Allah'ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.
Kıymetli kardeşlerim, "Şeriatın Zaferi" serimize devam ediyoruz. Geçen bölümde, evlerine döndüklerinde evlerinin yanmakta olduğunu gören üç adam örneğinden bahsetmiştik. Yönetime gelen kişinin, önemli olandan ziyade en öncelikli olanla meşgul olan birinci adam gibi olması gerektiğini söylemiştik.
Aynı şekilde, İslam için çalışanlar da kaçınılmaz olarak kendilerini bazı görevler nedeniyle diğer görevlerden geri kalmış bulacaklardır; ancak bunda onlar için bir vebal yoktur. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "İyilik edenlerin aleyhine bir yol yoktur." Yine şöyle buyurmuştur: "Din konusunda üzerinize hiçbir zorluk yüklemedi." Ve yine: "Gücünüz yettiği kadar Allah'tan sakının" buyurmuştur.
Peygamber (Allah'ın salat ve selamı onun üzerine olsun), Ahzab günü şöyle demiştir: "Allah onların evlerini ve kabirlerini ateşle doldursun, güneş batana kadar bizi orta namazdan (yani ikindi namazından) alıkoydular."
Peki, o halde istenen nedir? İslamcılar, ilk andan itibaren hükmün Allah'a ait olduğunu ve şeriata aykırı olan tüm kanunların ayaklar altında olduğunu ilan etmelidirler. Mutlak ve tam egemenlik, hiçbir ortak kabul etmeksizin sadece şeriatındır.
Eğer farzlardan birini yerine getirmekten aciz kalırlarsa, o farzın yükümlülüğü onlardan düşer ve güç ve imkan hasıl olana kadar haklarında vacip olmaz. "Allah hiçbir nefse gücünün yeteceğinden fazlasını yüklemez." Kanun İslami olduğu ve devlet gücü yettiğini uyguladığı sürece durum onurludur.
Birisi çıkıp diyebilir ki: "Bu bir kademelilik (tedric) değil midir? Biz diyoruz ki: Asla, bunun kademelilikle hiçbir ilgisi yoktur ve bunu Allah'ın izniyle başka bir bölümde açıklayacağım."
Meselenin netleşmesi için önce bazı önemli pratik uygulamalara bakalım.
İslam için çalışanlardan, yönetimi devraldıkları ilk günden itibaren işgal edilmiş Müslüman topraklarını kurtarmak için cihat ilan etmeleri istenmeyebilir -ki bunun Allah'ın izniyle anlatacağımız bir hikayesi vardır-. Ancak farz edelim ki bazı gençler İslam devletinden gizlice Filistin'e sızıp işgalciye karşı cihat ettiler ve sonra İslam devletinin himayesine geri döndüler. İslam devleti, bu durumda onları suçlu sayıp hapseden terörle mücadele yasasını onlara karşı uygular mı? Elbette hayır.
Terörle mücadele yasası, Camp David anlaşması ve Müslümanlara yardım edilmesini engelleyen, onları düşmanlarına boyun eğdiren her türlü kanun veya anlaşma, şeriatın uygulanacağı ilan edildiği ilk andan itibaren geçersiz olacaktır. Onların yerini şu kanun alacaktır: "Size ne oluyor da Allah yolunda ve çaresiz bırakılmışlar uğrunda savaşmıyorsunuz?"
Devletin bu yeni kanunu imkan ve gücü nispetinde uygulaması bir şeydir, onun zıddıyla amel etmesi ise başka bir şeydir. Bu durumda yönetici, mücahit genci yanına çağırıp ona yumuşaklıkla şöyle diyebilir: "Yavrum, neden acele ettin? Biz hazırlık yapma ve safları düzenleme aşamasındayız, fitne zamanındayız ve senin azmine bu konuda ihtiyacımız var. Vallahi Müslüman topraklarını özgürleştirene kadar içimiz rahat etmeyecek. Yavrum, şu an gücümüzün yetmediği yeni bir cepheyi üzerimize açma."
Eğer gencin eylemi yeni kurulan devlete zarar verir ve onu yıpratacak, meşgul edecek çatışmalara sürüklerse yönetici onu cezalandırabilir (tazir). Ancak devletin, o gence karşı "terörle mücadele yasası" adı altındaki "İslam'la mücadele yasasını" uygulaması durumunda, o devletin İslami isminden geriye ne kalır? Müslüman topraklarını kurtarmaya gücü yetmeyebilir, ancak mücahitleri ezmeye de gücü yetmemelidir.
İkincisi: İslam için çalışanlar; içinde çok sayıda eğlence merkezi, meyhane, haram videoların satıldığı yerler, müzik kasetçileri, günah işlenen internet kafeler, sinemalar, erkeklerin çalıştığı kadın kuaförleri, ahlaksız masaj salonları, haram heykellerin satıldığı yerler, müstehcen veya küfür içerikli kitapların bulunduğu kütüphanelerin olduğu bir ülkede yönetimi devralırlarsa ne olur?
Devletin tüm bunları bir kerede kapatmaya gücü yetmeyebilir. Ancak şeriatın uygulanacağı ilan edildiği an, tüm bunların hükmü açık ve net hale gelir. Beşeri kanunlarda buralar kanun adına korunan yasal yerlerdi ve buralara saldırıda bulunanlar suçlanıyordu. Şimdi ise buralar hiçbir dokunulmazlığı olmayan yasak yerler haline gelmiştir; devletin gücü yettiği an kapatılmayı beklemektedirler ve artık devletten güç alamaz veya kanunla korunamazlar.
Üçüncüsü: Münafıklar ve laikler, düşman devletlerin kışkırtmasıyla kasıtlı olarak şeriata saldırmaya, hükümleriyle alay etmeye, hatta Allah Teala, ayetleri ve Resulü (Allah'ın salat ve selamı onun üzerine olsun) ile istihza etmeye yeltenebilirler. Devletin tüm bunları bir anda tövbeye davet etmeye veya hepsini bir anda cezalandırmaya gücü yetmeyebilir.
Ancak şeriatın uygulanacağı ilan edildiği an, bu kişiler tövbe etmedikleri takdirde, Allah'ın dininden dönen veya dinle alay edenler için belirlediği adil cezayı bekliyor olacaklardır. Devletin gücü yettiği an sözlerinden dolayı hesaba çekileceklerdir. Bu münafıkların ve laiklerin fikir çöplükleri, onlara özgürlük verip Allah'a davet edenleri mahrum bırakan devletlerde olduğu gibi artık "ifade özgürlüğü" sayılmayacaktır. Aksine, Allah'ı yüceltme ve O'na kulluk üzerine kurulu bir devlette onları durdurmak en yüksek öncelik olacaktır.
Dördüncüsü: Bazı ülkelerde insanların ziyaret ettiği, bereket umduğu, başında bidat veya şirk ritüelleri gerçekleştirdiği çok sayıda türbe ve makam bulunmaktadır. Bunlar, buralara bekçiler ve korumalar atayan devletlerin koruması altındaydı. Şeriatın uygulanacağı ilan edildiği an, bu türbeler korunmayı değil, devlet tarafından yıkılıp normal kabirlere dönüştürülmeyi bekleyen yerler haline gelir.
Beşincisi: Devlet, halkı için sağlık hizmetlerini sağlamalı; düşmanının buğday, süt ve benzeri ürünlere sahip olması yoluyla politikalarını kontrol etmesine ve kendisine şantaj yapmasına izin vermeyecek tarım ve hayvancılık projelerini gerçekleştirmelidir. Aynı şekilde devlet, bağımsızlığını sağlayacak ağır sanayi projelerini de yürütmelidir.
Tüm bunlar şeriatın uygulanmasının bir parçasıdır; canın, malın ve neslin korunması şeriatın amaçlarındandır. Ancak takdir edileceği üzere, tüm bunların gerçekleştirilmesi yönetimin devralındığı ilk günden mümkün olmaz. Fakat şeriatın uygulanacağının ilanı, devletin kendisine şantaj yapılan ve rızkını düşmanlarının eline veren hiçbir anlaşmaya bağlı kalmayacağını içerir.
Altıncısı: İslam devleti, kendisini İslami olmayan cahiliye sisteminden faydalanan binlerce yolsuzluk yapmış kişiyle karşı karşıya bulabilir. Bu yolsuzlar ülkenin zenginliklerini yağmalamış, arazilerine ve hayati projelerine el koymuş, kamu sektörleri onlara tahsis edilmiş ve kendi bankaları aracılığıyla insanları faizli borçlara boğmuşlardır.
Yeni kurulan devlet, bu kişilerin elindeki yağmalanmış malları bir anda halka geri veremeyebilir. Ancak bu bankalardan biri gelip derse ki: "Filan kişi benden yıllar önce 100 bin borç aldı, faizler birikti ve ödeyemedi, sadece ana parayı ödedi. Ey devlet, gel onu ipotekli evinden çıkar ki evi satıp faizlerimi alayım." Devlet ona yardım eder mi? Elbette yardım etmez. Çünkü şeriatın uygulanacağının ilanıyla bu faizler haram ve batıl hale gelmiştir. Diğer pek çok örneği buna kıyas edebilirsiniz.
Tüm bunlarda, yönetimi devralan kişiden gücünün ve imkanının ötesinde bir şey mi istiyoruz? Hayır, vallahi. Mesele basittir: Ya İslam ya İslam dışı; ya şeriat ya da beşeri kanunlar.
Bu örneklerden çıkarılabilecek pek çok ders vardır. Bu dersler nelerdir? Bunu Allah'ın izniyle bir sonraki bölümde öğreneceğiz. Bizi takip etmeye devam edin. Allah'ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.