya da rahmet. Eğer cehennemin en hafif derecesinde olan kişi Allah'ın rahmetinde sayılacak olsaydı, bu durumda cehennemin en alt tabakasındakiler hariç tüm cehennem ehli Allah'ın rahmetinde demek olurdu. Bu durum, cehennem ehlini "apaçık bir hüsran", "elem verici bir azap", "aşağılayıcı bir azap" ve "şiddetli bir azap" içinde olarak tanımlayan ayetlerle bağdaşır mı?
Allah Teala şöyle buyurmuştur: "De ki: Şüphesiz ben, Rabbime isyan edersem büyük bir günün azabından korkarım. O gün kimden azap çevrilirse, şüphesiz Allah ona rahmet etmiştir. İşte apaçık kurtuluş budur." Burada Kur'an bize kıyamet günü rahmete eren kişinin kim olduğunu tanımlıyor: O, kendisinden bu azabın çevrildiği kişidir. Allah Teala şöyle buyurmuştur: "O gün bazı yüzler ağarır, bazı yüzler kararır. Yüzleri kararanlara: 'İmanınızdan sonra inkar mı ettiniz? Öyleyse inkar etmenizden dolayı azabı tadın' denilir. Yüzleri ağaranlar ise Allah'ın rahmeti içindedirler; onlar orada ebedi kalacaklardır." Dikkat edin, sadece ikinci grup Allah'ın rahmetindedir. Yine Allah Teala şöyle buyurmuştur: "Dilediğine azap eder, dilediğine rahmet eder. O'na döndürüleceksiniz." Böylece rahmeti azabın karşılığı kılmıştır. Allah Teala şöyle buyurmuştur: "Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin dostlarıdır..." ayetin devamında ise: "İşte onlara Allah rahmet edecektir" buyurmuştur. Buna karşılık Allah Teala şöyle buyurmuştur: "Allah'ın ayetlerini ve O'na kavuşmayı inkar edenler var ya, işte onlar benim rahmetimden ümitlerini kesmişlerdir. Onlar için elem verici bir azap vardır." Kitap ehlinden ölenler Allah'a kavuşmayı inkar etmemişler miydi? Peki ya "Allah'ın ayetlerini ve O'na kavuşmayı inkar edenler" ifadesine ne demeli? Yani onlar Allah'ın ayetlerini inkar edip kavuşmaya inansalar bile Allah'ın rahmetini umabilirler mi? Ayetler, ahiret rahmetinin müminlere has kılındığı ve kafirlere rahmet dilenmeyeceği konusunda nettir.
Sünnete gelince; Tirmizi ve diğerlerinin rivayet ettiği sahih hadiste şöyle geçer: "Yahudiler, Peygamber'in (Allah'ın salat ve selamı onun üzerine olsun) yanında, kendilerine 'Allah size rahmet etsin' demesini umarak aksırırlardı. Peygamber ise onlara: 'Allah size hidayet versin ve halinizi ıslah etsin' derdi." Yani Yahudiler, Peygamber'in (Allah'ın salat ve selamı onun üzerine olsun) kendilerine rahmet duası etmesi için onun yanında aksırıyor gibi yaparlardı. İçten içe onun Allah'ın elçisi olduğunu biliyor ve duasının bereketini istiyorlardı. Ancak Peygamber (Allah'ın salat ve selamı onun üzerine olsun) onlara Müslümanlara dua ettiği gibi "Allah size rahmet etsin" demez, aksine "Allah size hidayet versin ve halinizi ıslah etsin" derdi. Bu durum, o Yahudiler hayattayken ve içlerinden birinin Müslüman olup diğer Müslümanlar gibi Allah'ın rahmetine erme ihtimali varken böyleydi. Peki ya İslam dışı ölen ve artık hidayet bulma imkanı kalmayan kişi için durum nasıldır?
Peki kardeşim, İslam'ın bir Hristiyan kadınla evlenmeye izin verip de o öldüğünde ona rahmet dilememe izin vermemesi makul mü? Evet, makuldür. İslam'ın Kitap ehli ile evliliğe izin vermesindeki amaçlardan biri, kadının kocasından etkilenmesi, İslam'ın ona sevdirilmesi ve ikna edilmesidir; kocanın ondan etkilenmesi değil. Bu yüzden dikkat edin, İslam Müslüman bir kadının Hristiyan veya Yahudi bir erkekle evlenmesine izin vermemiştir. Düşünün ki Müslüman koca, Hristiyan karısını sabah akşam İslam'a davet ediyor. Kadın ona soruyor: "Peki, eğer Hristiyan olarak ölürsem bana rahmet dileyecek misin sevgilim?" Koca: "Tabii ki canım, çocuklarımın annesi, sana nasıl rahmet dilemem?" derse, kadın: "O zaman senin dinine geçmeme gerek yok, sen bana rahmet dilersin, Allah da inşallah kabul eder ve beraber cennete gireriz" der. Hristiyan bir kadının babası gibi Müslüman bir çocuk doğurması, sonra kadın ölünce bu çocuğun annesine rahmet dilemesinin haram olması makul müdür? Evet, öyledir.
"Cehennemlik oldukları kendilerine belli olduktan sonra, akraba bile olsalar, müşrikler için mağfiret dilemek Peygamber'e ve müminlere yaraşmaz." "Akraba bile olsalar." Müslim'in rivayet ettiği hadiste: "Peygamber (Allah'ın salat ve selamı onun üzerine olsun) annesinin kabrini ziyaret etti, ağladı ve etrafındakileri de ağlattı. Sonra şöyle buyurdu: Rabbimden onun için mağfiret dilemek için izin istedim, bana izin verilmedi. Kabrini ziyaret etmek için izin istedim, bana izin verildi." Annesine olan şefkatinden dolayı ağlamasına rağmen ona rahmet dilemedi (Allah'ın salat ve selamı onun üzerine olsun). "Hayır, olamaz, Peygamber'in annesine rahmet dilenmemesi mümkün değil, bu hadisi kabul etmiyorum" diyebilirsiniz. Peki, hadisi kabul etmezseniz Allah Teala'nın şu sözünü ne yapacaksınız: "İbrahim'in babası için mağfiret dilemesi, sadece ona verdiği bir sözden dolayı idi. Onun bir Allah düşmanı olduğu kendisine belli olunca ondan uzaklaştı." Ona rahmet dilemedi.
Bu ayet, "hususi bir genel" (am-ı mahsus) olma ihtimalini taşır; yani tüm babalar hakkında olmayabilir. Veya ayet geneldir ancak kafirlere dua etmeyi yasaklayan ayetlerle sınırlandırılmıştır. Ayrıca kafir anne-baba için rahmet duasının sadece dünya hayatında olması da muhtemeldir. Allah onları vefat ettirdiğinde, onlar için dua etmek yasaklanır. Tüm bunlar, ayetleri birbiriyle çeliştirmeden mümkündür. Ayetleri birbiriyle çeliştirmenize gerek yok.
Peki, Peygamber (Allah'ın salat ve selamı onun üzerine olsun), Necaşi Hristiyan olduğu halde öldüğünde sahabeye onun için namaz kılmalarını emretmedi mi? Necaşi ağlamış ve "Vallahi bu ve İsa'nın getirdiği şey aynı kandilden çıkmaktadır" demişti. Peygamber onun için namaz kılınmasını emrettiğinde şöyle buyurdu: "Bugün salih bir adam öldü, kalkın ve kardeşiniz Ashame için namaz kılın." Ashame. Demek ki o, onların kardeşidir. "Müminler ancak kardeştirler."
Kardeşlerim, vaktinizi çok aldım ve yatsı namazı vakti geldi. Hala cevaplanmamış sorular olduğunu biliyorum. Önümüzdeki günlerde yapacağımız şey, ortaya atılan şüphelere cevap olarak yazılmış mükemmel makalelere sizleri yönlendirmek olacaktır. Değerli kardeşlerimiz bu konuda harika yazılar kaleme aldılar. Allah onlardan razı olsun, onlara hayırlar versin ve ilimlerinden bizleri faydalandırsın. Daha sonra inşallah görüşlerinizi, itirazlarınızı ve sorularınızı dinlemek üzere bir tartışma oturumu düzenleyeceğiz.
Son olarak, kendime ve sizlere Yüce Allah'ın şu sözünü hatırlatıyorum: "Ey iman edenler! Eğer Allah’tan korkup sakınırsanız, O size iyiyi kötüden ayırt edecek bir anlayış (furkan) verir." Bu, meseleleri gerçek yüzüyle görmenizi sağlayan berrak bir ayırt etme yetisidir. Ayrıca Yüce Allah'ın şu sözünü de unutmayın: "Onlar yoldan sapınca, Allah da onların kalplerini saptırdı. Allah, yoldan çıkmış toplumu doğru yola iletmez." Eğer bir olay bizi kışkırttıysa, şunu unutmayın ki düşmanlarımıza karşı savaşımızda kuşanacağımız en güçlü silah, Alemlerin Rabbinin bizimle beraber olmasıdır. Bu yüzden, Rabbimizi öfkelendirecek ve O'nun (şanına yakışır şekilde) beraberliğini kaybetmemize neden olacak bir tarzda duygusallık göstermek istemiyoruz.
Aziz ve Celil olan Allah'tan kalplerimizi hak üzere ve Kendisini razı edecek şeyler üzerinde birleştirmesini, yaşanan ve yaşanacak olan her şeyi bizler ve İslam ümmeti için hayırlı kılmasını niyaz ederim. Gayrimüslimleri, bizimle birlikte Alemlerin Rabbinin cennetine girmeleri için davet etme konusunda bizlere yardım etsin. Allah'ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.