Allah'ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun değerli dostlarım.
Meseledeki gerçekliği iki sebepten dolayı hiçbir şey değiştiremez. Öncelikle bunlardan daha az önemli olan sebeple başlayacağız.
Birinci sebep, Anayasa Mahkemesi'nin Şeriat kavramını genel ve belirsiz bırakmasıdır. Mahkeme, şer'i hükümleri, İslam Şeriatı'nın yorumlanması veya değiştirilmesi mümkün olmayan külli ilkeleri ve sabit esasları olarak tefsir etmiştir.
Şuna dikkat edin: "Yorumlanması mümkün olmayan külli ilkeleri ve sabit esasları." Geçen bölümde genel bir ifade olduğunu açıkladığımız "ilkeler" kelimesine dönecek olursak; "sabit" kelimesi ise sübuttan gelir, yani kesin olarak sabit olması demektir. Bilindiği üzere, Mısır'daki laikler ve modernistler, Mısır Kültür Bakanlığı'nın desteğiyle, Nebevi Sünnet'e saldırmaktan, onun sübutunu ve bağlayıcılığını inkar etmekten geri durmamışlardır. Bunu yaparak Kur'an hükümlerini delaletsiz bırakmayı amaçlamaktadırlar. Onlar bizim şu kaidemizi bilirler: "Heva ehli sizinle Kur'an üzerinden tartışırsa, onlara karşı Sünnet ile delil getirin."
Elimizde Kur'an ve Sünnet var. Mahkeme kararı "sabit esaslar" dediğinde, laiklerin ve modernistlerin yöntemiyle Sünnet'i devre dışı bırakıyorlar. Sonra "yorumlanması mümkün olmayan" dediklerinde ise, Sünnet'ten uzaklaştırarak bin bir türlü yorum getirdikleri Kur'an'ı da devre dışı bırakıyorlar.
Şeriatı daha da etkisizleştirmek için mahkeme kararında şöyle denilmiştir: "Dolayısıyla, bir fakihin içtihadının diğerinin içtihadından daha fazla takip edilmeye layık olmadığı söylenebilir. Belki de dayanağı en zayıf olan görüş, zamanla yerleşmiş görüşlere aykırı olsa bile, değişen şartlara en uygun olanıdır." Bu metin, icmaya aykırı şaz bir görüşe dayanmayı mümkün kılmaktadır. İhtiyaç duyulduğunda, Anayasa hukukçusu Müsteşar Abdurrezzak el-Senhuri'nin "Medeni Kanun El Kitabı" adlı eserinde belirttiği "İmamiye mezhebinden büyük ölçüde istifade edilebilir" sözüne dayanarak Şia'nın görüşlerine başvurabilirler. İmamiye mezhebi Şia demektir.
Tüm bunlardan sonra, Anayasa Mahkemesi'nin elinde "İslam Şeriatı'nın Külli İlkeleri ve Değiştirilemez Sabit Esasları" adında onaylı bir kitap var mıdır? Bu ilkelerin veya esasların ne olduğunu öğrenmek için sayfalarını çevirebileceğimiz böyle bir kitapları var mı? Elbette böyle bir kitap yok, mevcut değil. Çünkü konunun muğlak ve genel kalması istenmektedir.
Şöyle denilecek: "Fakat Mısır Havayolları'nda içki servisi yapmayı reddettikleri için işten çıkarılan çalışanların lehine karar verildiğinde bu maddeden faydalanıldı." Diğer benzer davalar gibi, kardeşlerim şunu söyleyeyim: Batıl, insanları sahte bir umuda bağlar ki onun dehlizlerinde kaybolsunlar ve aldatılmaya devam etsinler. Oysa yapılması gereken, batılın çirkinliğini onlara gösterip ondan ve dehlizlerinden ümitlerini kesmelerini ve gerçek çıkış yolunu aramalarını sağlamaktır.
Aksi takdirde, İslamcı parlamenterler bunca yıl boyunca bu karardan ne kazandılar? Bu karar aracılığıyla kanunları İslamileştirebildiler mi? Bu karar yürürlükteyken meyhaneler ve genelevler kanun gücüyle ardına kadar açık değil miydi? Kitaplar yazılırken ve medya Allah ile, O'nun kitabıyla ve Resulü (Allah'ın selamı onun üzerine olsun) ile alay ederken bu karar neredeydi? İslami davetle savaşılırken, Gazze halkının tünelleri yıkılırken ve Müslüman kadınlar kiliseye teslim edilirken bu karar ne işe yaradı? İslamcılar tüm bunları durdurmak için Anayasa Mahkemesi kararından faydalanabildiler mi? Öyleyse neden bu madde, Allah'ın şeriatına aykırı olan bu kanunları iptal etmek için kullanılmadı? Bir veya iki olayda şer'i bir hükme uygunluk sağlanması, İslamcıların enerjisini tüketmekten ve onlara beşeri anayasa aracılığıyla gerçeği İslamileştirme umudu olduğu yanılsamasını vermekten başka bir işe yaramaz.
Bu, Anayasa Mahkemesi kararının Şeriat'ın uygulanmasına asla yardımcı olmadığını söylememizin birinci sebebiydi.
İkinci ve en önemli sebep ise, anayasanın ve Anayasa Mahkemesi'nin Şeriat'ı insanların hükmüne tabi kılmasıdır. Uygulanan şer'i hükümler Allah'ın hükmü olduğu için değil, anayasa, mahkeme ve dolayısıyla parlamento bu hükmün uygulanmasına izin verdiği için uygulanmaktadır. Bunun İslam ile hiçbir ilgisi yoktur; aksine bu, insanları alemlerin Rabbi olan Allah'ın şeriatı üzerinde hakim kılarak ve onları bu şeriatı kontrol edenler haline getirerek insanları ilahlaştırmaktır.
İkinci madde, saf anayasal açıdan, reddedilemez ve tartışılamaz olan Allah'ın hükmü veya şeriatı olarak sunulmamaktadır. Aksine, halkın kabul edebileceği, reddedebileceği veya değiştirebileceği bir tercihi ve hükmü olarak sunulmaktadır. Çünkü anayasada halkın ve parlamentonun yetkisi Şeriat'ın üzerindedir ve ona hakimdir. Parlamento, anayasa uyarınca gerekli çoğunluk sağlandığında bu maddeyi istediği zaman değiştirme veya iptal etme hakkına sahiptir. Dolayısıyla bu madde, Allah'a bir ibadet, O'nun hükmüne bir boyun eğme veya O'nun şeriatına bir teslimiyet olarak yasalaşmamıştır; aksine parlamentonun hevasına, hükmüne ve seçimine uygun olduğu için yasalaşmıştır. Anayasa, Şeriat'ı her aşamada insanların hevasına boyun eğdirmektedir.
Anayasa, Şeriat'ı her aşamada insanların hevasına tabi kılar:
1971 Anayasası'nın 189. maddesi şöyle der: "Cumhurbaşkanı ve Halk Meclisi, anayasanın bir veya daha fazla maddesinin değiştirilmesini talep edebilir." Bu elbette ikinci maddeyi de kapsar. Aynı şekilde, Anayasa Deklarasyonu'nun 60. maddesi, anayasanın yürürlüğe girmesini, Şeriat'a uygunluk zorunluluğu olmaksızın halkın onayına bağlamaktadır. Dolayısıyla anayasada ikinci maddenin kalıcı olmasını zorunlu kılan hiçbir şey yoktur.
Anayasa Mahkesi, ikinci maddenin etkisinin sadece kendisinden sonra çıkarılan kanunlarla sınırlı olduğuna, eski kanunlar üzerinde ise ikinci maddenin hiçbir etkisi olmadığına karar vermiştir.
İkinci maddenin diğer anayasa maddeleri üzerinde bir üstünlüğü yoktur; etkisi sadece kanunlarla sınırlıdır, diğer anayasa maddeleriyle değil. Hatta "anayasa hukukçusu" olarak adlandırılan kişiler, İslam Şeriatı maddesinin, Şeriat'a aykırı olan diğer anayasa maddeleriyle sınırlandırılması gerektiğini açıkça ifade etmişlerdir. Senhuri eserinde şöyle demiştir: "İslam fıkhı hükümleri alınırken, bu hükümler ile medeni yasamanın bütününe dayandığı genel ilkeler arasında bir koordinasyon gözetilmelidir. Medeni yasamanın homojenliğini ve uyumunu kaybetmemesi için, bu ilkelerden biriyle çelişen bir İslam hukuku hükmünün alınması caiz değildir."
Müsteşar Hamid el-Cemel ise şöyle demiştir: "İkinci madde, anayasadaki diğer maddelerden, örneğin eşitlik ve vatandaşlar arasında ayrımcılık yapılmaması ile ilgili maddelerden ayrı olarak tek başına yorumlanamaz." Yani, Allah'ın hükümlerinden biri; halkın egemenliği, laiklik, vatandaşlık, dinden dönme hakkı veya bir kafirin yönetici olması gibi anayasal ilkelerden biriyle çelişirse çözüm nedir? Onlara göre çözüm, Allah'ın hükmünün reddedilmesi ve anayasanın hükmünün uygulanmasıdır. Çünkü bu durumda Allah'ın hükmüyle amel edilmesi onlara göre caiz değildir. Ağızlarından çıkan bu söz ne kadar da büyüktür!
Aksine, anayasayı uygulamaya hükmederler ve değerlendirmelerinde hiçbir şer'i kritere boyun eğmezler. Dolayısıyla, İslamcı parlamenterlerin sevindiği bu ikinci madde tefsiri, itiraza açıktır; mahkeme görüşünü değiştirebilir, üyeleri değişebilir. Mahkemenin kendisi Şeriat'ı referans almadığı, aksine Şeriat'ı beşeri anayasa kurallarına tabi kıldığı sürece, bu kararın kalıcı olmasını zorunlu kılan hiçbir şey yoktur.
İkinci maddenin, parlamentonun karar alma sürecinde herhangi bir etkisi, otoritesi veya egemenliği yoktur ve parlamentoyu herhangi bir şer'i hükmü kabul etmeye zorlamaz. Eğer yasalaştırılmak istenen kanun, örneğin zekatın farz kılınması gibi şer'i farzlardan veya vaciplerden biri olsa bile, parlamentonun anayasal olarak çoğunluğun görüşüne dayanarak Allah'ın hükmünü reddetme hakkı vardır. Eğer çoğunluk Allah'ın hükmünü reddederse, ne kimse ne de Anayasa Mahkemesi onları buna zorlayabilir.
Parlamentonun Allah'ın hükümlerinden birini onayladığı varsayılsa bile, bu hüküm ancak "Allah'ın hükmü" niteliği üzerinden sökülüp atıldıktan ve ona parlamenter ve anayasal bir kimlik kazandırmak için "halkın hükmü" niteliği giydirildikten sonra yürürlüğe girer. Tekrar ediyorum, bu önemli bir noktadır: Parlamento Allah'ın hükümlerinden birini kabul etse dahi, bu hüküm ancak Allah'ın hükmü olma vasfından arındırılıp halkın iradesiymiş gibi sunularak anayasal bir kimlik kazandıktan sonra yayınlanır. Bu, tam olarak "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" diyen üçüncü maddenin ve "Hükümler halk adına verilir ve infaz edilir" diyen yirmi dördüncü maddenin lafzi anlamıdır. "Halk adına" ifadesi, halk öyle istediği içindir; zira anayasaya göre hüküm veren halktır ve onun hükmünü sorgulayacak bir merci yoktur.
Danıştay Başkanı Hamid el-Cemel şöyle demiştir: "İslam şeriatının anayasa metinlerinin gücüyle değil, Mısırlı yasa koyucunun iradesiyle uygulandığına dair önemli bir mesele vardır." Bu ifade 1 Nisan 2011 Cuma günü El-Ahram gazetesinde yer almıştır. Yani şeriat, Allah'ın şeriatı olduğu için veya anayasa onu bir kaynak olarak gördüğü için uygulanmaz; aksine yasa koyucu olan parlamento, onun Allah'ın hükmü olarak değil, kendi hükmü olarak uygulanmasına izin verdiği ölçüde uygulanır. Bu, "Kutsal kitap, ancak meşru sivil otorite onu öyle yaparsa kanun olur" diyen Thomas Hobbes gibi sivil devlet filozoflarının temel görüşüdür.
İkinci maddenin mahkemelerdeki hakimler üzerinde bir otoritesi yoktur; o sadece parlamentodaki yasa koyuculara hitap eder. Yüksek Anayasa Mahkemesi bu yönde fetva vermiş ve anayasanın "Mahkemelerde hüküm kanuna göre verilir" diyen 165. maddesine dayanmıştır. Benzer şekilde, Anayasal Bildiri'nin 46. maddesi de şöyledir: "Yargı erki bağımsızdır, farklı tür ve derecelerdeki mahkemeler tarafından yürütülür ve hükümlerini kanuna uygun olarak verir." Kanuna uygun olarak. Bu nedenle, herhangi bir hakimin beşeri kanun yerine şeriatla hükmetmesi yasaktır. Bu konuda, halka açık bir yolda sarhoş halde yakalanan bir adama şer'i ceza (had) uygulayan Mısırlı hakim Muhammed Mahmud Gurab olayı meşhurdur; verdiği hüküm anayasa gereği bozulmuş ve kendisi yargı görevinden ihraç edilmiştir.
Özetle, Mısır anayasasındaki İslam şeriatı hükmeden değil, hükmedilen konumundadır. Yazanı tam olarak tespit edemesem de, belgelendirme, sunum ve temellendirme açısından okuduğum en nitelikli ve faydalı araştırmalardan biridir; Allah yazarından razı olsun ve onu en hayırlı şekilde mükafatlandırsın. Tüm kardeşlerime bu çalışmayı okumalarını ve onun belgesel-analitik metodolojisinden istifade etmelerini tavsiye ediyorum.
İşte ikinci madde budur ve Anayasa Mahkemesi'nin anayasal bağlamdaki yorumu da budur. Kısıtlanmış, yetersiz, yanıltıcı, budanmış, bir kenara itilmiş, mahkum ve boynu bükük bir madde. Oysa Allah'ın şeriatı -O her türlü noksanlıktan uzaktır- azizdir, tertemizdir, mutlaktır, apaçıktır ve hükmedendir.
Kardeşlerim, bu konuyu hazırlarken, Allah'ın yolundan alıkoyan ve onu eğri büğrü göstermeye çalışan insanların Rablerine karşı bu cüretini gördükçe içim daraldı ve neredeyse midem bulandı. Vallahi, Allah'ın şeriatına bütünüyle karşı çıkmak, onunla bu şekilde oynamaktan, ona üstten bakmaktan ve onu insanların heva ve heveslerine bu derece boyun eğdirmekten daha az küstahçadır. Allah'ın adı tek başına anıldığında kalpleri daralanlara Allah'ın laneti olsun; O'nun şeriatını reddederek kibirlenen yüzler çirkinleşsin ve İzzet Sahibi Rablerine karşı büyüklük taslayan nefisler alçalsın.
Sonra size ne oldu ey parlamenter İslamcılar? Kalmasını istediğiniz ve "kırmızı çizgi" olarak gördüğünüz madde bu mu? Değiştirilmesini değil, etkinleştirilmesini istediğiniz madde bu mu? Anayasaya saygı duyacağınıza dair ettiğiniz yemini kendisiyle meşrulaştırdığınız madde bu mu? Bazılarınızın "muhafazakar ve iyi bir anayasa" dediği anayasa bu mu? Sadece küçük değişikliklere ihtiyacı olduğunu söylediğiniz anayasa bu mu?
En büyük hayaliniz, Allah'ın hükümlerinin parlamentoya tek tek sunulması, sonra bu hükümler için beşeri kanunlardan mazeretler aranması, bu sırada koltuğunda dalgınca oturan, bacak bacak üstüne atmış, ayağını sallayan ve esneyen bir parlamenterin bu hükmü dinleyip oylama yapması mıdır? Eğer Allah'ın hükmü hoşuna gitmezse, bir mahkumun idamını emreden bir diktatör edasıyla kaşını kaldırıp reddetmek için elini kaldırması mıdır? Eğer onaylarsa, anayasanın dili şunu diyecektir: "Allah'ın hükmü olduğu için değil, parlamentonun hükmü olduğu için kabul edildi."
Vallahi, verdiğiniz tavizlerin tek zararı şeriatın imajını bu şekilde zayıflatmak olsaydı, bu bile yeterdi. Ey parlamenterler! Allah'ın şeriatı, beşeri anayasa ve kanunlardaki boşluklar aracılığıyla uygulanmaz; onu bu aşağılık makamdan uzak tutun. Hayır, vallahi bu maddeye tutunmanın hiçbir anlamı yoktur. İnsanları Allah'tan başka kanun koyan ilahlar edinen ve anayasa gereği onlara itaati zorunlu kılanlara karşı sabredin.
Ne bu madde ne de yorumu Mısır anayasasının gerçeğini değiştirmiştir. Anayasayı hazırlayanlar, onu diğer maddelerle öyle çevrelemişlerdir ki; o, susayanın su sandığı ama yanına vardığında hiçbir şey bulamadığı, aksine orada Allah'ı bulup Allah'ın da onun hesabını eksiksiz gördüğü bir serap gibidir. Allah hesabı çabuk görendir. Ya da derin bir denizdeki karanlıklar gibidir; üstünü bir dalga kaplar, onun üstünde başka bir dalga, onun üstünde de bir bulut... Karanlıklar üst üste binmiştir. Metninde karanlık, bağlamında karanlık, kısıtlanmasında karanlık, yetersizliğinde karanlık ve uygulanmasında karanlık... İnsan elini çıkarsa neredeyse onu bile göremez. Allah kime nur vermemişse, onun hiçbir nuru yoktur.
Bölümün Özeti: İkinci madde anayasada halk adına mevcuttur ve iptal edilebilir; kendisinden önceki kanunlar üzerinde bir etkisi yoktur; anayasanın şer'i olmayan maddeleriyle kısıtlanmıştır; yorumu şer'i esaslara dayanmaz; parlamentoyu şer'i bir hükmü kabule zorlamaz ve eğer bir kanun çıkmasına vesile olursa, bu Allah'ın hükmü olduğu için değil, halkın iradesi olduğu için çıkarılır.
Allah'ın selamı ve rahmeti üzerinize olsun.