Barış üzerinize olsun.
Batılı insan ilahlaştı, yani kendisini bir tanrıymış gibi görerek hareket etmeye başladı. Peygamberimiz (Allah'ın salat ve selamı onun üzerine olsun), Müslümanların Kitap Ehli'ni her konuda taklit edeceğini haber vererek şöyle buyurmuştur: "Sizden öncekilerin yoluna karış karış, arşın arşın uyacaksınız. Öyle ki, onlar bir keler deliğine girseler, siz de onları takip edeceksiniz" (Sahih-i Buhari). Sahabeler: "Ey Allah'ın Resulü, Yahudiler ve Hristiyanları mı kastediyorsun?" diye sordular. O da: "Başka kim olabilir?" buyurdu.
Yani onlar keler deliği gibi yıkık, ıssız ve dar bir yere girseler bile biz onları takip edeceğiz. Onlar bir şey yaptıysa, biz de aynısını yapmak zorundaymışız gibi davranıyoruz. Onların peşinden girdiğimiz en harap delik ise "ilahlaşma" deliğidir; insanın kendisini ve arzularını ilahlaştırması, gerçek İlah'a içtenlikle boyun eğmemesidir. Bu durum, toplumlarımızın günümüzdeki pek çok sorununun temel kaynağıdır.
Bu bölüm, siz genç kızlar ve kadınlar için hazırlanan bir serinin parçası olduğu için, burada sizinle "kadının ilahlaşması" konusunu konuşacağız. Batılı kadınlarda ilahlaşma hikayesini; kökenlerini, nedenlerini, tezahürlerini ve sonuçlarını birlikte göreceğiz. Ardından, bazı Müslüman kadınların nasıl aynı yolu izlemeye başladığını, bazen bilerek bazen de gafletle karış karış, arşın arşın aynı deliğe, yani ilahlaşma deliğine girdiklerini ve Batılı kadınları takip ettiklerini inceleyeceğiz. Müslüman kadının uyanması ve birazdan göreceğimiz ilahlaşmanın acı sonuçlarına katlanmadan önce kurtulması için bu durumun nedenlerini ve belirtilerini ele alacağız.
Batılı insan nasıl ilahlaştı? Bu arada, "ilahlaşma" kelimesi sözlükte hem ibadet etmek ve dindarlaşmak, hem de ilahlık iddia etmek anlamına gelir. İnsanın kendi arzularını ilahlaştırmasını duyduğunuzda, bunun edebi bir mecaz olduğunu sanıp şaşırabilirsiniz. Hayır, bu gerçektir. Allah Teala'nın şu sözünü duymadınız mı: "Arzusunu ilah edineni gördün mü?" [Furkan: 43] ve "İnsan görmedi mi ki, biz onu bir nutfeden yarattık da şimdi o apaçık bir hasım kesiliverdi?" [Yasin: 77]. Kendisini Allah'a bir rakip ve apaçık bir denk olarak görür.
Batılılardaki bu ilahlaşmanın nedenleri nelerdir? Nedenleri: Din ve dinin terk edilmesidir. Bu nasıl olur?
İnsanın ilahlaştırılmasının kökenleri, Kitap Ehli'nin tahrif edilmiş kitaplarında yatar. Bu kitaplar, Allah ile kulları arasındaki sınırları kaldırır; onlara göre ilah, insan bedenine bürünür, Yakup ile güreşir ve ilah bu güreşte yenilir. Yine onlara göre ilah uyur, yorulur ve sarhoş biri gibi bağırır. Dinleri, ilahı, insanın kendisine ilahlıkta rakip olmaması için onu cahil bırakmaya hevesli biri olarak tasvir eder. Eski Ahit'in Yaratılış bölümünde [Yaratılış 2: 16-17] şöyle denir: "Rab Tanrı Adem'e, 'Bahçenin her ağacından dilediğin gibi ye' diye buyurdu, 'Ama iyiyle kötüyü bilme ağacından yeme. Çünkü ondan yediğin gün kesinlikle ölürsün'."
Yani Rab, Adem'in o ağaçtan yememesi ve cahil kalması için, bilgi ağacından yemenin onu öldüreceği konusunda onu kandırmaya çalışmıştır. Adem Rabbine isyan edip bilgi ağacından yediğinde ise Rab -Eski Ahit'teki Yaratılış bölümünde geçtiği üzere- korkmuş [Yaratılış 3: 22] ve şöyle demiştir: "İşte Adem iyiyle kötüyü bilmekle bizlerden biri gibi oldu. Artık elini uzatıp yaşam ağacından da alıp yemesin, sonra sonsuza dek yaşar." Yani Rab, Adem'in başka bir ağaçtan daha yiyip ölümsüzleşmesinden ve bu özelliklerle ilahlığında kendisine rakip olmasından korkmuştur. Allah, onların söylediklerinden çok yüce ve münezzehtir.
Burada, insanın ilahlaştırılmasının nerelere vardığını görmek için kardeşimiz Ahmed Da'duş'un "Sırlar Dünyası" adlı serisine, özellikle de "Kabala" hakkındaki üçüncü bölüme bakabilirsiniz. Allah ile rekabet ve denklik fikrinin kökenleri tahrif edilmiş dinlerdedir. Bu fikir, doğa bilimlerinin ilerlemesiyle daha da arttı; çünkü insan, Rabb'in kendisinden saklamak ve onu cahil bırakmak istediği şeyleri keşfettiğini sandı. Konunun akışını bozmak istemem ama ey Müslüman, bilimi Allah'a ulaştıran bir yol kılan İslam nimetini gör; öyle ki mahlukatı ne kadar derinlemesine incelersen, "Yakin Yolculuğu" videolarımızda açıkladığımız gibi, İzzet Sahibi Rabbine olan tazimin ve saygın o kadar artar.
Tekrar edelim: Tahrif edilmiş dinin, insanın ilahlaşması fikrinde büyük bir rolü vardı. Peki ya dinin terk edilmesi? Onlarda dini terk eden kişi, genellikle bu efsanelerden arınmış gerçek dini aramak yerine ateizme veya agnostisizme yönelir. Ancak insanın fıtratında bir acizlik duygusu, ibadet etme ve mükemmel sıfatlara sahip bir Rab'den yardım isteme ihtiyacı vardır. Eğer bu ibadeti gerçek Rabbe yöneltmezse, kendi arzularına tapmaya yönelecektir.
Sonuç olarak Batılı insan ilahlaştı ve merkez "insan" oldu. Her şey insana uymalı ve ona boyun eğmelidir; insan ise hiç kimseye, hatta kendisini yaratan ve rızık veren yaratıcısına bile boyun eğmemelidir. Bu nedenle tüm ölçüler, tasavvurlar ve fikirler buna göre inşa edilir: İnsan merkezdir, kutsallık ona, onun arzularına ve isteklerine aittir. Din insana boyun eğdirilmeli, insan ondan sadece hoşuna gideni ve psikolojik rahatlık sağlayan kısmını almalıdır. Dinde ilahlaşmış insanın arzusuna aykırı olan her şey, o arzuya uygun şekilde yorumlanmalıdır. Bu ilahlaşmış insanın önünde, çevresindeki diğer "insan-ilahlar"a zarar vermediği sürece hiçbir yasak yoktur. Allah'ın hakkı ise, sözü bile edilmeyen en değersiz şey haline gelmiştir.
İnsanın ilahlaşması fikri Batı'da hem erkekler hem de kadınlar arasında baskın hale gelmiştir. Kadınlar nezdinde bu durum, belki de kendisini değersizleştiren, onu Adem'i bilgi ağacından yemesi için ayartan günahın sebebi kılan tahrif edilmiş metinlere bir tepki olarak daha da şiddetlenmiştir. Bu metinlerde tasvir edilen -korkan ve öfkeli- Tanrı, kadını hamilelik sancıları, doğum, adet döngüsü ve erkeğin onun üzerindeki hakimiyeti ile cezalandırmaktadır (Batılı Kadının Özgürleşmesi bölümünde zikrettiğimiz metinlerde olduğu gibi). Bu nedenle Batılı kadın, kendisini cahil bırakmak ve kendisinden intikam almak isteyen bu Tanrı figürüne meydan okumaktadır.
Bu ilahlaşma veya "Tanrıça Kadın" fikri birçok biçim almıştır. Kendilerini dini rahibeler olarak tanımlayan bazı kadınlar bile bu fikirden kurtulamamıştır. Örneğin, "Hristiyan Feminizmi" başlıklı web sitelerinde, kendi ifadeleriyle "Erkek Tanrı fikriyle mücadele" adı altında, Tanrı'ya dişil zamirle hitap edilmesini talep ettiklerini görürsünüz.
Buna karşılık, dişil ilah fikrini barındırdığı için putperest inançların benimsenmesi ve canlandırılması yönünde çağrılar ortaya çıkmıştır; zira bunun erkek egemenliğinden kurtulmaya yardımcı olacağı düşünülmektedir. Bu akım, aralarında ünlü Yale Üniversitesi mezunu feminist Dr. Carol Christ gibi akademisyenlerin de bulunduğu Batılı kadınlar tarafından başlatılmış ve "Tanrıça Hareketi" (goddess movement) adını almıştır. Tanrıça fikrini canlandırmak üzerine kitaplar yazılmış ve konferanslar düzenlenmiştir; bunlardan biri 1978 yılında Kaliforniya Üniversitesi, Santa Cruz'da gerçekleştirilen "Büyük Tanrıça Yeniden Ortaya Çıkıyor" başlıklı konferanstır.
İster Tanrı'nın dişilleştirilmesini talep ederek Hristiyan kalanlar, ister Hristiyanlığı terk edip putperest dinlere geçenler olsun, hepsinin ortak söylemi şudur: "Ben bir kadınım, merkez benim ve Tanrı'nın benim keyfime göre şekillenmesini istiyorum. Onu dişi kabul edeceğim ve istediğim gibi bir dişi olarak ona tapacağım." Tıpkı cahiliye dönemindeki insanların, ibadet ihtiyaçlarını karşılamak için hurma ezmesinden put yapıp, acıktıklarında onu yemeleri gibi. Bu kadın grubu, Tanrı'nın kendilerine göre uyarlanması gerektiğine inanmaktadır.
Bazı Batılı kadınlar ise hem tahrif edilmiş dini metinleri hem de sözde tanrıçaları kutsayan putperest dinleri reddetmişlerdir. Ancak onların alternatifi, fıtratın sesine kulak verip doğru dini aramak değil, ateizme yönelip Tanrı'nın varlığını tamamen inkar etmek olmuştur.
Diğer bir grup Batılı kadın ise kendisini Tanrı'nın yerine koymuştur. Cinsel çekiciliği ve erkek üzerindeki cinsel otoritesiyle, erkeğin kaçamayacağı bir ilah konumunda olduğunu varsaymıştır. Yüz milyonlarca, hatta milyarlarca izlenmeye ulaşan şarkılar yayılmıştır; ahlaki yozlaşma içerdikleri ve dizginlenemeyen arzuların kutsanmasını temsil ettikleri için bu şarkılara atıfta bulunmayacak ve isimlerini zikretmeyeceğiz. Bu şarkılar, "günah çıkarma" ve "kurtuluş" gibi dini kavramları kullanmakta, ancak bunu ahlaksız bir dişi ilah figürü üzerinden yapmaktadır. Bu şarkıların özeti şudur: "Arzunun üzerindeki otoritesini ve onun karşısındaki zayıflığını görmüyor musun? Öyleyse Tanrı'nın bir kadın olduğunu itiraf et ve bu itirafla kurtuluşu ve cinsel hazzı kazan."
Bu şarkıları tekrar tekrar dinleyen genç erkek ve kadınlarda; fuhşiyat, içgüdülerin kışkırtılması, müzik ve görsel sanatlar aracılığıyla "İlah İnsan", "Tanrıça Kadın" ve "Tapılan Arzular" fikri devasa boyutlara ulaşmaktadır. Özellikle de cinsel açlığın her yerde körüklendiği, şarkıların ve filmlerin fıtratı silmek, zihinleri ve duyguları yeniden şekillendirmek için kullanıldığı toplumlarda bu durum daha belirgindir.
Bazı Batılı kadınlar ise dini öğrenmekten tamamen yüz çevirmişlerdir; Rablerinin emirlerini araştırmak onları ilgilendirmez, sadece kendileri, sorunları, hevaları ve arzuları için yaşarlar.
Bir kısım Batılı kadın ise seçicilik yoluna gitmiştir: Dinden ve tahrif edilmiş kitaplardan -dindarlık fıtratını tatmin etmek için- işine geleni alır, hoşuna gitmeyeni ise terk eder.
Bazı Batılı kadınlar ise yorumlama (tevil) yoluna başvurmuş; dini metinleri zahiri anlamlarından saptırarak, özellikle hoşlarına gitmeyen ve sapkın arzularına sınır koyan metinleri çarpıtmışlardır. Bu seçicilik ve çarpıtma ile birlikte, kendi dini metinleri zinayı ve sapkınlığı yasaklamasına rağmen, lezbiyen ve transseksüel kadınlara özel kiliseler ortaya çıkmıştır.
Farklı yelpazelerdeki bu kadınların ortak paydası "ilahlaşma"dır. Allah'a tam teslimiyet ve O'nun sıfatlarının mükemmelliğine iman ilkesi, bu Batılı kadınlar için söz konusu değildir. Bu parçalanmışlık ve savrulma, pusulanın kaybedilmesinden kaynaklanmaktadır; zira insanın ilahlaşması "hak ve batılın göreceliği" fikrini doğurur. Onlara göre mutlak hak ve batılı açıklayan, mükemmel sıfatlara sahip bir Rab yoktur; aksine insan merkezdir, hakemdir. Sonuçta insan sayısı kadar hak ve batıl ortaya çıkar ve mesele belirsiz bir göreceliliğe dönüşür.
Kadının ilahlaşmasıyla birlikte, sapkın kadınlar nezdinde çarpık arzular da kutsanmıştır. "Cinsel özgürlük" adı altında eşcinsellik ve zina kutsanmış, bunun sonucunda da -onların gözünde ilahlığı tamamlanmamış olan- ceninin kürtajla yok edilmesi meşrulaştırılmıştır. Bu nedenle Batılı feminist çağrıların; sapkınlık özgürlüğü, cinsiyet değiştirme, zina ve kürtaj ile tek bir paket halinde sunulduğunu görürsünüz.
Batılı kadın, insanın ve arzularının ilahlaştırıldığı bu "keler deliğine" girmiştir. "Batılı Kadının Özgürleşmesi" bölümünde gördüğümüz gibi, ya kendi isteğiyle girmiş ya da aldatılarak oraya sokulmuştur. Kaybolmasına neden olan tahrif edilmiş dini pusulası yerine; Rabbiyle, kendisiyle ve insanlarla ilişkisini düzenleyen korunmuş bir vahyi, sağlam bir pusulayı arayabilirdi. Ancak bunu yapmadı; sağlam pusulayı kaybetti, hevasına uydu ve bir sapkınlıktan diğerine sürüklendi.
Bu Batılı kadınların hikayesiydi, şimdi Müslümanlara gelelim. Bu serimiz sana hitap ediyor ey Müslüman kardeşim; gel Müslüman kadınların durumuna bakalım: "Onlar bir keler deliğine girseler, siz de onları takip edersiniz." Müslüman kadınlardan bazıları, Batılı kadını o ilahlaşma deliğine kadar takip edecektir. Kendilerine Müslüman diyen Müslüman kadınlar, buna rağmen ilahlaşma deliğine mi giriyorlar? Evet... Bu, galip devletlere olan bağımlılık halinin bir parçasıdır; düşüncede, duygularda, çıkış noktalarında, ölçülerde ve her şeyde onları taklit etmek ve girdikleri her keler deliğine girmektir.
Elbette Müslüman kadınların İslam'a karşı tutumu tek bir kalıba sığmaz:
Ey Müslüman kardeşim, sen bu yelpazenin neresindesin? Bu bölümde cevabı kendi başına belirlemene yardımcı olacağız. Bu sözler senin içindir, senin hakkında (başkasına) değildir. Bu bölümde hiçbir isim zikretmeyeceğim; ta ki nefisler kabarmasın ve taassup içinde fayda kaybolmasın. Rica ediyorum kardeşim -Allah seni şereflendirsin- lütfen sakince düşün, çünkü şu an kimse sana hüküm vermek için bakmıyor, kimse seni cevap vermen için kışkırtmıyor. Sen kendi nefsine onu arındırmak için bak: "Nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir" (Şems Suresi: 9). Lütfen bu fırsatı boşa harcama.
İslam'a mensup olup Batılı kadınları taklitleri gün gibi ortada olan çok uç örnekler vardır. "Müslüman Eşcinseller ve Transseksüeller Birliği" gibi isimlerle kurulan organizasyonlar görürsünüz. Bir de açıkça laik olanlar vardır; laiklik ise basitçe insanın ilahlaşmasıdır. Laik bir kadın "Din siyasetten ayrılmalı, din sadece ibadethanelere ve kişisel ritüellere hapsedilmeli" dediğinde ve dinin kapsayıcılığını reddettiğinde, aslında basitçe insanın Allah'ın emrine müdahale etme ve dine aşamayacağı sınırlar koyma hakkı olduğunu düşünmektedir. Bu, insanın ilahlaşmasının ve Allah'a karşı büyüklük taslamasının en açık tezahürüdür.
Ancak bizim sözümüz o keler deliğinin çok derinlerine girmiş olanlar hakkında değil; aksine kendisinde gizli bir ilahlaşma olan Müslüman kadınlar hakkındadır. Batılı akımlardan ve Müslüman ülkelerdeki laik davetlerden etkilenmişlerdir ama hala İslam'a bağlı kalmaya devam ederler. Bu tür ilahlaşmanın tehlikesi gizli olmasıdır; ancak Batılı kadınlarda gördüğümüz aynı sebepler ve aynı belirtilerle ortaya çıkar, sadece daha gizli ve daha az şiddetlidir. Bu Müslüman kadınlar, Batılıların daha önce yürüdüğü yolun başındadırlar ve mesele sadece zaman ve sapmaların birikmesi meselesidir. Müslüman bir kadın, bir gün gelebileceğini asla hayal etmediği bir noktaya varabilir. Eğer kendisi bu sonlara ulaşmazsa, bir sonraki nesil ulaşabilir.
Belki bahsettiğimiz Müslüman kadın asla Batılıları taklit etmeyi amaçlamıyor, hatta gördüğümüz tüm o modellerden iğreniyor ve onları aşağılıyor olabilir. Ancak büyüme potansiyeli olan benzerlik tohumları vardır: pusulanın kaybolması, ölçülerin (ölçtüğü cetvelin) sapması ve heva ve hevese uymak. Bunlar, Müslüman kadını farkında olmadan -Batılı kadınlar gibi- aynı sonuca ulaştırabilir.
Gel ey Müslüman kardeşim, farkında olmadan içinde bir ilahlaşma tohumu büyüyor mu diye kendi gözlerinle görmen için yardımlaşalım. Birçok Müslüman kadın bir çatışma yaşıyor. İslam'a ait olmayı seviyor, Allah'ı ve Resulü'nü genel bir sevgiyle seviyor; ancak Allah'ın ve Resulü'nü emrine mutlak teslimiyet konusunda tereddütlü ve Allah'ın ona adaletle davranıp davranmadığından emin değil. İslam'ı açıkça terk etmek istemiyor; çünkü bu onu psikolojik güven çemberinden çıkarır. Bu yüzden farkında olmadan uyguladığı çözüm, merkezine kendisini ve arzularını koymaktır. Elbette o buna "arzular" demez, "akılcılık" der. Ancak İslam'ın şeriatını bu kendi akılcılığına göre yargıladığının farkında değildir. Bir gün olsun bu "akılcılığının" kendisini yargılamayı düşünmemiştir. Şeyleri ölçtüğü cetvelin doğru bir cetvel mi olduğunu, yoksa arzuların, başkalarının hatalarına verilen tepkilerin, kalıplaşmış yargıların, medyanın, filmlerin, dışarıdan planlanmış okul eğitiminin ve daha önce bahsettiğimiz projelerin bir ürünü mü olduğunu düşünmemiştir. Merkezine kendisini koyduğunun ve sonra ilahlaşan kendisi ile gerçek İlah olan Rabbi uzlaştırmaya çalıştığının farkında değildir.
Gel bu ilahlaşmanın biçimlerine bakalım ve onlarla birlikte şu hadisi görelim: "Onlar bir keler deliğine girseler, siz de girersiniz" (Sahih-i Buhari). Bu ilahlaşma biçimlerini dört kelimeyle özetleyebiliriz: Yüz çevirme, itiraz etme, seçicilik ve (keyfi) yorumlama.
Birinci biçim: En baştan yaratıcınızın emrini öğrenmekten yüz çevirmektir. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: (Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım) [Zariyat: 56]. İbadet, kapsamlı anlamıyla hayatın tüm detaylarında Allah'a boyun eğmektir. Bir kadın namaz kılıyor olabilir, dinden sadece ruhsal ihtiyaçlarını doyuracak kadarını alıyor olabilir. Ancak Allah'ın emrine tam bir teslimiyet söz konusu olduğunda, O'na boyun eğmek için Allah'ın emrini öğrenmeyi -en başından- istemez. Merkezde kendisi ve arzuları vardır. Eğer Allah'ın emrini öğrenirse, bu onun arzularıyla çelişebilir; bu yüzden en baştan öğrenmekten kaçınır.
Peki, dinine karşı kusurlu olmadığına dair kendisini nasıl ikna eder? Kendi üzerinde psikolojik bir hileye başvurarak "nefret ettiğini" söyler. Neyden nefret ediyor?! Kadın hakları konusunda katı olan hocalardan, "eril" fıkıhtan. Zamanını ve çabasını onları eleştirmeye ve onlarla girdiği savaşa harcar; böylece itaat etmek için Allah'ın emrini arama çabası kaybolup gider. Hayatını ve huzurunu etkileyen hükümler vardır ve bazı fetva verenlerin bazı konularda aşırıya kaçtığı onun zihninde yer etmiştir. Şöyle der: "Belki bu hükümler de sadece katı hocaların dini metinleri yanlış anlaması veya hatalı yorumlamasıdır. Belki başörtüsü farz değildir, belki flört haram değildir." Takip etmek için gerçek orta yolu aramaz. Aksine onu şöyle derken bulursunuz: "Ben alim değilim, din uzmanı da değilim ama dinin bu kişilerin söylediği gibi olması imkansız. Cevabını bilmediğim sorular soruyorum ama İslam'ın bu şekilde olması akıl karı değil. Rabbim bana düşüneyim diye akıl verdi, bu insanların sözleri ikna edici değil." Bu arada, ben burada bazı Müslüman kadınların söylediği sözleri aktarıyorum, kendimden uydurmuyorum. Konuyu kişiselleştirmemek için anlam olarak ifade ediyorum.
Peki, ey Müslüman kadın, bundan sonrası nedir? Eril fıkıh eleştirisinden, katıların katılığı ve bağnazların kapalılığından sonra ne var? Senin görüşüne göre fıkıhları baskın olan, etkili olan ve Müslümanların zihinlerini bozan o kişilerden sonra? Zamanını seni hayal dünyasında yaşatan Hollywood filmleri izleyerek geçirmek akıl karı mı?! Üstelik tüm psikolojik ve ahlaki zararlarına rağmen takipçilerine bunları izlemeyi tavsiye ediyorsun. Batılı kadınların duruşlarını orta yol ve açıklık adına yüceltiyorsun. Süslenmiş halde fotoğraflarını paylaşıyor, doğuya batıya gidiyor ve tek başına ziyaret ettiğin ülke sayısıyla övünüyorsun. Eğer biri seni eleştirip bunun haram olduğunu söyleyerek nasihat ederse tepki gösteriyor, belki de onu katı, bağnaz, dar görüşlü ve örümcek kafalı biri olarak görüp alay ediyorsun. Tekrar ediyorum: Bunlar bu Müslüman kadınlardan gördüğümüz uygulamalardır.
Peki, tüm bunlara harcadığın vaktin bir kısmında, gerçek İslam'ın ne olduğunu öğrenmek -ve sonra bize de öğretmek- için Rabbinin emrini bizzat kendin öğrenemez miydin? Doğru fıkıh nedir? Ne eril, ne katı, ne de bağnaz olan... Her zaman demiyor musun: "Rabbim bana düşüneyim diye akıl verdi, sizin sözleriniz ikna edici değil" diye? Bu akılla öğrenip "eril" fıkıhtaki tortuları temizleyemez misin? Doğrudan Rabbinin kelamına dönüp bize İslam'ın hakikatini ve Rabbinin gerçek sözünün ne olduğunu söyleyemez misin? Yoksa aklın sadece eleştirmeye mi yetiyor, inşa etmeye değil mi?! Eğer "hocaların" dini kötü temsil ettiğine inanıyorsan, dine karşı bir gayretin yok mu ki onu en güzel şekilde öğrenip temsil edesin? Birisi sana: "Bu yaptığın haramdır, delili de şudur şudur..." dediğinde; bilimsel cevap, delile delille karşılık vermek midir? Yoksa "Siz eril ve katısınız" ifadesi her şeye verilen bir cevap mıdır?
İşte bu, dinini açıkça terk etmeyen ancak kendi hevası ile yaratıcısının ilahlığı arasında bir uyum yakalamaya çalışan "kendini ilahlaştıran" kadının başvurduğu ilk yöntemdir. Hevaya uymak ve heva ile çelişen dini öğrenmekten, onu kötü temsil edenlerden nefret etme bahanesiyle yüz çevirmektir.
İkinci görünüm, Allah'ın emrine itiraz etmektir. Örneğin bir Müslüman kadın: "Neden erkeğin dört kadınla evlenmesi caiz de kadının dört erkekle evlenmesi caiz değil?" dediğinde; eğer hikmeti teslimiyetle sorup üzerinde düşünmek istiyorsa bu tamamen farklı bir meseledir. Ancak sorun, hükmü kabul edip teslim olmak için hikmeti bilmeyi şart koştuğunda başlar. Sen bu durumda Allah'ın emrine mi boyun eğiyorsun? Yoksa Allah'ın emrini kendi ölçüne göre mi yargılıyorsun ve bu ölçünün kutsal olduğunu mu varsayıyorsun? Allah'ın emirlerinin kadın ve erkek arasında mutlak eşitliği sağlaması gerektiğini varsaydın. Eğer sana Allah'ın emirlerinin mutlak eşitliği sağlamasının şart olmadığını, aksine hak ve adaleti sağladığını, iki cinsiyet arasındaki mutlak eşitliğin bazı konularda batıl ve zulüm olacağını söylersek; bundan sonra "İkna olmadım, mantıklı değil" diyorsan durum şudur:
Ya bunun Allah'ın emri olduğunu kabul ediyorsun ama ona itiraz ediyorsun. Bunun bir ilahlık taslama olduğunu görmüyor musun? (Ey iman edenler! Allah'ın ve Resulünün önüne geçmeyin. Allah'tan korkun. Şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir) [Hucurat: 1]. Sen kendi mutlak eşitlik kriterini Allah'ın emrinin önüne geçiriyorsun ve hatalı kriterini, hevanı "akılcılık" olarak adlandırıyorsun. Oysa inandığın Allah bunu cahiliye olarak adlandırmıştır: (Onlar hâlâ cahiliye hükmünü mü arıyorlar? Kesin bilgiyle inanan bir topluluk için hükmü Allah'tan daha güzel olan kimdir?) [Maide: 50].
Veya diyorsun ki: "Bu Allah'ın emri değildir, böyle bir şey söyleyen bir dinin Allah'ın dini olması imkansızdır." Neden? "İkna edici değil." Peki, neden kendi ölçülerinin doğru olduğunu varsaydın? Neden onların batıl ve heva olabileceğinden, yanlış bir cetvelle ölçtüğünden şüphe etmedin? Neden kendi hükümlerinin kutsal olduğunu varsaydın? Bu da bir ilahlık taslama değil midir?
İlahlık taslamanın üçüncü görünümü: Allah'ın emrini arzulara göre yorumlamaktır; öyle ki vahiy, hiçbir belirgin özelliği olmayan, keyfe göre şekil alabilen akışkan bir yapıya bürünür. O kadın hevasını terk etmek istemez, aynı zamanda bir günah işlediğini de itiraf etmek istemez. Oysa Allah'a itiraf etse ve O'na kulluk makamını gözetse, şu ayette kendine bir yer bulabilirdi: (Diğerleri ise günahlarını itiraf ettiler, iyi bir amelle kötü bir ameli birbirine karıştırdılar. Umulur ki Allah onların tövbelerini kabul eder) [Tevbe: 102]. Ancak o itiraf etmez, aksine hevasına uymasının bir hata olmadığı konusunda kendisini rahatlatacak birini arar.
Adnan İbrahim, Muhammed Şahrur veya Ali Mansur el-Keyyali ve benzerlerinin sözleri hoşuna gittiğinde kendine sor; onlar ki kelimeleri yerlerinden kaydırıyor ve "İslam'a çağdaş bir bakış", "İslam'ın yeni bir okuması" adı altında icmaları yıkıyorlar. Kendi içine bak: Gerçekte ne oldu? Onların ve başkalarının sözlerine, hakikati arayan ve ona -ne olursa olsun- Allah rızası için boyun eğen bir ruh haliyle mi yaklaştın? Yoksa bazı hükümlerden nefret eden bir ruh haliyle mi? Önceden kabul ettiğin yargıların ve terk etmekte zorlandığın arzuların var ve seni hatalı olmadığına ikna edecek, tüm bunlara şer'i bir kılıf uyduracak birini arıyorsun.
Tekrar ediyorum, bunların hiçbiri varsayım değildir; aksine bazı feministlerin Şahrur için rahmet dileme dalgasında ortaya çıkmıştır. Sorunun sadece bir feminizm sorunu olmadığı, aksine dini hükümlere karşı bir reddediş olduğu ve Şahrur gibi isimlerde "Kur'an anlayışını yenileyen alim" adı altında bir nefes borusu buldukları açıkça görülmüştür.
Kendini ilahlaştırmanın dördüncü tezahürü seçiciliktir. Bu, bir kadının vahiydin sadece hoşuna giden kısımları almasıdır. Örneğin, kadını öven veya ona haklarını veren ayetleri duyduğunda huşu içinde boyun eğer; ancak kendi heva ve arzusuna aykırı bir şey duyduğunda yüz çevirir, itiraz eder veya Allah'ın emirlerini zahiri anlamından saptıracak yorumlar arar. Allah Teala'nın bu davranışı nasıl tanımladığını biliyor musunuz? Şöyle buyurmuştur: "Aralarında hüküm vermesi için Allah'a ve Resulü'ne çağrıldıkları vakit, bakarsın ki onlardan bir grup hemen yüz çevirirler. Eğer hak kendi lehlerine ise, ona boyun eğerek gelirler." (Nur Suresi, 48-49).
Bu durumun teşhisi nedir? Psikolojik motivasyonları nelerdir? Ayetler şöyle devam ediyor: "Kalplerinde bir hastalık mı var? Yoksa şüpheye mi düştüler? Yahut Allah'ın ve Resulü'nün kendilerine haksızlık yapacağından mı korkuyorlar? Hayır, asıl zalimler kendileridir." (Nur Suresi, 50). Kalp hastalığı; kalbin, ibadet derecesine varacak kadar arzu ve heveslerle dolması, Allah'ın adaletinden ve hikmetinden şüphe duyulması ve Allah'ın kendilerine haksızlık ettiği hissine kapılmaktır. Ayetler devam eder: "Aralarında hüküm vermesi için Allah'a ve Resulü'ne çağrıldıkları zaman, müminlerin sözü ancak 'İşittik ve itaat ettik' demeleridir. İşte asıl kurtuluşa erenler bunlardır." (Nur Suresi, 51).
Bu arada, bu ayetin iniş sebebi şudur: Peygamber (Allah'ın selamı ve bereketi onun üzerine olsun), evlenilmesi pek rağbet görmeyen bir genç olan Culeybib'i, Ensar'dan bir kızı istemesi için gönderir. Kızın anne ve babası tereddüt edince, kız onlara şöyle der: "Siz Allah Resulü'nün emrini mi geri çeviriyorsunuz? Beni Allah Resulü'ne teslim edin, o beni asla zayi etmez." Bunu, Allah Resulü'nün (Allah'ın selamı ve bereketi onun üzerine olsun) emrine duyduğu sevgi, saygı, tazim, güven ve hürmetle söylemiştir. Sonuçta Peygamber onu Culeybib ile evlendirmiş ve sonu hayırlı olmuştur.
Müslüman kadınlar arasında yaygın olan "seçiciliğin" en önemli biçimlerinden biri de "Hümanizm" dinine uymaktır. Fikirleri, ilkeleri, kişileri ve durumları; merhamet ve başkalarına iyilik gibi "insani" kriterlere göre değerlendirmektir. Bir insanı değerlendirirken, sadece insanlarla olan ilişkisine bakarlar. O kişinin kafir mi yoksa Müslüman mı olduğu onları ilgilendirmez. Aksine, birini yücelttiklerinde birisi çıkıp o kişinin ateist veya müşrik olduğu meselesini açarsa, öfkelenir, alay eder ve küçümserler. Çünkü Allah'ın hakkı onlar için çok hafiftir, ancak insanın hakkı yüceltilmiştir. Bu, insanı ilahlaştırmanın en açık belirtilerinden biridir ve buna rağmen kendilerini bunun İslam ile çelişmediğine ikna ederler. Merhamet ve iyilikle ilgili, kendi görüşlerine göre daha "insani" buldukları metinleri seçer, şirk ve imanla ilgili metinlerden ise tamamen yüz çevirirler.
Bu ilahlaştırma biçimlerinin Batılı kadınların yaşadıklarıyla ne kadar benzer olduğunu fark ettiniz mi? Yüz çevirme, itiraz etme, yanlış yorumlama ve seçicilik. Tüm bunlardaki ortak noktanın pusulayı kaybetmek ve heva/arzulara uymak olduğunu fark ettiniz mi? Bir Müslüman kadın dinini öğrenmekten yüz çevirip sadece kendi gözünde "aşırıcı" gördüğü kişileri eleştirmekle yetindiğinde; dinin hükümlerinden birine itiraz ettiğinde; Allah'ın emrini hevasına uygun şekilde saptırarak yorumlayanların peşinden gittiğinde; dinden sadece işine geleni seçtiğinde... Tüm bunlardaki ortak nokta, vahiy ipini elinden bırakması ve pusulasız bir şekilde kendi arzularının peşinden gitmesidir. Oysa Allah'ın şu sözünü duymuştur: "Ey iman edenler! Hepiniz topluca barışa (İslam'a) girin ve şeytanın adımlarına uymayın." (Bakara Suresi, 208). Yani, İslam'a tüm detayları ve hükümleriyle girin; sizi, sizden önceki kitap ehlini soktuğu gibi o karanlık deliklere sokacak ve asla yapmayacağınızı düşündüğünüz şeyleri yaptıracak olan şeytanın adımlarını takip etmeyin.
Ancak soru şu ey Müslüman kadın: Eğer Batılı kadın pusulasını kaybettiyse, sen neden kaybediyorsun? Senin dinin onunkisi gibi değil ve sen ondan daha hayırlısın. Eğer onun dini, Tanrı'yı sanki insanı cahil bırakmaya hevesliymiş gibi gösteriyorsa, senin dinin noksanlıklardan münezzeh ve yüce olan Rabbin hakkında şöyle buyurur: "Ve Allah, Adem'e bütün isimleri öğretti" [Bakara: 31]. Eğer onun dini, Tanrı'yı eksik ve aciz gösteriyorsa, senin dinin Allah'ı kemal, celal, kudret ve azamet sıfatlarıyla; yaratılmışlardan tamamen farklı ve eşsiz olarak niteler. Eğer onun dini, Tanrı'yı kadından intikam alan, onu hamilelik ve doğumla cezalandıran biri olarak gösteriyorsa, senin dinin bunu senin için bir ecir ve makam yükselişi kılar; öyle ki çocuklarının senin ayaklarının dibinde sana hizmet etmesini zorunlu kılar.
Eğer bu tahrifatlara inanan Batılı kadın saptıysa ve bu tahrifatları inkâr edip ateizme geçen de yine saptıysa, sen neden sapasın? Geçen bölümde bahsettiğimiz, senin dinini ve Allah'ın sana lütfettiği korunmuş vahiy pusulasını gördüklerinde İslam'a giren Batılı kadınları görmedin mi?
Ey Müslüman kadın, kendi nefsini bir yokla; sen başkalarının girdiği deliklere girmeyecek kadar bağımsız bir kişiliğe sahip bir mümin misin? Rabbinin şu sözüne sevgiyle, teslimiyetle ve onurla boyun eğip icabet ediyor musun: "Allah ve Resulü bir işe hükmettiği zaman, mümin bir erkek ve mümin bir kadın için kendi işlerinde bir seçim hakkı yoktur. Kim Allah'a ve Resulü'ne isyan ederse, şüphesiz apaçık bir sapıklığa düşmüştür" [Ahzab: 36]. Yoksa merkezde artık senin nefsin ve arzuların mı var? Her türlü otoriteyi reddetme anlayışın, Allah Teala'nın otoritesini reddetmeye kadar mı uzandı? Her şeyde Allah'a boyun eğme ilkesine sahip misin? "De ki: Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm alemlerin Rabbi olan Allah içindir" [En'am: 162]. Sende bu boyun eğme var mı? Bir hata yaptığında kusurunu itiraf ediyor musun? Yoksa sadece -kendini tanrılaştıran insanın ihtiyaçları dahilinde- sana psikolojik istikrar ve tatmin duygusu verecek kadar dinden bir şeyler uygulamakla mı yetiniyorsun? Ve kendi nefsini İslam'ı sevdiğine, ama aslında kendi heva ve heveslerine göre kırpılmış ve dikilmiş bir İslam'a inandığına mı ikna ediyorsun?
Elbette kardeşlerim, "kendini tanrılaştıran Müslüman kadın" dediğimizde bu kendi içinde çelişkili bir ifadedir. Çünkü İslam, kendini tanrılaştırmanın tam zıddıdır. İslam, emri Allah'a teslim etmek, O'na boyun eğmek ve O'na karşı kulluk makamını gözetmektir. "Hevasını tanrılaştıran Müslüman kadın" dediğimizde bu çelişkili bir ifadedir; çünkü İslam, hevaya muhalefet etmektir: "Kim Rabbinin makamından korkar ve nefsini kötü arzulardan men ederse, şüphesiz cennet onun yegane barınağıdır" [Naziat: 40-41].
Sonuç olarak: Ey Müslüman kadın, bu kendini tanrılaştırma sana ne kazandıracak? Sana mutluluk mu getirecek? İzzet mi verecek? Üzerindeki bir zulmü mü kaldıracak? Kendini tanrılaştırma deliğine senden önce giren Batılı kadına bakarak geleceği okuyabilirsin. Kendini tanrılaştıran Batılı kadının akıbeti ne oldu? Gerçekten ilahi bir izzet elde edebildi mi? "Batılı Kadının Özgürleşmesi" bölümünde cevabı gördük; bu tanrılaşma çabası ona yorgunluk, zillet ve aşağılanmadan başka bir şey katmadı. Bu, Allah Teala'nın şu sözünün bir tecellisidir: "Kim benim zikrimden yüz çevirirse, şüphesiz onun için dar bir geçim vardır" [Taha: 124]. İster erkek olsun ister kadın, kim Allah'a kulluktan yüz çevirir ve hevasını tanrılaştırırsa, akıbeti zillettir. Nitekim Allah Teala şöyle buyurur: "Görmedin mi ki göklerde olanlar, yerde olanlar, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanların birçoğu Allah'a secde etmektedir? Birçoğu üzerine de azap hak olmuştur. Allah kimi alçaltırsa, artık ona ikram edecek hiç kimse yoktur. Şüphesiz Allah dilediğini yapar" [Hac: 18]. Kendini tanrılaştıran ve Allah'a gerçek kulluktan kibirlenerek kaçınan Batılı kadın, gördüğümüz gibi insanların kölesi olmakla sonuçlandı.
Değerli beyler ve hanımlar, bu bölüm kadının Rabbiyle, kendisiyle ve çevresindeki insanlarla ilişkisini düzenlemeyi amaçlayan kadın serisinin bir parçasıdır. Bugünkü bölümümüzün özeti şudur: Vahiy pusulasından vazgeçme, O'nun ipine olan tutuşunu gevşetme ve sorunlarının çözümünü O'nun dışında arama. İzzeti, Aziz ve Hakim olan Allah'a kulluk makamına bağlılıkta ara: "Kim izzet istiyorsa, bilsin ki izzet tamamıyla Allah'ındır" [Fatır: 10]. Sana "zilleti kabullen" diyene kulak asma; aynı zamanda sana izzetin İslam'ın dışında olduğunu hayal ettirene de inanma. Dininle ve sadece dininle izzetli ve onurlu bir şekilde yaşayabilirsin.
Ancak tüm bunlardan sonra içinde bazı şer'i hükümlere karşı bir soğukluk veya onların adaletine dair bir şüphe olabilir. Nefsin seninle çekişiyor olabilir; kulluk makamında olduğunu idrak ediyor, Allah'ın adaletine ve hikmetine genel olarak inanıyor olabilirsin ama hala nefsinin bazı hükümlere karşı bir sıkıntısı olabilir. Gelecek bölümde Allah'ın izniyle kalplerimizi bu sıkıntıdan temizlemek için birlikte çaba göstereceğiz.
Son olarak ey Müslüman kadın, hepimiz hatırlayalım ki Allah, doğru pusulayı O'ndan istememiz için bize rehberlik etti; ta ki hidayet üzere yürüyelim, kaybolanlarla birlikte kaybolmayalım ve onları keler deliğine kadar takip etmeyelim. Bu yüzden her gün namazımızda şöyle okuyoruz: "Bizi doğru yola ilet; kendilerine nimet verdiklerinin yoluna, gazaba uğrayanların ve sapanların yoluna değil" [Fatiha: 6-7].
Allah'ın selamı ve rahmeti üzerinize olsun.