Kanala abone olun. Siz bir kulsunuz, işinizi her şeyi hikmetle yapan, her şeyden haberdar olan ve her şeyi bilen Allah'a bırakın. O, belanın süresini, şiddetini, zamanlamasını ve türünü en iyi bilendir. O, dilediğini seçer ve seçiminde mutlak hikmet sahibidir.
Bu manayı anlamak için dikkati Ahzab Suresi'ndeki bir ayete çekmek istiyorum. Gelin 22. ayet üzerinde düşünelim: "Müminler düşman birliklerini (Ahzab'ı) gördüklerinde: 'İşte bu, Allah ve Resulü'nün bize vaat ettiğidir. Allah ve Resulü doğru söylemiştir' dediler. Bu onların ancak imanlarını ve teslimiyetlerini artırdı."
Bu ayette, müminlerin düşman ordusunu gördüklerinde sabır ve yakin (kesin inanç) içinde olduklarını hissedersiniz. Ancak birkaç ayet geriye, 10. ayete gidin; Allah şöyle buyurur: "Hani onlar size hem üstünüzden hem alt tarafınızdan gelmişlerdi; hani gözler kaymış, yürekler ağızlara gelmişti ve siz Allah hakkında çeşit çeşit zanlarda bulunuyordunuz."
İşte orada müminler imtihan edilmiş ve şiddetli bir sarsıntı ile sarsılmışlardı. Demek ki burada müminlerde bir korku, sarsılma ve Allah'ın vaadi hakkında şüpheye düşme durumu var. Okuyucu bu iki ayet arasında bir çelişki olduğunu düşünebilir mi? Bir çelişki olduğu sanılabilir, ancak Allah'ın kitabında asla çelişki yoktur.
Peki, aynı mümin topluluğu hakkında olan bu iki ayeti nasıl uzlaştırabiliriz? Allah en iyisini bilir ama şöyle birleştirilebilir: Müminler düşman birliklerini ilk gördüklerinde sebat ettiler ve sabrettiler. Allah onları imanları sayesinde kurtardı ve dinlerini koruyan sözler söyletti. Sabır, ilk şok anında gösterilendir ve onlardan beklenen de orduyu gördüklerinde sabretmeleriydi.
Ancak görünen o ki -Allah en iyisini bilir- müminler zaferin çok daha hızlı geleceğini sandılar. Bir rüzgar çıkacak, yer yarılacak ve müşrikleri yutacak ya da Allah katından melekler gelip savaşı hemen bitirecek sanıyorlardı. Fakat bela uzadı ve şiddetlendi; kuşatma bir ay sürdü. Bu bir ay boyunca açlık, soğuk ve korku vardı.
Müşrikler, hendekteki zayıf noktalardan Müslümanlara saldırmaya çalışıyordu. Müslümanlar, Beni Kurayza Yahudilerinin ahdi bozup müşriklerle ittifak kurduğunu öğrendiğinde işler doruk noktasına ulaştı. Artık her an Yahudiler kapılarını açabilir, müşrikler Medine'ye sızabilir ve orada katliam, işkence ve namus ihlalleriyle yıkım yaratabilirdi.
İşte o anda müminler çeşitli zanlara kapıldılar: Allah'ın vaadi nerede? Allah bize zafer vaat etmemiş miydi? Bize güç ve iktidar vaat etmemiş miydi? Korktular ve yürekler ağızlara geldi. Tam o anda Allah müminleri kurtardı, rüzgarı gönderdi; rüzgar müşriklerin çadırlarını söktü, kazanlarını devirdi, topluluklarını dağıttı ve onlar yenilmiş olarak geri çekildiler. Allah'ın yüceliğine bakın, şu zamanlamanın uygunluğuna bakın!
Şimdi hayal edelim; münafıklar o sırada şöyle diyordu: "Muhammed bize Kisra ve Kayser'in hazinelerini vaat ediyor, oysa bizden biri korkudan tuvalete bile gidemiyor." Allah korusun, eğer zafer biraz daha gecikseydi, müminlerin kalplerine şüphe iyice yerleşebilir ve geçmişlerini yıkan, sevaplarını götüren, imanlarını tehdit eden sözler sarf edebilirlerdi.
Fakat Allah, hikmeti ve rahmetiyle onların dinini korudu. Zaferi o sınırı aşacak kadar geciktirmedi, çünkü Allah mümini imanı nispetinde imtihan eder.
Peki, diğer soru şu: Zafer neden daha önce gelmedi? Savaş neden hemen bitmedi ve rüzgar kuşatmanın ertesi günü gelmedi? Neden ilk hafta veya ikinci hafta değil de kuşatma tam bir ay sürdü? Bunda Allah'ın hikmetleri vardır. Allah en iyisini bilir ama bir hikmeti şudur: Allah, müminlerin karakteri sağlamlaşsın diye belanın süresini uzatmak istedi. Bela ne kadar şiddetlenirse, onların direnci o kadar artar ve imanları o kadar güçlenir.
Ayrıca çok önemli bir nokta daha var: Zafer, müminlerin tam bir güven, sebat ve müjde içinde oldukları en üst noktada gelseydi ne olurdu? O zaman kendilerini beğenmelerinden, gurura kapılmalarından korkulurdu. Eğer zafer, o korku ve şüphe aşaması gelmeden önce gelseydi, müminler gelecekte çocuklarına şöyle diyebilirlerdi: "Evlatlarım, müşrik ordusu geldi ama biz sabrettik, biz direndik, biz dik durduk."
Allah, onların bu "zanlara kapılma" aşamasından geçmelerini istedi ki nefisleri Allah katında kırılsın ve Rablerinden utansınlar. Kendi içlerinde şöyle desinler: "Ya Rabbi bizi affet, bir zamanlar Senin hakkında şüpheye düştük ama Sen Rahim ve Hakimsin, vaadini yerine getirdin, bizi bağışla."
Bu tecrübeden ve imtihandan, nefisleri Allah'a boyun eğmiş, alçalmış ve kırılmış olarak çıkarlar. Böylece başarıyı kendilerine değil, onları en kritik anda kurtaran Allah'a mal ederler.
Sonuç olarak zafer, müminlerin imanını tehlikeye atacak sözler söyleyeceği kadar gecikmedi; ama belanın şiddetlenip nefislerin Allah'a boyun eğeceği ve Allah'tan başka kimselerinin olmadığını anlayacağı aşamadan önce de gelmedi. Allah'ın belanın zamanlaması ve süresindeki hikmetine bakın.
Bunu esaret tecrübesinde de gördüm. Uzun süre imtihan edilen, sabreden ve dik duran insanlar vardı. Bir aşamada, serbest bırakılacaklarına dair asılsız vaatler gelip de umutlandıklarında ve sonra bunların boş olduğu anlaşıldığında, nefisleri kırıldı, içlerine şüpheler düştü. İşte tam o anda Allah onları çekip çıkardı ve imanları zayi olmasın diye onlara bir çıkış yolu verdi.
Mümin kullarının amelini zayi etmeyen, aynı zamanda onları terbiye eden ve eğiten, her şeyden haberdar olan hikmet sahibi Allah, her türlü noksanlıktan uzaktır.
Allah'ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.