Allah'ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.
Burada sözümüz, yönetim sisteminin veya başkanın, şeriata bağlılığına bakılmaksızın sadece halkın seçimiyle meşru hale geldiğini düşünen ve ardından insanları bu yöneticiye boyun eğdirmek için İslami şeriat metinlerini kullananlaradır. Onlara diyoruz ki: Konumunuzu belirleyin, sizin yanınızda meşruiyetin kaynağı nedir?
Kaynak, "Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Peygamber’e itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine de itaat edin" diyen Allah'ın kitabı mıdır? Eğer öyleyse, Allah'ın kitabı aynı zamanda şöyle buyurmaktadır: "Sonra seni din işinde bir şeriat üzere kıldık; ona uy, bilmeyenlerin arzularına uyma." Eğer hüküm Allah ve Resulü'ne götürülecekse, bu bütüncül ve samimi bir başvuru olmalıdır. Aksi takdirde, Yüce Allah'ın şu ayetinin muhatabı olursunuz: "Aralarında hüküm vermesi için Allah’a ve Resulü’ne çağrıldıkları vakit, içlerinden bir grup hemen yüz çevirir. Eğer hak kendi lehlerine ise, boyun eğerek ona gelirler."
Yoksa sizin yanınızda meşruiyetin kaynağı, neyle hükmettiğine bakılmaksızın halkın bu başkanı seçmesi midir? Eğer sizin katınızda durum böyleyse, Allah'ın şeriatıyla hükmetme emrine itaat etmeyen birinin, insanları Allah adına kendi hükmüne boyun eğdirmeye hakkı yoktur. Çünkü Allah'ın şeriatı, yönetilen için olduğu kadar yöneten için de bağlayıcı bir sözleşmedir.
Bir Ezherli, Allah'ın egemenliği dini ile halkın egemenliği dinini birbirine karıştıran bir fetva yayınladı. Fetvasında, halkın özgür seçimler ve doğrudan biat yoluyla seçtiği gerekçesiyle falan başkana karşı çıkılmaması konusunda uyarıda bulunuyor. Sonra bu Ezherli, onlara nasıl davranılacağı ve üzerlerine "yol kesme ve terör" (hirabe) cezasının nasıl uygulanacağı konusunda şer'i metinleri kullanıyor!
Bu, şeriatı referans almakla halkı referans almak arasında gidip gelen garip bir çelişki, karmaşa ve tutarsızlıktır. Meşruiyet ya Allah'ın şeriatından alınır ki bu durumda başkan şeriatı uygulamakla, halk da Allah ve Resulü'nün sözü gereği ona itaat etmekle yükümlüdür. Ya da meşruiyet sadece halkın seçiminden kaynaklanır ki bu durumda "Allah buyurdu, Resulü buyurdu" ifadelerine başvurmayın. Kendinizle tutarlı olun ve "Demokrasi dini diyor ki" veya "Jean-Jacques Rousseau diyor ki" deyin.
Ayrıca, eğer meşruiyet sadece halkın başkanı seçmesinden kaynaklanıyorsa, halk laik bir başkanı seçtiğinde onun da meşru bir başkan olması gerekir. Bu fetvanın mantığına göre, o laik başkanın da kendisine karşı çıkanlara "özgürlük ve demokrasiye ihanet ettikleri" gerekçesiyle en ağır cezaları uygulama hakkı doğar. Bu tür fetvalar, son derece bozuk sonuçlara yol açar.
Halk egemenliği kavramının yaygınlaşmasının uğursuz etkilerinden ikincisi, bazı insanların bir eylemi, ilahi meşruiyete sahip olsa bile, halk meşruiyetine sahip yöneticinin emrine aykırı olduğu için "hatalı" olarak nitelendirmesidir. Bu yüzden, Mısır sınırlarından Yahudilerle savaşılmasına veya gaz hatlarının patlatılmasına, "halk meşruiyetine sahip başkanın politikalarına aykırı olduğu" gerekçesiyle karşı çıkanları duyar olduk.
Tekrar soruyoruz: Eleştirinizin yönü, bu kişinin itaat edilmesi gereken meşru bir yönetici olması mıdır? Peki, onun Yahudilerle savaşılmasını yasaklaması şer'i metinlere mi dayanıyor? Öyleyse bu metinleri bize göstersin. Eğer gösterirse, insanları boyun eğdirmek için kullandığı o şeriata kendisi bağlı mıdır? Yoksa şer'i deliller sizin diliniz değil de, halkın meşruiyet verdiği kişinin, Allah'ın meşru kıldığı eylemleri yapanları cezalandırma hakkı olduğunu mu düşünüyorsunuz?
Bireyleri ve eylemleri yargıladığınız bu "halk meşruiyeti" denilen melez ve çarpık kavramın tanımını bize yapın. Demek ki bu kişiler nezdinde şeriat, eylemleri ve kişileri yargılamada artık tek kriter değildir. Onların cihadının hata olduğunu mu kastediyorsunuz? Hiç tereddüt etmeden "Evet, hatadır" diyecek ve size sebepler sunacaktır. Demek ki eylemleri doğru veya yanlış olarak nitelemek için şeriat dışında başka bir kriter oluşmuştur ve bu son derece tehlikeli bir durumdur.
Halk egemenliği kavramının üçüncü etkisi: Laikliğin İslami bir kisve altında pazarlanmasıdır. Laiklik nedir? Kişisel hayatında Allah'a dilediğin gibi ibadet etmen, ancak genel politikalarda halkın çoğunluğu tarafından hazırlanan kanunlara uyman, İslam'ın otoritesinden ve insanların Rablerine boyun eğdirilmesinden bahsetmemendir.
Laikliğin karanlık savunucuları, bu ilkeyi pazarlamak için on yıllarca uğraştılar. O zamanlar dışlanmış durumdaydılar, konuşmalarındaki üsluptan ve aykırı duruşlarından tanınırlardı; halkın nefret ettiği rejimlerin kuyruklarıydılar. Ancak şimdi bu laik ilkeler, İslami bir örtüyle Müslümanların evlerine sızıyor; şer'i metinlerle halk egemenliğini birbirine karıştıran melez terimlerle onlara İslami bir cila veriliyor.
Halk egemenliği kavramının dördüncü etkisi: Dostluk ve düşmanlık akidesinin silinmesi ve şeriatın ayırdığı konularda bile Müslüman ile kafirin "vatandaşlık" temelinde eşitlenmesidir. Hatta aralarında değer ve öz bakımından bir eşitlik kurulmasıdır. Alim ve takva sahibi bir Müslüman ile bir Hristiyan, ateist bir komünist veya bir eşcinsel; bunların hepsi halkın fertleridir ve her birinin sayısal çoğunluğa göre dağıtılan egemenlikten bir payı vardır. Yani her birinin "ilahlıktan" bir payı varmış gibi kabul edilir.
Geçen bölümde, bahsettikleri bu egemenliğin "Rububiyet" (Rablik) özelliklerinden olduğunu açıklamıştık. Artık bu "küçük ilah" hakkında kafir, sapkın veya fasık demek hoş karşılanmaz hale geldi. Çünkü o ve grubu bir gün çoğunluğu, dolayısıyla halk meşruiyetini elde edebilir; böylece onun küfrü ve sapkınlığı, ona uyanın ödüllendirildiği, karşı çıkanın cezalandırıldığı bir kanun haline gelir. Mesele sayısal ve göreceli bir hal alır; artık ne mutlak hak ne de mutlak batıl kalır.
Beşinci etki: Kendini İslam'a nispet eden birinin, Batı ülkelerinde uygulanan ve okul ile üniversitelerde başörtüsünü yasaklayan kanunları savunduğunu görürsünüz. Gerekçesi ise bu kanunların çoğunluk tarafından hazırlandığı ve halk meşruiyeti kazandığıdır; onlara göre bu meşruiyet, her türlü hükme yasallık kazandırır.
Halk egemenliğinin altıncı etkisi: İslam'ın "talep cihadı" (davet amaçlı cihad) gibi hükümlerinin iptal edilmesidir. İslam'ı ve cizye vermeyi reddeden halkların iradesine ve egemenliğine karşı çıkmak söz konusuysa, İslami fetihlerin ve talep cihadının gerekçesi nedir bilemiyorum. "Din tamamen Allah'ın oluncaya kadar..." ayeti ile bu halkların egemenliğine, iradesine ve demokrasisine saygı duymak nasıl bağdaştırılabilir?
Peygamber efendimizin (Allah'ın selamı ve salatı onun üzerine olsun) vefatından sonra, bazı insanların dinden dönmesi ve diğerlerinin zekat vermeyi reddetmesi karşısında, Ebu Bekir es-Sıddık (Allah ondan razı olsun) "halk meşruiyetine" sahip değildi. Eğer o gün dürüst demokratik seçimler yapılsaydı, Beni Hanife kabilesinden yüz bin kişinin desteğini alan yalancı Müseylime kazanırdı.
Ebu Bekir'in zekat vermeyenlerle ve dinden dönenlerle savaşması, halk egemenliği dinine göre halk meşruiyetine karşı bir darbe, özgürlük ve demokrasiden geri adım, dini bir diktatörlük ve kendi İslam anlayışını dayatmak olurdu. Halk egemenliği dinine göre ona düşen, kendi İslam anlayışını barışçıl yollarla yaymak, toplumun tüm kesimleriyle sandığa gitmek ve sonuç ne olursa olsun kabul etmekti.
Ancak Allah'ın dininde şeriatın uygulanması, her iki tarafı da bağlayan sözleşmedir. Eğer yönetici şeriattan çıkarsa halk onu görevden alır; eğer halkın bir kısmı şeriattan çıkarsa, yönetici onlar dönene kadar onlarla savaşır.
Bunlar halkın egemenliğinin bazı gereklilikleridir; ancak son olarak dikkat çekmek isterim ki, bizim asıl sorunumuz İslam halklarıyla değildir. Sözlerimizden, sanki halk egemenlik iddiasında bulunmuş da biz bunu onlardan geri almaya çalışıyormuşuz gibi bir anlam çıkmasını istemem. Aksine, bu konudaki asıl sorunumuz, siyaseti İslam adına yürüten ve tehlikeli uygulamalarıyla halkın fıtri gerçekleri arasına yabancı kavramlar sokarak zihinleri bulandıran kimselerledir.
Üstelik bu kişiler, daha sonra bizzat savundukları halkın egemenliğine bile saygı duymadılar. Yönetime geldikten sonra Allah'ın haram kıldığı ve halkın reddettiği işleri yaptılar. Ne şeriatı ikame ettiler ne de halkı egemen kıldılar; ne de insanların inançlarını fıtri saflığında bıraktılar. Aksine Hristiyanların, fasıkların, laiklerin ve Batılı devletlerin istediklerini uyguladılar. Allah'ın izniyle bir sonraki bölümde bunu açıklayacağız. Allah'ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.